Emaneti ehline verin

yeni141fsAllah (c.c.) Nisa Suresi 58. ayetinde “Allah size, emanetleri ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emrediyor. Allah, bununla size ne güzel öğüt veriyor. Şüphesiz ki Allah her şeyi hakkıyla işiten, hakkıyla görendir” buyurmaktadır. Emanetleri ehline vermek, işleri o işten anlayanlara emanet etmek vermek demektir. İşten anlamayan insan o işi yüzüne gözüne bulaştırır, fayda vereceğim derken zarar verir. Zararını da sadece kendisi değil, herkes çeker.
Allah Resulü (a.s.) bir işe bir kişiyi tayin edeceği zaman bu noktaya son derece dikkat ederdi. İşin altında ezilecek kimselere o işi vermezdi. Bir toplantıda Resûlullah (s.a.a.) etrafındaki sahabilere bir şeyler anlatırken, bir bedevî geldi ve “Kıyâmet ne zaman kopacak?” diye sordu.
Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) sözünü kesmeyip konuşmasına devam etti. (O kadar ki) oradakilerden kimisi (kendi içinden), “Bedevîyi işitti ama sorusundan hoşlanmadı” kimisi de “Galiba işitmedi” diye durumu yorumladı. Derken Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem), sözünü bitirince “O, kıyameti soran nerede?” buyurdu.
Bedevî; “Benim, buradayım ya Resûlallah” dedi.
Bunun üzerine Hz. Peygamber; “Emanet zayi edildi mi kıyameti bekle!” buyurdu.
Bedevî; “Emanet nasıl zâyi olur?” dedi.
Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) de; “İş, ehil olmayana verildi mi kıyameti bekle!” buyurdu. (Buhârî, İlim 2).
İşin ehil olanlara verilmemesi, cehaletin yaygınlığı ve ilmin ortadan kalkmış olmasından ileri gelir. İşin aslını bilenlerin bulunduğu bir ortamda ehil olmayanlara işlerin verilmesi normalde düşünülemez. Ama ortalığı kesif bir cehalet kaplamış, gerçekler ters yüz edilmiş ise, işler kapanın yani ehil olmayan kimselerin elinde kalır. Bu da toplumlar için bir çeşit kıyamet demektir. İşi ehline verme, aslında bir basiret ve feraset işidir.
Resûlullah (s.a.a.) Habeşistan`a gönderdiği heyetin başına Cafer b. Ebi Tâlib’i seçerken de, Medine’ye ilk mürşit olarak Hazreti Musab b. Umeyr’i gönderirken de, hicret ederken yatağına Hazreti Ali’yi bırakırken de, Mekke’de istihbarat yapmak üzere Hazreti Abbas`ı bırakırken de hep isabet etmiştir. Her birini kabiliyetlerine göre vazifelendirmiştir. Her biri de işin ehli olarak görevlerini hakkı ile yapmış ve üzerlerine düşeni hakkıyla yerine getirmişlerdir. Resûlullah’ın isabetli seçimleri sayesinde hem o işler tam olarak gerçekleşmiş hem de sahabe-i kiram efendilerimiz vazifelerini hakkı ile yerine getirmiş olmanın huzurunu ve gururunu yaşamışlar.
Müslüman bir insan da, Peygamberimizde ki feraset ve fetânet özelliğini örnek alıp, akıl nimetini en hayırlı bir şekilde kullanmalıdır. Kimin hangi göreve daha uygun olabileceğini araştırmalı bilmeli ona göre emaneti sahibine teslim etmelidir. Misal; hazinenin başına hırsızı, mahkemenin başına adaletsizi, polisin başına katili, kuzunun başına kurdu çoban yaparsanız; eğitimin başına cahili, milletin başına haini, bölücüyü, tefrikacıyı, camiye hoca diye papazı koyarsanız siz toplum olarak milli ve manevi değerlerini kaybetmiş olursunuz.
Siz işinin ehli insanlar tarafından yönetilmezseniz, toplum olarak hak ile bâtılı da karıştırarak yanlışı doğru, doğruyu da yanlış görerek kıblenizi dahi kaybedersiniz. Mesela Allah’ın haram kıldığını helal yapan, haramların işlenmesinin önünü açan, Müslüman kızla hıristiyan oğlanın nikahını kıyan imamı alkışlayan, insanları sorgusuz sualsiz destekler duruma gelirsiniz. Hırsızlıkları tescil olmuş insanları savunmak için kırk takla atarak “o yolsuzluk hırsızlık değil mecburen yapmıştır, hem vardır bir hikmeti” diyen insanların sayısı az değil. Ben günümüzde bu ahlakta olan insanlarla çok karşılaşıyorum bu çok acı.
Resûlullah’ın yaptıklarının tam tersini yapanlara sımsıkı yapışan insanlar bana İmam Hüseyin’in karşısında menfaat için veya beyni olmadığı için birleşen ahmakları hatırlatıyor. Allah (c.c.) emirleri varken o emirlerin tam tersini yapıp tepki alacağını da düşündüğü için buna kılıflar hazırlayarak içi boşaltılmış ilimsiz bırakılmış insanlara oynayanlara hesap gününü hatırlatırım.
Yakında seçimler var ülkemizde, benim tavsiyem emaneti ehline verilmesidir. Akıl sahibi insanlar ekonomisi çökmüş olan ülkemizde ekonomi tezi olmayan insanlara, insanlara birliği-beraberliği veremeyenlere bu vatan emanet edilmez.
Yıllardır milletimizi diyalog gemilerine bindirerek Vatikan’a taşıyan FETÖ’ye ve ortaklarına karşı mücadele eden, Büyük İsrail projesi uğruna mezhepsel farklılıkları hortlatanlara karşı Ehl-i Beyt Külliyatını yazarak Ehl-i Beyt sempozyumları yaparak ümmet-i Muhammed’i Ehl-i Beyt şemsiyesi altında toplayan, ekonomisi çökmüş ülkemiz için Milli Ekonomi Modeli’ni yazarak dünyada yeni bir dönem açan tek insan Prof. Dr. Haydar Baş’tır.
Model bugün dünyada kabul görmüştür; konuşulmaktadır, uygulanmaktadır. ‘Milli paralarlar ticaret’ Prof. Dr. Haydar Baş Bey’in projesidir. Milli Ekonomi Modelini uygulayan Rusya ve Çin’in ekonomide milli paralarla ticaret ile atağa kalkması, Amerikan dolarını tekel olmaktan çıkarmaya başladı. Bu bir bakıma ABD’nin çöküşü anlamına geliyordu. O gün bugün ABD’nin ekonomik çırpınışları arttıkça artıyor. Dengesi bozulan ABD kendini sağa sola vuruyor. Milli paralarını devreye koyan devletler bu saldırıdan etkilenmiyor ama ekonomisi dolara bağımlı devletler bu süreçten ciddi anlamda etkileniyor.
Ben bir Müslüman Türk evladı olarak tarihimizi de iyice süzerek bir değerlendirme yaptığımda vardığım sonuç; vatan emanetini teslim edebileceğimiz tek insan Prof. Dr. Haydar Baş’tır. Denenmiş insanlar her defasında ülkemizi biraz daha batırarak yaşanmaz hale getirmektedir. Sağduyulu akıl sahibi insanlar emaneti sahibine ehline teslim edeceklerdir.Gökhan Demir-YeniMesaj

Ebu Hanife’nin zalim yönetime karşı duruşu

yeni141fsZalimliğe, kötülüğe buğzetme, ilgi ve alakayı kesme surat asma, sırt dönme, anlamında “kalp ile mücadele” çok önemli ve etkin bir unsurdur. İmam-ı Azam Ebu Hanife bu görüş ve tavrı sadece söylemekle bırakmamış, aynı zamanda uygulayarak zalim idarecilere karşı durmuştur. İmam Ebu Hanife hain ve zalim yönetimin ona verdiği baş kadılık görevini kabul etmeyerek onlara ve düzenlerine karşı olduğunu göstermiştir.
Günümüzde âlim geçinenlerin çoğunun balıklama atlayacakları bu görev gerçekten çok büyük bir vazifeydi. İmam-ı Azam Ebu Hanife O devrin adalet bakanlığı teklifini kabul etmedi. Hem Ehl-i Beyt’e düşmanlık ettikleri için, hem de yönetimi temize çıkarmamak için bunu reddetti. Bu yüzden zindanlara atıldı kırbaçlanarak işkence görerek çok eziyet çekti. Asla Ehl-i Beyte olan sevgisinden, doğru ve asil tavrından asla vazgeçmedi.
İmam-ı Ebu Hanife bu cesur ve gerçek din adamı duruşunun saraya eğilmemenin neticesinde şehit edilmiştir. Hatta İmam-ı Ebu Hanife zalimlerin karşısında durmak ve hakkı savunmak için İmam Zeyd b. Ali’nin başkaldırısına maddi manevi destek vererek katılmıştır.
İmam-ı Azam Ebu Hanife, İmam-ı Zeyd b. Ali’nin elçisine şunları söylemiştir: “Şayet insanların O’nu yardımsız bırakmayacağını ve gerçekten O’nunla birlikte olacaklarını bilsem, O’na uyar ve birlikte O’na muhalefet edenlerle savaşırdım. Çünkü hak imam odur. Ama korkarım ki atası İmam Hüseyin gibi, O’nu da yardımsız bırakacaklar. Fakat malımla O’na yardım ediyorum ki, bununla kendisine muhalefet edene karşı güçlensin.” (Mevdudî, age. s. 375-378.).
İmam Azam Ebu Hanife aynı zamanda saraya karşı İmam Ca’fer Sâdık’la da beraberdi onu da madden ve sözleriyle de destekledi. İmam Azam Ebu Hanife o günün zalim yönetimi tarafından zindanlarda kırbaçlanarak zulme uğramıştır. Nedeni Allah’a, Muhammed Mustafa (s.a.a.) ve O’nun Ehl-i Beyt’ine tâbi olmak, onlarla aynı safta olmaktır.
Bu çok önemlidir. O zamana göre adalet bakanlığı olarak sayılan o görevi kabul etmeyerek zalim sultanın, başkanın yanında olmadığını ve onları meşru saymadığını göstermesidir. Ayrıca Ebu Hanife’nin zalimlere karşı yapmış olduğu muhalefeti ve bu Hüseyni duruşun insanlara haksızlık karşısında Hak için candan bile geçileceğini göstermesidir.
İmam Hüseyin Kerbela’da; münafık Ebu Süfyan’ın torunu, İmam Ali (k.v.) ve İmam-ı Hasan’ın katili Muaviye’nin oğlu Yezidi’n karşısına geçti. İslam halifeliği makamını işgal eden zalimlik eden Yezid’e asla biat etmedi. Kerbela’da Muharrem’in onunda makam uğruna, can korkusundan ve mal kazanma arzusunda toplanan 30 bin kişilik Yezid ordusunun karşısında 72 Müslüman İmam Hüseyin’le beraber katledilerek şehit edildi. İmam Hüseyin’e, “Yezid’e biat et” dediler ama O Allah için şehit olmayı seçti. Nefsi uğruna can korkusu veya makam uğruna asla Rabbini terk etmedi.
Resûlullah (s.a.a.) de aynısını yapmıştır. Mekkeli müşriklerin yaptıkları tertip, eziyet ve işkencelerin hiçbiri Resûl-i Ekrem Efendimizi (s.a.a.) İslâm’ı tebliğ etmekten alıkoyamıyordu. Resûlullah (s.a.a.) müşriklere, “Güneşi sağ elime, ay’ı da sol elime verseler, ben yine bu dinden, bu tebliğden vazgeçmem. Ya Allah bu dini hâkim kılar yahut ben bu uğurda canımı veririm” demişti.
Hüseyniler ve Yezit’ler bugün de varlar, yarın da olacaklar. Önemli olan Hakkın yanında olmaktır. Üç kuruşluk dünya menfaatine ahiretini satarak zalimlere alkış tutarak şakşakçılık yapanlar tarihe iyi bakmalı ve ders almalıdır.
Allah’ın ayetlerine bakmıyorsun, Hz. Muhammed MustafaYı (s.a.a) örnek almıyorsun. Mezhep İmamını takip etmiyorsun, örnek edinmiyorsun. Beyazıt Bestami’nin bir sözü vardır; “Mürşidi olmayanın mürşidi şeytandır” diye. Sen Rabbini, Peygamberini ve imamını rehber edinmiyorsan şeytanları rehber edinirsin ve kendini asıl Müslüman zannedersin.
Bugün toplum olarak bu hali yaşıyoruz. Allah’a ve İslam’a zıt işler görüldüğünde es geçenler bilmeden de olsa günaha ortak oluyor. Resûlullah (s.a.a.) bir hadis-i şerifinde, “Benden sonra öyle devlet adamları gelecek ki, dininizin ve sizin güzel gördüğünüz şeyleri çirkin, çirkin gördüğünüz şeyleri güzel göreceklerdir. Yani onlar kendilerine göre iyilikleri ve kötülükleri tayin edeceklerdir. Kim bunların isteklerine karşı gelerek onlara uymazsa iki cihanda kurtulmuş olur. Bunları terk eden selamete ermiş olur, kim de bunların (günah kervanına) karışırsa felakete sürüklenir” (Camiu’s-sağir. c.1, hds:469) buyurmuştur.
Müslümanlar yöneticilerini seçerken Allah’ın (c.c.) Hz. Muhammed (s.a.a)’in, Ehl-i Beyt İmamlarının ölçüsü ve duruşlarına bakarak Hakk’ın razı olacağı insanları seçmelidir. İnsan adım atarken “bu adımdan Rabbim razı olur mu, olmaz mı” diye muhakeme etmelidir. Bu muhakeme ve muhasebe neticesinde bu olumsuzlukları yapmayan, çözümü olan, hak-hukuk bilen, insanları birleştiren, ötekileştirmeyen insanları baş tacı etmeliyiz.
Gökhan Demir-Yeni Mesaj

Allah katında yegâne din İslam’dır

yeni141fsProf. Dr. Haydar Baş, “Din Tahripçilerine Kur’an-ı Kerim’in Cevabı” eserinde Allah katında yegâne dinin İslam olduğu konusunda şu bilgileri veriyor: “İslam’a itirazlar çerçevesinde günümüzde ortaya çıkan dinler arası diyalog adı altında hak ile bâtılı karıştırmaya kalkışıyorlar. Ya İslam’ı muharref dinler derekesine indirmeye çalışıyorlar. Ya da muharref dinleri hak pozisyonuna sokup İslam’ın seviyesine çıkarmaya gayret sarf ediyorlar. Bunun için Kur’an ayetlerini saptırmaktan da çekinmiyorlar.
Bâtılı meslek edinenlerde ölçüyü aramanın bir anlamı olmaz. Burada kesin olarak bilinmesi gereken gerçek şudur. Hak var batıl var; doğru var yanlış var. Hak, ilmen ve mantıken tektir o da İslam’da toplanmıştır. Bâtıl yani yanlış ise pek çoktur. Kur’an’ın da ifade ettiği gibi muharref dinler küfür içindedirler ve müntesipleri olan ehl-i kitap kafirler kategorisindedir. Bu tespit ilahidir zan ve histen uzaktır.
Kur’an’da ehl-i kitabın sapıklık ve küfür içinde olduğu vurgulanırken yüzlerce delille de kurtuluşun ancak son peygamber Resul-i Ekrem Hz. Muhammed (sav)’e tâbi olmak, O’na itaat etmekle gerçekleşeceği de daha bir ısrar ve şiddetle vurgulanır. Evet, Allah indinde din İslam’dır. Müslüman olmak ve kurtulmak ise ancak Allah Resulünü tanımak ve O’na itaat etmekle mümkündür. İşte bu gerçeği haber veren ayetlerden bazılarını aktarmaya çalışalım:
“De ki: Allah’a ve Peygambere itaat edin. Eğer yüz çevirirlerse, muhakkak ki Allah kafirleri sevmez.” (Âl-i İmran: 32).
“De ki: Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah çok bağışlayıcı ve çok merhamet edicidir.” (Âl-i İmran: 31).
“Şüphesiz ki Allah katında makbul olan din İslam dinidir. Kendilerine kitap verilmiş olan Yahudi ve Hıristiyanlar ise, onlara ilim ulaşmış olduğu halde sırf aralarındaki kıskançlıktan ve başa geçme hırsından dolayı anlaşmazlığa düştüler. Her kim Allah’ın ayetlerini inkâr ederse, şüphesiz Allah onların hesabını çok çabuk görür. Eğer onlar İslam’ın hak din olduğu hususunda seninle mücadele edecek olurlarsa onlara de ki: ‘Ben kendimi Allah’a teslim edip ona yöneldim. Bana uyanlar da böyle yaptılar.’ Ve kitap verilenlere de, müşriklere de, ‘İslam’ı kabul ettiniz mi?’ diye sor. İslam’a girerlerse doğru yolu bulmuşlardır. Eğer yüz çevirirlerse senin üzerine düşen tebliğ etmektir. Allah ise kullarının her halini hakkıyla görür.” (Âl-i İmran: 19-20).
“Her kim İslam’dan başka bir din ararsa o din ondan kabul olunmaz. Ahirette ise o hüsrana uğrayanlardandır. İman edip Peygamberin hak olduğuna şahitlik ettikten ve kendilerine apaçık deliller geldikten sonra inkâra sapan topluluğu Allah nasıl hidayete erdirir? Allah zalimler gurubunu doğru yola iletmez.” (Âl-i İmran: 85-86).
“Doğru yol kendisine apaçık belli olduktan sonra kim Peygambere muhalefet edip müminlerin yolundan başka bir yol tutarsa, Biz de onu kendi seçtiği yola sevk eder ve cehenneme sokarız. Gidilecek ne kötü bir yerdir orası!” (Nisa: 115).
“Sizden kim Allah’a ve Resulüne itaat eder ve güzel işler yaparsa, ona da mükafatını iki kat veririz…” (Ahzab: 31).
“And olsun ki, Allah’ın rahmetini ve ahiret gününe kavuşmayı umanlar ve Allah’ı çokça zikredenler için, Allah’ın Resulünde size güzel bir numune vardır.” (Ahzab: 21).
“Ey iman edenler! Allah’a itaat edin, Peygambere itaat edin ki amellerinizi boşa çıkarmış olmayın. İnkar eden ve halkı Allah yolundan alıkoyan, sonrada kafir olarak ölenleri Allah bağışlamaz.” (Muhammed: 33-34).
“… Kim Allah’a ve Resulüne itaat ederse, Allah onu altından ırmaklar akan cennetlere koyar. Kim yüz çevirirse, onu da pek acı bir azapla cezalandırır.” (Fetih: 17).
“Bütün dinlere üstün kılmak üzere Resulünü hidayet ve hak din ile gönderen O’dur. Buna şahid olarak Allah yeter.” (Fetih: 28).
“Allah’ın çizdiği sınırlar yerine başka hükümler getirerek Allah’a ve Resulüne düşmanlık edenlere gelince; kendilerinden öncekiler nasıl zillet ve rezalete düştü iseler, onlar da öylece zelil ve rezil olacaklardır. Çünkü Biz apaçık ayetler indirmişizdir. Bu ayetleri inkar edenlerin hakkı da hor ve hakir edici bir azaptır.” (Mücadele: 5).
“Ey iman edenler! Gizlice konuştuğunuzda sakın günah işlemek, müminlere düşmanlık etmek ve Peygambere karşı gelmek üzere fısıldaşmayın. Aranızda iyilik ve takvayı konuşun. Huzurunda toplanacağınız Allah’tan da korkun.” (Mücadele: 9).
“Allah’ın çizdiği sınırlar yerine başka hükümler getirerek Allah’a ve Resulüne düşmanlık edenler en aşağılık kimseler arasındadırlar.” (Mücadele: 30).
“Allah, ‘Ben ve Peygamberim elbette üstün geliriz’ diye takdir buyurmuştur. Muhakkak ki Allah mutlak kuvvet sahibidir ve O’nun kudreti her şeye galiptir.” (Mücadele: 21).”

“Allah’a ve ahiret gününe iman eden hiçbir topluluğun, Allah ve Resulüne düşmanlık edenlere sevgi beslediğini göremezsin. İsterse onlar babaları, evlatları, kardeşleri yahut aşiretleri olsun. Allah onların kalplerine imanı yerleştirmiş ve kendi tarafından bir nur ile kuvvetlendirmiştir. Ahirette de onları, içinde ebediyen kalmak üzere, altından ırmaklar akan cennetlere yerleştirir. Allah onlardan razıdır, onlarda Allah’tan. İşte onlar Allah’a tâbi olan topluluktur. Haberiniz olsun ki, Allah’a tâbi olanlar, kurtuluşa erenlerin ta kendisidir.” (Mücadele: 22).
“Peygamber size ne emretmişse alın, neyi yasaklamışsa ondan da kaçının. Allah’tan korkun. Muhakkak ki Allah’ın azabı pek şiddetlidir.” (Haşr: 7).
Cenab-ı Hak, İslam’ı yegane hak din ve Peygambere itaati İslam’a tâbi olmanın değişmez şartı olarak gösterirken, Allah’ın hükümlerine itaatte aynı emir, aynı zamanda peygamberdir. Vahyedilene uymak başta vahye muhatap olan Peygambere düşer. Ey Peygamber! Allah’ın emir ve yasaklarına uymakta sebat et; kafirlerin ve münafıkların arzularına tâbi olma. Şüphesiz ki Allah her şeyi hakkıyla bilir, her işi hikmetle yapar. Rabbinden sana vahyolunana uy. Şüphesiz Allah yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır. Allah’a tevekkül et; vekil olarak Allah yeter.” (Ahzab: 1-3).
“Allah ve Resulü bir meselede hükmünü verdiği zaman, bir mü’min erkeğin yahut bir mümin kadının artık işlerinde başka bir yolu seçme hakkı yoktur. Kim Allah’a ve Resulüne isyan ederse, apaçık bir sapıklığa düşmüştür.” (Ahzab: 36).
“Ey Peygamber! Biz seni insanlar için bir şahit, bir müjdeci, bir sakındırıcı, Onun izniyle insanları Allah’ın yoluna çağrıcı ve nur saçan bir kandil olarak gönderdik.” (Ahzab: 45-46).
“O peygamberler ki Allah’ın emirlerini tebliğ eder yalnız ondan korkar ve Allah’tan başka hiçbir kimseden korkmazlar. Hesap görücü olarak Allah kafidir. Muhammed hiçbirinizin babası değildir. O Allah’ın Resulüdür ve peygamberlerin sonuncusudur. Allah ise her şeyi hakkıyla bilir.” (Ahzab: 39-40).
Cenab-ı Hak Resulüne mutlak itaati emrederken ve bu itaatin Allah’a itaat anlamına geldiğini ısrarla vurgularken zaman zaman ehl-i kitabı uyarır, onların nankörlük yaptıklarını, sözlerinde durmadıklarını hakikatleri gizlediklerini ilan eder. Nitekim, Kur’an-ı Kerim’de Yahudiler hakkında şöyle buyurulur: “Biz onları ahidlerini bozmaları yüzünden lanetledik ve kalplerini kaskatı yaptık onlar kelimeleri kitaptaki yerlerinden değiştirip Tevrat’ı tahrif ederler. Onlar kendilerine ihtar edilen hakikatlerden bir pay çıkarmayı da unuttular. Pek azı müstesna onlardan hep hainlik görürsün.” (Maide: 13).
“Biz Hıristiyanız diyenlerden de ahid almıştık; onlar da kendilerine ihtar edilen hakikatlerden nasiplerini unuttular. Bu yüzden aralarına kıyamete kadar devam edecek bir düşmanlık ve kin saldık işleyip durdukları kötülükleri yakında Allah onlara bildirecektir.” (Maide: 14).
“Ey kitap ehli! Size Resulümüz geldi ki kitaptan gizlediğiniz birçok şeyi size açıklar, birçoğunu da yüzünüze vurmaz. Gerçekten size bir nur ve hakkı apaçık bildiren bir kitap gelmiştir.” (Maide: 15).
“Peygambere itaat eden Allah’a itaat etmiş olur. Kim bundan yüz çevirirse, seni öylelerinin üzerine muhafız olarak göndermedik sen ancak doğru yolu gösterip tebliğ etmekle mükellefsin.” (Nisa: 80).
“Ey insanlar! Peygamber Rabbınızdan size hakkı getirdi. Ona inanın; hakkınızda hayırlı olan budur. Eğer inkâr ederseniz göklerde ve yerde olan her şey Allah’ındır. Allah ise her şeyi hakkıyla bilir her işi hikmetle yapar.” (Nisa 170).
“Ey insanlar! Size Rabbınızdan apaçık bir delil olan bir peygamber geldi ve size dünyanızı ve ahiretinizi aydınlatıcı apaçık bir nur olarak Kur’an indirdik.” (Nisa: 174).
“Allah’a iman edip O’nun kitabına sımsıkı sarılanları, Allah elbette kendi katından bir rahmet ve lütfa eriştirecek ve onları Kendi rızasına ulaştıran dosdoğru bir yola iletecek.” (Nisa: 175).
“Allah’a itaat edin Peygambere de itaat edin. Eğer yüz çevirirseniz Resulümüzün üzerine düşen açıkça tebliğ etmekten ibarettir.” (Tegabun: 12).
Allah-u Teâlâ, Peygamberin görevini de özetle şöyle anlatıyor:
“Sen insanları tevhide davet et. Emrolunduğun gibi dosdoğru ol. Onların heveslerine uyma. Ve de ki: Ben Allah’ın indirdiği bütün kitaplara inandım ve aranızda adalet etmekle emrolundum. Allah benim de sizin de Rabbinizdir. Bizim yaptıklarımız bize sizin yaptıklarınız da sizedir. Hak ortaya çıkmış, aramızda münakaşaya hacet kalmamıştır. Allah bizi bir araya toplayıp hükmünü verecektir. Dönüş ancak O’nadır.” (Şura: 15).
“İman eden ve güzel işler yapan kullarına Allah’ın müjdelediği saadet budur. De ki: Vazifem karşılığında sizden bir ücret istemiyorum; sizden istediğim, ancak akrabaya sevgi ve Ehl-i Beyt’ime muhabbettir. Kim bir iyilik yaparsa biz onun sevabını daha da artırırız. Şüphesiz ki Allah çok bağışlayıcıdır ve şükredenlerin mükâfatını fazlasıyla verir.” (Şura: 23).”Gökhan Demir-Yeni Mesaj

İnsan -Statik enerji ve İslam

Vücudunuzun Bir Statik Enerji Taşıdığını ve Depoladığını Duydunuz mu?

Statik Enerjinizle Elektronik Cihazlarınızı Bozabileceğinizi Biliyor musunuz?

Peki Bu Statik Enerjinin Faydalarını veya Zararlarını Hiç Merak Etmediniz mi?

Statik Enerjimizi Nasıl Boşaltabileceğinizi Hiç Düşündünüz mü?

Vücudumuzdaki Normal Statik Enerjiyi Kullanmanın ve Fazla Olan Statik Enerjiyi Bedenimizden Atmanın İslam Dini Açısından Boyutlarını Merak Ediyor musunuz?

Statik enerji tanım olarak durgun elektrik demektir.İnsan vücudundaki statik elektrik ise insan vücudunda biriken elektrik yükü anlamını taşır.

Vücudumuzdaki tüm hücrelerin çevresinde bir statik enerji vardır.Ancak vücudun tümü bu statik enerjinin olumlu dengesi içindedir.Bu insanların hissedebileceği bir enerji değildir.

İlk önce vücut sistemimizi çalıştıran ve canlı tutan statik enerji ve manyetik alandan bahsedelim.

Sinir hücreleri, önce bulunduğu sinir sisteminin diğer hücrelerine ve daha sonra tüm organlara elektrik enerjisi göndererek onları sürekli uyarıp çalıştırırlar ve sağlıklı tutmaya çalışırlar. İşte her bir organ ve vücut kısmı aldıkları bu elektrik enerjisinin gücü sayesinde kendilerine özgü bir frekans ile görevlerini yerine getirirler.

Dolayısıyla her bir organın bu çalışması sırasında etrafa yaydığı elektriksel bir yayılımı olmaktadır.

Örnek olarak sıcak bir nesneye elimizi dokundurduğumuz anda acı hissederiz.Çünkü bu acı sinirlerimiz vasıtasıyla beyinimize elektrik olarak iletilir. Elektrik hızında gittiği için acıyı hemen hissederiz. Vücudumuzdaki enerji böyle akmasaydı beş duyumuzun hiçbir işlevi olamazdı.

EEG (elektroansefalograf) ve EKG (elektrokardiyograf) cihazları da bedenimizde elektriğin (enerjinin) var olduğunu kanıtına çok iyi bir örnektir. EEG beyinin,EKG de kalbin elektrik aktivitesini kaydeder. Bu cihazlara bağlanan hasta yaşıyorsa veya öldüyse elektriklsel frekans şeklinde cihazların ekranlarında gösterilir.

Her bir organın elektrik özelliğinin olması bu organların birlikte toplam magnetik alanları ve tüm bu organların toplam magnetik alanlarının birlikteliği ile de vücudun manyetik alanının oluşması demektir.

Tüm canlılarda bu elektrik enerjisi olduğuna göre,mikroplardan insanlara kadar yaşayan her canlı vücudunun çevresinde kendine özgü kişisel,dengeli ve belirli bir frekansta olan doğal bir manyetik yükle beraber bir alan oluşur. Bu alan,vücudun sağ ve solunda simetrik bir özellikle yer almıştır. Kadın yumurtası ile erkek sperminin ilk birleşme anından itibaren embriyo hücresinin etrafında oluşan bu alanın, hücre bölünmesi ile oluşan yeni hücrelerin vücudu simetrik iki yarımdan oluşturmak üzere dizilmelerini sağlayan kuvvetlerden biri olduğu ileri sürülmektedir. Vücudun etrafında olan manyetik alan,vücutta bulunan elektrik enerjisi ile sürekli ve karşılıklı bir etkileşim halindedir.

Sinir sistemimiz ve iç organlarımızın elektrik enerjileri sağlıklı ise, manyetik alanımızı da olumlu, sağlıksız ise olumsuz olarak etkiler.

Aynı şekilde vücudun etrafındaki manyetik alanın dengeli olup olmayışı da vücudumuzu ve iç organlarımızı olumlu veya olumsuz yönde etkileyecektir.

İnsan vücudunda ortalama 2 volt civarında elektrik akımı bulunmaktadır.Vücudumuzda yaradılış gereği bulunan bu enerjimizle yine vücudumuzda fazladan oluşan statik enerjimiz etkileşim haline geçtiğinde bazı ürünleri çalıştırabileceğimiz keşfedilmiştir ve bu tür ürünler az sayıda da olsa üretilebilmiştir.Her bir insanda fazladan oluşabilecek statik enerji miktarı farklılıklar gösterir.

İnsan vücudundaki enerjiden alternatif bir enerji kaynağı olarak yararlanma düşüncesi İtalya’da Perugia Üniversitesindeki bilim adamları tarafından daha da ileri seviyeye taşıyarak ”insan vücudu içindeki doğal titreşimlerin enerjisini kullanabilen hareketli elektronik cihazlar” kullanılması üzerinde hızla çalışmaktadırlar.

Bu düşüncenin üretilmesindeki en önemli nokta doktorların kullandığı vücut içinde dolaşarak ulaşılması zor bölgelerden veri toplanmasını sağlayan algılayıcı isimi ile anılan cihazların standart yakıt hücrelerinin çok büyük olması ve bu algılayıcıların bir kere vücudun içine bırakılmasından sonra pil ömürleri az olduğundan dolayı pillerinin değiştirilmesinin zor olmasıdır.

Pregia üniversitesinin ve bu bilim adamının projesi umarız kısa zamanda gerçekleşir.

Vücudumuzdaki Statik Enerji Oluşumu Nasıl Keşfedilmiştir ve Vücudumuza Etki Eden Statik Enerji Dünya’da Nasıl Ortaya Çıkar?

Vücudumuzdaki statik enerjinin ilk keşfi yaklaşık 2000 yıl önce yunanlı bilgin Thales kehribarın kumaş parçasına sürtülmesi ile küçük kıvılcımlar çıkardığını görmesiyle ortaya çıkarılmıştır. İki cismin sürtünmesi ile oluşan durgun elektrik yükü denilen statik elektrik ilk kez bu şekilde gözlemlenmiştir.

Aslında statik elektrik durgun, pratik olarak iş yapmayan elektrik türüdür.

Peki bu Durgun Elektrik İnsan Vücudunda Nasıl Aktif Olur?

Yağmurlu havalarda bulutlar pozitif yüklü statik elektrikle dolarlar, yeryüzü negatif elektrik yüklü olduğu için, yüksek yerlerden bulutlara elektrik atlar ve buna yıldırım adı verilir. Eğer bu elektrik atlaması buluttan buluta (pozitiften pozitife) ise o zaman şimşek adını alır. Şimşek sırasında, tabiatın en büyük statik elektrik deşarjı meydana gelmektedir.

Dünyada statik enerjinin ilk oluşumu şimşek çaktığı zaman statik enerjinin oluşup yoğun olarak dünya’ya akmasıyla canlı ve cansız her maddenin dış yüzeyinde durağan halde bulunmasıdır.Yani statik elektrik dünyaya şimşek çakması ile yayılır ve insanlara etki ederek insan vücudunda birikir.Statik enerji dünyanın her tarafında bulunur.Sadece insanlarda değil nesnelerde de bulunur.Statik enerjinin nesnelerde bulunması ise başka bir teknolojinin temellerini atmıştır.

İnsanlar üzerinde statik enerji oluşumunun ikinci aşaması ise hafif de olsa esinti halindeki havanın vücudumuza sürtünmesi sırasında devamlı olarak, başka canlılara veya cansızlara hafif de olsa sürtünme olacak şekilde dokunduğumuzda, onlardan vücudumuza statik elektrik aktarımının oluşmasıdır.

İşte vücudumuzun dış yüzeyinde bulunan statik elektrik özellikle ellerde, yüzde, başta ve ayaklarda daha yoğunlaşmış halde yerini alır ve vücudun diğer taraflarında daha az olmak üzere tüm vücudun etrafında bir enerji kirliliği oluşturur.

Bu vücudumuzda oluşan enerji kirliliğini günlük hayatımızda en basit olarak kendimiz üzerinde düşündüğümüzde evimizin veya arabamızın kapısına temas edince bizi elektrik çarpması veya çeşitli nesnelerle hatta nadiren de olsa bir başka insanla tokalaşmak gibi temas halinde iken dahi elektrik akımının oluştuğunu bir çoğumuz hissetmiş olması olarak tanımlayabiliriz.

Herhangi bir nesneden elektrik çarpınca çıt diye bir ses duyanların hatta kıvılcım dahi görenlerin sayısı dünya üzerinde oldukça fazladır.

Bu duruma deşarj yani yük boşalması denir.Bu durumun bilimsel tanımını sürtünen iki cisimden biri +, diğeri ise devamlı – yüklenir. Eğer sürtünen cisimlerden biri insan ise insan devamlı pozitif yük teşkil etmektedir. Statik yüklenmeler yüksek voltaj değerlerinde olduklarından bazen görünür hale de gelebilirler. Ancak statik yükün voltajı çok fazla olmasına karşın, akımı çok zayıftır.Statik enerji insana hem psikolojik hem de tibbi hastalık anlamında zarar verebilir.Fakat ortaya çıkan akım çok zayıf olduğundan insanın yaralanmasına veya ölmesine neden olamaz.

İnsan vücut sisteminin çalışması için zaten var olan statik enerji 2 volt civarındadır.Her insan vücudunda yukarıda saydığımız nedenlerden dolayı vücudumuz statik enerji toplamakta ve bu statik enerji seviyesi devamlı artmaktadır.Zaten sorun ise bu anda başlamaktadır.Vücutta fazla biriken statik enerji insana ve kullandığımız elektronik eşyalara zarar verebilir.Bundan dolayı vücudumuzdaki fazla statik enerjiyi üzerimizden kesinlikle atmamız gerekir.

İnsanların statik elektrik yüklenmesi,yürüme esnasındaki sürtünmelerden,arabalara binip inerken,giymiş çıkarmış olduğumuz elbise,şapka,eldiven,çorap gibi nesnelerden,saçımızı kurularken veya tararken,özellikle kış aylarında giydiğimiz yünlü giysiler,kauçuk veya plastik tabanlı ayakkabılardan oluşabilir.Statik elektriği, çevremizdeki havadan, diğer insan, hayvan, bitki gibi canlılardan veya eşya gibi maddelerden hafif de olsa sürtünme sırasında sürekli olarak almaktayız.

Vücudumuzda en çok statik elektrik oluşturan durumlardan en önemlisi ise halı üzerinde yürümektir.Vynlex bir halı üzerinde attığımız her bir adım ortalama 4 kv.statik enerjiyi vücudumuza yüklemektedir.Bunun içindir ki bazı marka halılar artık ürettikleri halıların antistatik özellikte olduklarını vurgulamaktadırlar.

Vücuttaki statik elektrik yükü arttıkça vücutta oluşan elektrik gerilimi de artar.Bu elektrik gerilimi en iyi seviyede 20.000 volt,,orta seviyede 30.000 volt ve hatta daha da ileri seviyedeki rakamlara ulaşabilir.Gördüğünüz gibi bu değerler çok yüksek ve bu yüksek statik elektrik gerilim değerleri gerek bize gerekse de kullandığımız elektronik cihazlarımıza zarar verebilir.

Vücudumuzda bulunan 2 volt kadar normal statik enerjiyi olumlu olarak kullanıp basit bir devreye bağlı küçük bir lambayı çalıştırabilecekken,bu statik enerji gerilimi arttığında bırakın lambayı çalıştırmayı lambanın devresini dahi yakıp kullanılamaz hale getirebilir.Statik enerji gerilimimiz arttıkça kullandığımız bir çok elektronik cihazı da bozabiliriz.

Vücudumuzdaki elektrik gerilimini biraz açarsak elektrikte kullanılan gerilim ile günlük hayatta kullanılan geriliminin birbirleriyle bağlantılı olduğunu anlayabiliriz.Günlük hayatımızdaki gerilime biz stres adını veririz.Stresin anlamı elektriksel kelime ile aynıdır.Stresli durumlarda insanın üzerindeki elektrik akımı daha da fazla olmaktadır.Kendimizin stresli olmadığı bir anda ise bulunduğumuz ortamın stresli olması da elektrik yükümüzü arttırabilir.Mesela yağmur yağmadan önceki havalarda insan kendini gergin hisseder.Bunun nedeni yağmurdan önce oluşan kapalı havada elektrik yükünün çok fazla olmasıdır.Bu örnekleri günlük yaşamınız içinde bulunduğunuz durum ve yaşadığınız mekana göre daha da arttırabilirsiniz.

İnsan vücudunda yüklü 20.000 voltluk bir elektrik geriliminin bir entegre devre bacağına temas etmesi halinde,devrenin girişine 20 milijoule’lik enerji verir ve bu enerji entegre devrenin giriş katının bozulması için oldukça yeterli bir akımdır.

Üzerimizde binlerce yük statik elektrik gerilimi yüklü iken 250 voltluk bir elektronik malzemeye dokunduğumuzda o elektronik malzemenin ömrünün azalacağını,bozulacağını ve hatta kullanılamaz hale geleceğini tahmin etmek hiç de zor değidir.

Bilim adamları günümüzdeki tüm elektronik malzeme arızalarının %25’i ESD (Electro Static Discharge) yani elektrostatik hassas malzeme hasarlarından oluştuğunu tespit etmişlerdir.Çalışır durumdaki elektronik malzeme veya ürünlerin %50’sinin hasar görmesinin sebebi de ESD olayıdır.Dünyadaki elektronik malzeme arızalarının günümüze kadar yaklaşık toplam değeri ise 28 trilyon dolar olduğu tespit edilmiştir.

Yani son derece sağlam elektronik malzemeden üretilmiş elektronik ürünlerin bozulmasının %50 nedeni insan vücudundaki statik elektrik gerilimin yüksek değerde olmasıdır.Bir insanda uzun yıllar boyunca çalışan bir elektronik cihazın diğer insanda kısa zamanda içinde hasar görmesinin nedeni de budur.Bir elektronik cihazı bir çok insan satın aldıktan sonra cihazdan memnun kalması,randımanlı ve uzun süre kullanmasına rağmen bazı insanların bu cihazdan hiç randıman alamadım veya kısa sürede bozuldu demesi de bu nedene bağlıdır.Bu durumu ciddi anlamda teknoloji ile uğraşan firmalar ve teknik servisler bilirler.Fakat bu durumu insanlara pek açıklamazlar.Açıklamama nedeni de ne kadar anlatırsanız anlatın karşı tarafın bu durumu kolay anlayamayacağı ve kabul edemeyeceğidir.

1980’lerin sonuna doğru elektronik malzeme üreticilerinin ürettikleri cihaz ve malzemelerde arızaların oluştuğu görülüp, tehlikenin üzerinde duyarlılık eşiğine sahip elektronik malzemeleri, muhtemel ESD hasarlarından korumak maksadı ile bazı uluslar arası standartlar oluşturulmuştur.

Bu standarta ESD sembol olarak da eklenmiştir.

Bu standartın oluşturulma nedeni elektronik cihazları üretme ve taşıma esnasında teknik personeller bilerek veya bilmeyerek üzerindeki statik yükten dolayı cihazlara daha üretim ve nakliye aşamasında zarar verebilmeleridir.

Elektronik laboratuarda kullanmamız gereken malzemeler, elektrostatik yük oluşturmamalı, üzerimizdeki statik yükü uygun standartlarda toprağa aktarabilmelidir. Bu tecrübelerden yola çıkılarak elektronik malzemelerle çalışma yapılan tüm ortamlarda antistatik malzemeler kullanılarak, statik yüke karşı kesinlikle tedbir alınmalıdır.

Statik enerji vücutta öncelikle sinir sisteminde olmak üzere tüm diğer sistem ve organlarda da bulunan elektrik enerjisi ile sürekli bir etkileşim halinde bulunan doğal manyetik alanı olumsuz yönde etkilemektedir.

Vücudumuzdaki bu statik elektrik,manyetik alan enerjisi ile zıt bir özellikte olup fazla miktarda olduğunda, manyetik alanın dengesini olumsuz olmak üzere etkileyeceğinden, kişiyi gergin ve huzursuz bir ruh haline de sürükleyebilir.Vücudun uç kısımlarında yoğun halde bulunan statik elektrik, düşünce enerjisinin yayılmasının önünde engelleyici kirli, parazit oluşturucu bir elektrik perdesi etkisi de yapmaktadır.

Dolayısıyla vücudumuzda fazla biriken statik enerjinin bizi mutsuz edebileceğini,hayata güler yüzle bakmamızı ve mutluluğumuzu engelleyebileceğini ve bunun beraberinde çeşitli psikolojik hastalıklarla beraber bir çok bedensel rahatsızlıklar da ortaya çıkaracağını tahmin edebiliriz.Bilim adamları bazı insanlarda aniden ortaya çıkan rahatsızlıklar statik enerji yükünün fazla olmasına bağlı olabileceğine işaret etmektedirler.

Bilimsel olarak daha ispatlanmasa da insan vücudundaki fazla statik enerjinin kansere yol açtığı söylentileri de bulunmaktadır.

Vücudumuzdaki elektrik gerilimini elektrikte kullanılan gerilim ile günlük hayatta kullanılan geriliminin birbirleriyle bağlantılı olduğunu anlayabiliriz.Günlük hayatımızdaki gerilime biz stres adını veririz.Stresin anlamı elektriksel kelime ile aynıdır.Stresli durumlarda insanın üzerindeki elektrik akımı daha da fazla olmaktadır.Kendimizin stresli olmadığı bir anda ise bulunduğumuz ortamın stresli olması da elektrik yükümüzü arttırabilir.Mesela yağmur yağmadan önceki havalarda insan kendini gergin hisseder.Bunun nedeni yağmurdan önce oluşan kapalı havada elektrik yükünün çok fazla olmasıdır.Bu örnekleri günlük yaşamınız içinde bulunduğunuz durum ve yaşadığınız mekana göre daha da arttırabilirsiniz.

Statik elektrik yükünün diğer bir olumsuz etkisi ise deri üzerindedir.Elektromanyetik enerji artışı deri altındaki çok minik olan kasları yorar ve doğal esnekliklerinin kaybolmasına neden olur.Bunun sonucuna yüzdeki kırışmaları,vücuttaki kırışmaları ve sarkmaları örnek olarak verebiliriz.

Günümüzde moda haline gelen akupunktur yöntemi bu statik elektriği dışarı atmanın bir tarzı olarak ortaya çıkmıştır.

Peki vücuttaki bu fazla statik elektrik geriliminden nasıl kurutulabiliriz sorusuna cevap aradığımızda ise yapmamız ve dikkat etmemiz gereken çok basit hareketler bulunmaktadır.Aşağıda bunları tek tek sıralayalım.

-Toprak üzerinde çıplak ayakla yürümek

-Su ile her türlü temas etmek (duş almak,abdest almak) gibi

-Denize girmek statik enerjiyi en kolay ve en yüksek seviyede atabileceğimiz bir harekettir.Duş aldığımızda veya denize girdiğimizde neden rahatladığımızı şu an daha iyi anlayabiliyoruz.

-Gün içinde el ve yüzümüzü bol bol su ile yıkamak.Özellikle günde 5 defa abdest almak statik enerjiyi üzerimizden atmak için bulunmaz bir nimettir.Her zaman belirttiğimiz gibi islam dini akıl ve mantığa dayalı bilimsel bir dindir.İslamın 5 şartından tutun da tüm Kuran’ı Kerim’de yazılı olan yapmak zorunda olduğumuz hareketlerin hepsi insan sağlığı açsından kesinlikle olumlu bir anlamı vardır ve sağlıklı bir yaşam sürmek için önemlidir.İslam dini insanı diğer varlıklara göre üstün kılmış ve değer vermiştir.Peki biz neden kendimize verilen bu değerleri ve nimetleri kendi sağlığımız için bedenimiz üzerinde uygulamıyoruz?(Devamı makaleminizin en sonunda yer alacaktır.)

-Yünlü ve naylon kıyafetler giymemek

-Herhangi bir iletken maddeye dokunmak

-Özellikle bilgisayar veya masa başında uzun süre çalışanlar otomatik olarak statik enerji seviyelerini arttırırlar.Statik enerjiyi toprağa akıtmak için stres gideren ürünlerden kullanmalıdır.Stres saati,stres bilekliği,stres ayakkabısı veya stres giderici ayakkabı tabanı vb. gibi ürünleri kullanmak statik enerjimizi toprağa akıtmakta büyük olumlu faydası olacaktır. 

-Antistatik Malzemeler Kullanmak:

Elektronik malzeme ortamında sıklıkla kullanılan bazı antistatik malzemeler ise genel olarak aşağıda basit tanım ve açıklamaları ile beraber bulabilirsiniz.

-Metalik Poşetler: Sürtünmeden dolayı elektronik malzemenin üzerindeki statik elektriği önler.3 katmanlıdır: antistatik yüzey, iletken yüzey, antistatik yüzey.

-Pembe Poşetler: Statik elektriğin dağıtımını sağlar, tek katmanlıdır.

-Siyah Poşetler: Tek katmanlıdır, iletken ortam sağlar.

Elektromanyetik dalgalar iletken ortamlardan geçemezler (Faraday Kafesi Özelliği) böylelikle manyetik hafıza barındıran sistemler korunmuş olur. İletken poşetler manyetik alandan bozulabilecek disket vb. malzemelerin taşınması için idealdir

-Ambalaj Köpükleri: Pembe olan antistatik, siyah ise iletkendir.

-Masa Örtüleri/Kaplamaları: 105 ve 1012 arasında alan dirençleri vardır. GND (Toprak)’ye bağlandıkları iletken direnci 1 Megaohm’dur. Üç katmanlıdır bunlar; antistatik, iletken, antistatik katmanlardır.

-Antistatik Bileklik Kordonu ve Kablosu: Sarı renkli kablo, mavi renkli karbon yedirilmiş bileklik ve kordondan oluşmuştur. Kullanıcı personeli topraklamak sureti ile elektronik kartların zarar görmesini önler. 1-2 Mohm’luk direnç teşkil eder, test cihazlarıyla kullanmadan önce test edilmeleri gerekir.

-Antistatik Önlük ve Ayakkabılar: Önlükler değişik boylarda, %89 naylon, %11 karbon alaşımlıdır. Karbon yedirilmiş kumaş, elektriğin iletkenliğini sağlar. Dışarıdan yada kıyafetlerin oluşturacağı statik yüklenmeyi önler. Tek katmanlı ve iletken olmaları gerekmektedir. Bileklikle de bağlanabilecek şekilde dizayn edilmişlerdir.

-Antistastik Yer Kaplamaları: Karbon yedirilmiş plastik alaşımlıdırlar. Taban bakır baralarla örülmüş ve topraklanmıştır. Yapışkanı karbonludur, iletim sağlanmış aynı zamanda yürüme esnasında statik elektrik oluşturması önlenmiştir. Özel iletken özelliği olan kimyasallar ile silinmedir. Özellikle deterjan vb. malzemelerle silindiğinde üzerinde çok ince yalıtkan tabaka oluşacağı düşünülerek, kimyasal temizleyiciler yoksa yalnızca temiz nemli bez ile silinmelidir.

-Antistatik Kimyasallar: Elektronik Kart (PCB) temizleme kimyasalları olup çok çeşitleri mevcuttur. Ülkemizde de üretilmeye başlanmıştır. Halı, vinylex gibi malzemelere tatbik edildiğinde çok ince antistatik katman oluştururlar. Antistatik örtü, yer kaplaması gibi zeminlere sürüldüğünde antistatik özelliklerini artırır ve uzun ömürlü olmalarını sağlar.

Vücudumuzda Oluşan Statik Enerjiyi Atmamızda İslam Dini’nin Bize Gösterdiği Yol Nedir?

Her zaman söylediğimiz gibi İslam dini her çağa uygun yani evrensel,bilimsel,akıl ve mantık dinidir.İslam dini’nin yol göstericisi olan Kuran’ı Kerim’de ise bilim ve teknoloji dünyasının ihtiyaç duyduğu her türlü bilgi mevcuttur.Bir çok yabancı bilim adamları Kuran’ı Kerim’in yol gösterici ve açıkladığı bilgileri incelemekte ve takip etmektedirler.Böylece ülke teknolojilerini geliştirebilmektedirler.Umarız ülkemizde de kutsal kitabımız Kuran-ı Kerim’den bilimsel anlamda en marjinal faydayı sağlayabiliriz.Bunu aslında çok kolay yapabiliriz.Yeterki Kuran’ı Kerim’den korkmayalım,onu kendimize bir arkadaş,bir rehber edinelim,okuyalım ve anlamaya çalışalım.

Statik enerji konumuza dönecek olursak İslam Dini’nin statik enerji konusunda bize sağladığı nimetlerden bahsedelim.

Yukarıda bahsettiğimiz gibi vücudumuzda fazla biriken statik enerjiyi atmak için ya toprakla temas etmek ya da su ile vücudumuzdaki fazla statik enerjiyi atmak olmak üzere 2 önemli başlık üzerinde durmuştuk.

İlk olarak su ile ilgili olanı abdest almayı inceleyelim.

Abdest almak yüzümüzdeki ve derimizdeki statik enerjiyi atarak yüzümüze ve derimize zindelik ve dirilik verir.Nur yüzlü nineler olarak tanımladığımız kişiler genelde çocukluklarından beri abdest almaktadırlar.Su ile temas ederek statik enerjilerini atabilmişler ve zinde bir yüze sahip olmuşlardır.

Önemli bir nokta ise su olmadığı zaman yapılan teyemmün statik enerji üzerindeki etkisi ise tartışılmazdır.Su olmadığı ortamlarda yapılan teyemmüm tam bir statik enerji boşalmasıdır.

Bilindiği gibi durgun su,güneşte ısınmış su ve kullanılmış su ile abdest olmaz.Bunun nedeni ise bu tarz suların iyonizasyon özelliğini kaybettiğinden dolayın statik enerji boşaltma kabiliyetlerini yitirmesidir.

Diğer önemli bir nokta ise abdest alırken başa mesh edilmesi statik enerjiyi saçtan atmaktadır.

Sonuç olarak abdest almanın kurallarına dikkat ettiğimizde insan sağlığı için ne kadar ince ayrıntıların bilimsel olarak düşünüldüğünü görmemiz çok daha kolay olacaktır.

İkinci olarak namaz kılarken secde edilmesi üzerinde duralım.

Mısırlı bilim adamı Prof. Dr. Muhammed Ziyaeddin Hamid’in, vücutta biriken elektromanyetik yükün Allah’a secde ile dışarı boşaltıldığının belirlendiğini dile getirmiştir.Mısır’ın başkenti Kahire’de bulunan Ulusal Işın Teknolojisi Merkezi’nde yapılan bir bilimsel araştırma, secde etmenin insanı kanserden dahi koruduğunu ortaya çıkarmıştır.

Mısırlı bilim adamı, bilimsel araştırmaların insan boyunun küçüldükçe elektromanyetik dalgalara uğrama oranının daha da azaldığını gösterdiğini söylemiştir.

İnsanın secde halindeyken elektromanyetik dalgalara daha az maruz kaldığını ve alnın yere değmesiyle vücuttaki elektromanyetik yükün dışarıya boşaltıldığını tespit ettiğini kaydeden mısırlı profesör, secde halinde olan bir insanın yedi organının yerle temas etmesinin boşaltımı hızlandırdığını ve bunun yorgunluk ve bazı hastalıklara iyi geldiğini ifade etmiştir.

Araştırmalarda elektrik yükünün vücuttan sağlıklı bir şekilde atılması için secde anında kıbleye dönmek olduğu keşfedilmiştir.Çünkü Kabe’nin yeryüzünün merkezi olması ve yeryüzünün merkezine yönelmenin vücuttaki elektrik yükünü dışarı atmak için en uygun poziyon olduğunu belirtmiştir.

Sonuç olarak vücudumuzdaki fazla statik enerjiyi kesinlikle vücudumuzdan devamlı surette atmamız gerekir ki daha sağlıklı,huzurlu ve mutlu bir yaşam sürebilelim.

Cumhuriyet İmam Alinin (a.s.) Saltanat Muaviyenin yönetim biçimidir

Müslim Karabacak                                                                                                                             Arı duru bir zihin,
Pîr u pak bir gönül,
“Allah rızası” tek gaye ile araştırın bakın aynı fikre varırsınız.
Daha henüz Resûlüllah’ın mübarek naşı ortada iken başlayan yanlış ve hatalardan ilham ve cesaret alan Muaviye’nin tertemiz İslam bünyesine zerk ettiği en büyük fitne tohumudur saltanat.
Ve saltanatın kaçınılmaz sonucu olarak da, bütün ahlaksızlıkların mecmuu/toplamı oğlu Yezid’i (aleyhi’l lane),
Ömürlerini Resûlüllah’a ve İslam’a vakfetmiş,
Tek gayesi Allah’ın rızasını kazanmak olan,
Gerektiğinde malını ve canını din-i mübin İslam uğruna gözünü kırpmadan feda eden mümtaz sahabeye rağmen ve onlara inat Müslümanların başına dikmiştir, bela edilmiştir.
Bu fitneyi meşru göstermek için can atanlar hemen bir hadis ürettiler, “hilafet benden sonra otuz yıldır.”
Eee, bir konuda hadis varsa itiraz edilmez.
İtiraz edenler de;
Kâbe’nin yıkılıp yakılmasıyla Mekkeliler,
Meşhur “harre” olayıyla Medineliler,
Kerbela vahşetiyle de topyekûn Müslümanlar korkuya, suskunluğa kabule mahkûm edilmişlerdir.
Muaviye’nin saltanat anlayışı Osmanlı’ya ilham kaynağı olmuştur desek yanlış mı olur?
Tıpkı Merhum Gazi Mustafa Kemal gibi,
Müslüman toplumun;
Bütün çıkış yolları kapalı,
Ümitleri tükenmiş,
Fitnenin her yanı kuşattığı,
Fesadın her bireyi etkisi altına aldığı bir zamanda…
İmam Ali (a.s.) Müslümanların yegâne ‘Hacetler kıblesi’ olmuştur.
Hiçbir beşeri sistemin bile ömrü otuz yılla mukayyet değildir.
İslam gibi bir ilahî din hangi sebeplerle daha otuz yılını bile doldurmadan, fitnenin, kargaşanın, anarşinin kurbanı olmuş, ilahî değerleri hâk ile yeksan/yerle bir edilmiştir.
Bu husus araştırılmaya değer değil mi sizce?
Bir yerde yapılan koca bir yanlışın,
Yok edici bir hamlenin,
Kısaca gasp edilen bir hakkın kaçınılmaz sonucu değil mi?
Allah’ın son Resûlü,
O son Resûl’ün getirdiği, yaşayıp yaşattığı “en ekmel” son din,
O Resûl’ün rihletinden fazla değil 30 sene sonra içler acısı bir hale bürünüyor.
“Gadîr u Hum” denen mevkide “seni tebrik ederiz Ey Hasan’ın babası (Ali), Sen bütün müminlerin velisi, valisi, idarecisi oldun” diyenlerin daha dillerinin nemi kurumadan: “Seni tanımayız Ey Ali!” demelerinin bunda katkısı ne kadardır diye hiç düşündünüz mü?
İmam Ali (a.s.) cumhurun başıdır artık.
Cumhurbaşkanıdır.
Başka çıkış bulamayanların tek umududur İmam Ali.
Tıpkı Mustafa Kemal gibi.
Alın kıyaslayın.
Kıyas akıl kadar değerlidir.
Ben Şiî/Ehl-i Beyt ekolünün “akıl” ölçüsünü Sünnî ekolün “kıyas” ölçüsüne benzetirim.
Hatası bana ait.
“Birinci halife ne şura ile ne icma ile seçilmiştir” diyenler yerden göğe haklıdırlar.
O süreçte “Benî Sakife yurdunda” vuku bulanları “mal kaçırma” telaşına benzetenler de en az onlar kadar haksız sayılamazlar…
Aksini iddia edenlerin şuna da cevap vermesi gerekmez mi?
“Madem Hz. Ebu Bekr bütün ashabın icmasiyle hilafet makamına oturdu, niye ikinci halife Hz. Ömer de aynı yolla değil de, birinci halifenin -hem de hasta yatağında- nasbiyle hilafet makamına oturdu.”
Dahası; Son demlerinde “ümmetinin dalalete/küfre düşmemesinin reçetesini yazmak isteyen Resûlüllah’a: “Allah’ın resûlü hastalığın şiddetine bağlı olarak sayıklıyor, ne dediğini bilmiyor” deyip karşı çıkan Hz. Ömer aynı tepkiyi hasta yatağında Ebu Bekr’e göstermiyor, niye?
Sorgulama ne zaman suç kapsamına girdi ki?
Resûlüllah’ın -rıhletinden kısa bir süre önce- bizzat donattığı ve “git babanın intikamını al” deyip Bizans’ın üzerine yolladığı Usama b. Zeyd’in ordusunda birinci ve ikinci halifenin de -nefer olarak- olduğu bir vakıadır.
Resûlüllah’ın: “Üsame’nin ordusunu donatın. Ondan geri kalana Allah lânet etsin” (el-Milel ve’n-Nihal, c.1, s.29) ağır ikazına rağmen (birilerinin iddia ettiği); “Resûlüllah hasta yatağında iken O’nu nasıl bırakıp giderlerdi” diyenlerinin -O’nun mübarek naşı henüz sıcaklığını korurken- bu hilafet telaşı neye binaendi acaba?
Birinci halifenin (Hz. Ebu Bekr’in) seçiminde icma yoktur ve ikinci halife (Hz. Ömer) birinci halifenin nasbiyle halife olmuştur.
Bu konuda İmam Gazali “Sırr’ul Alemeyn ve Keşfi Ma fi’d Dareyn, sayfa 16-18’de şöyle der:
“Dolayısıyla icmaya ve icma ile sabit naslara aykırı olarak teviller üretmek bâtıldır. Eğer onun hilafetini kurtarmak için ‘icma hâsıl olmuştu’ derseniz, şüphesiz bu da doğru değildir. Çünkü onun hilafetinde icma yoktur. Nasıl olsun ki? Hz. Abbas ve evlatları, Hz. Ali ve zevcesi Hz. Fatıma ve evlatlarının hiçbirisi biat halkasında bulunmadılar. Dahası Sakife’de bulunanların bile birçoğu muhalefet ederek oradan ayrıldılar.” (Prof. Dr. Haydar Baş, Tevhidin Merkezi Ehl-i Beyt s. 73-74).
İmam Ali (a.s.), iştirak ettiği bütün savaşları kazanmıştır, Gazi Mustafa Kelam de öyle.
İmam Ali (a.s.) asr-ı saadetin -saltanat öncesinin- halife cumhurbaşkanıdır, Gazi Mustafa Kemal de saltanat sonrasının.
İmam Ali (a.s.) dip yapmış toplumun tek çaresidir, dip yapmış Osmanlı’nın son çaresi Mustafa Kemal gibi.
İmam Ali’nin (a.s.) hutbelerinin toplandığı kitap “Nehcü’l Belağa/Aydınlık Yol”, Gazi Mustafa Kemal’in “Nutuk”.
Sırf bunlar bile aynı sulbün devamı düşüncesine delil olarak yeter.
Saltanat âşıklarının müzmin Muaviye aşığı olması,
İmam Ali (a.s.) dîvânelerinin aynı zamanda Gazi Mustafa Kemal’e meftun/tutkun olması yazımın sağlaması olsun.
Hak ve hakikatin adresi bu asrın Haydar’ına Prof. Dr. Haydar Baş’a selam olsun.

“Cennet mekân”  
Sultan Abdülaziz’in oğlu son halife(!) Abdülmecid Efendi’nin aynı zamanda iyi bir ressam olduğuna delil son günlerin tartışma ve hatta kavga sebebi nü tabloları.
Nü: İnsan bedeninin çıplak olarak resmedildiği eserlere verilen isim.
Farklı ifadeler olsa da cennet ehlinin kıyafeti bugünün tesettürü gibi değilmiş.
Yani, demem o ki;
Hem “cennet mekân” ilan edeceksiniz hem de tesettürlü tablo çizmesini isteyeceksiniz.
Adamı cennetten kovarlar be…

Basından
“Suudi Arabistan’ın başkenti Riyad’da düzenlenen “Gelecek Yatırım Girişimi” toplantısında gösterilen Sophia adlı robota Suudi hükümeti tarafından vatandaşlık hakkı verildi. (Medya)
Uyum sorunu yaşayacağını sanmam.
Tek sorun “sophia” bilgelik demek.                                                                                                                                                                    Yeni Mesaj Gazetesi 

Müslim Karabacak

Ahlakı güzel olmayandan adalet beklenmez

Adalet herkeste olması lazım ama en çok halkın idaresinden sorumlu olanlara yakışır; cömertlik de yine herkeste olması gereken bir güzellik ama en çok zengin olanlara yakışır.
Adalet, cömertlik, merhamet, sevgi, saygı, kanaat, özveri, fedakarlık, hoşgörü, tevekkül, tefekkür, sabır, şükür, haya, şecaat, iffet bunların hepsi güzel ahlaktır.
Prof. Dr. Haydar Baş Hocamızın yıllardır ifade ettiği, “insanımızı Hak adına, kendi yararına kazanmak” ifadesi, işte bu güzel ahlakın vasıflarını insanımıza kazandırmaktır.
Peygamber Efendimiz (s.a.v.) “Ben güzel ahlakı tamamlamak için gönderildim” buyurarak, güzel ahlakın önemini en üst düzeyde ifade etmiştir, yine Peygamberimiz, “Beni Rabbim terbiye etti, ne güzel terbiye etti” buyurarak da güzel ahlakın kazanılmasının ancak bir mürebbiyle gerçekleşebileceğini ifade etmektedir.
Allah Resulü’nün, bir peygamber olarak, Allah’ın bir elçisi olarak mürebbisi bizzat Cenab-ı Hak’tır; bizlerin ise mürebbileri peygamberlerdir, Allah’a vuslat etmiş olan, Allah’ın ve Peygamberinin nasp ettiği insan-ı kamillerdir, velilerdir. 
Mürebbinin kendisi kurtulmuş olacak ki kurtarıcı olabilsin; rahmetli Baki Bektaş hocamızın dediği gibi, “Kurtarmak kurtulmuşların işidir.”
Dilerseniz güzel ahlakın önemini Peygamber Efendimizden sonra bu güzel ahlakı insanlara kazandırmakla vazifeli, Ehl-i Beyt imamlarından İmam Cafer efendimizin ifadeleriyle anlatalım.
“Şüphesiz Allah (c.c.), sabah akşam yolunda mücadele eden kimseye sevap verdiği gibi, güzel ahlak sahibi olan kimseye de sevap verir.”
“Şüphesiz Allah (c.c.), dostlarının ahlakından düşmanlarına ödünç verir ki dostları, düşmanlarının egemenlikleri altında onlarla yaşayabilsinler. Eğer böyle olmasaydı, mutlaka Allah’ın bütün dostlarını öldürürlerdi.”
“Resulüllah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: En üstününüz ahlakı en güzel olanınızdır. Güzel ahlak sahibi olanlar şerefli ve misafirperver kimselerdir. Onlarla yakınlık kurulur ve attıkları adımlar izlenir.”
“Emirü’l-mü’minin (Ali b. Ebu Talib Aleyhisselam) şöyle demiştir: Mü’min kendisiyle kaynaşılmaya elverişli muaşeret ehli kimsedir. Muaşeret ehli olmayan, başkasının ilişki kurmasına yatkın olmayan kimselerde hayır yoktur.”
“Güzel ahlakın sınırı, kanatlarını indirmen, tatlı sözlü olman ve kardeşini güler yüzle karşılamandır.”
“İyi işler yapmak ve güler yüzlü olmak sevgi kazandırır ve de kişinin cennete girmesini sağlar. Cimrilik ve asık suratlılık, insanı Allah’tan uzaklaştırır ve kişinin cehenneme girmesini sağlar.”
“Farzlardan sonra mü’minin Allah (c.c.)’ın huzuruna takdim ettiği ameller içinde, Allah’ın bütün insanlarda yayılmasını istediği güzel ahlakından daha üstün bir amel yoktur.”
“Resulüllah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: Güzel ahlak sahibi olan kimseye, gününü oruçla ve gecesini ibadetle geçiren kimsenin sevabı gibi sevap vardır.”
“Resulüllah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: Benim ümmetimin cennete girmesine en çok vesile olan şey, takva (Allah korkusu) ve güzel ahlaktır.”
“İyilik ve güzel ahlak beldeleri mamur eder, ömürleri de uzatır.”
“Allah (c.c.) peygamberlerinden birine şöyle vahyetti: Güzel ahlak, güneşin kırağıyı erittiği gibi hataları eritir.”
“İnsanların namazlarına ve oruçlarına kanmayın. Hatta kişi namaza ve oruca o kadar düşkün olur ki, terk edecek olursa, derhal onları özler. Fakat siz (insanları) doğru sözlülük ve emanete riayet açısından sınayın.”
“Dili doğru söyleyenin ameli de temiz olur.”
“Ali (a.s.) doğru sözlülüğü ve emanet hususundaki güvenilirliğiyle Resulüllah nezdindeki o seçkin makama ulaştı.”
“İnsanları hayra davet edenlerden olun. Bunu sadece dilinizle yapmayın. Sizin hareketlerinizde çalışkanlık, doğruluk ve takva görsünler.”
“Hayası olmayanın imanı da yoktur.” (Daha fazla bilgi için Prof. Dr. Haydar Baş’ın İmam Cafer eserinin 516’ıncı sayfasından sonrasına bakabilirsiniz.)
“Güzel ahlak nasıl elde edilir?” sorusunun cevabını, işin Üstadına, Prof. Dr. Baş’a bırakalım. Sayın Baş, yıllardır bizlere bıçak örneğini vermektedir. Bıçağın sadece bir vasıta, bir araç olduğunu ifade ettikten sonra, onu kullanan insanın niyetine ve ahlakına göre o bıçağın faydalı ya da zararlı olabileceğini belirtmektedir.
6 Temmuz tarihli “Önce insan demedikçe” başlıklı makalesinde Sayın Baş bu misali yeniden hatırlattıktan sonra şunları belirtmektedir:
“İşte biz hep bu bıçağın şekliyle uğraştık, bıçağı kullanacak gönlü, kafayı yetiştiremedik. Müslüman bir toplumuz ama İslam adına yaşanacak güzellikleri yitirdik.
Günümüze, günümüz insanına, insanı işleyen ve tanıyan bir mantık, bir anlayış gerekiyor. “İnandım” diyen kişinin öz cevheri ile yani Yaradan’ı ile kopan bağını tekrar kurması için kendinde bulunan nefha-i İlahî ona yardımcıdır. Rabbini aramasının sebebidir. Bizim Rabbimizi aramamız da tecelliden mahrum olan akıl ile değil, tecellilere mazhar olan kalp yolu ile gerçekleşecektir. Ancak tecellilere mazhar olan kalp yolu ile Allah’ı bilebiliriz. 
Kul, kendini Yaratan’ı aramaktadır ve bunun yolu da ibadetlerdir. İmam Ali Efendimiz (a.s.), “Ben görmediğim Allah’a inanmam” buyurmuştur. Demek ki, yapılan ibadetler ile kalp kulvarında Allah görülebilmektedir. 
Gerçek mânâda kulluk da o zaman başlayacaktır. Güzel ahlaka bürünmemiz de…”
Cenab-ı Hak, güzel ahlakı yaşayanlarla güzel ahlaka bürünmemizi bizlere nasip etsin.                                                                           Yeni Mesaj Gazetesi 

Murat Çabas

Allah Resulünün hadisinde fitne dönemi

Prof. Dr. Haydar Baş                                                                                                                                                                                   Ankebut Sûresi’nin 2. ayeti yani, “İnsanlar imtihandan geçirilmeden, sadece iman ettik demekle bırakıverileceklerini mi sandılar?” ayeti nazil olduğunda Hz. Ali Efendimiz, “Resûlullah aramızda iken imtihan edilmeyeceğiz” diye anladım buyurur ve ayette geçen imtihanı kendilerine sorar. 
Hz. Peygamber’e (s.a.v.), “Ey Allah’ın Resûlü, Yüce Allah’ın Sana haber verdiği bu imtihan nedir?” diye sordum.
“Ey Ali! Ümmetim Benden sonra imtihan edilecek” dedi.
“Ey Allah’ın Resûlü! Uhud Savaşı’nda Müslümanlardan şehit olanlar şehit olduğunda, şehadet Benden uzaklaştırılınca ve bu bana ağır gelince, ‘gözün aydın şehadet arkandadır’ demediniz mi?” diye sordum.
Bana, “Bu böyle olacak, o durumda nasıl sabredeceksin?” dedi.
Ona, “Ey Allah’ın Resûlü! Bu sabrın değil, müjde ve şükrün zamanıdır” dedim.
Hz. Peygamber, “Ey Ali! Topluluk mallarıyla sınanacaklar, dinleri ile Rablerine minnet edecekler, O’nun rahmetini umacaklar, O’nun gücünden emin olacaklar. O’nun haram kıldığını yalancı şüphelerle ve gaflete düşürücü arzularıyla helal kılacaklardır” buyurdu.
“Ey Allah’ın Resûlü, bu durumda onları hangi konumda değerlendireceğim. İrtidat konumunda mı yoksa fitne konumunda mı?” diye sordum.
Allah Resûlü bana, “Fitne konumunda” buyurdular. (İmam Ali, Prof. Dr. Haydar Baş, s.1104). 
İslam âlemi bugün Hz. Peygamber’in, “fitne konumu” olarak buyurduğu üç hali de yaşamaktadır.
Ve Ankebut Sûresi’nin 2. ayetine göre, sadece ‘inandım’ demek yeterli olmayacak, Müslümanlar bu fitne ortamında deneneceklerdir.
Müslümanlar malları ile sınanmaktadır.
Bugün malımızı; hayra mı, harama mı gittiğine bakmadan harcamaktayız. Helal-haram kavramı her konuda kalkmıştır.
Hele hele Arap İslam ülkelerinin paraları Müslüman kardeşini öldürmek maksadıyla Batı’nın silah sanayiine gitmektedir.
İbadetimiz neredeyse
kalmamıştır.
Namaz kılanlar azalmış, oruç tutanlar parmakla gösterilir haldedir.
Allah rızası istikametinde bir yaşam çizgisinden
maalesef toplum olarak uzaklaşıyoruz.
Hadiste beyan buyrulduğu gibi fitne döneminde haramlar helal yapılmıştır.
Domuz eti haramdır, ülkemizde market reyonlarında satılır hale gelmiştir.
Faiz haramdır; hacı amcalar faiz ile sofralarına ekmek götürmektedir.
Zina haramdır; artık suç dahi sayılmamaktadır.
Müslümanın Müslümana kanı haramdır; İslam dünyasında silahlar birbirine dönmüştür, akan kan kimsenin umurunda değildir.
Hal böyle iken, idrak edeceğimiz Kadir Gecesi fitnelerden kurtulabilmemiz, iman imtihanını vereceğimiz bir ömür geçirmemiz için dua etmemize vesile büyük bir gecedir.
Nefsimizin, ailemizin, milletimizin ve İslam âleminin fitnelerden kurtuluşu için yapılacak duaları Cenab-ı Hak (c.c.) kabul eylesin.               Prof. Dr. Haydar Baş