Cumhuriyet İmam Alinin (a.s.) Saltanat Muaviyenin yönetim biçimidir

Müslim Karabacak                                                                                                                             Arı duru bir zihin,
Pîr u pak bir gönül,
“Allah rızası” tek gaye ile araştırın bakın aynı fikre varırsınız.
Daha henüz Resûlüllah’ın mübarek naşı ortada iken başlayan yanlış ve hatalardan ilham ve cesaret alan Muaviye’nin tertemiz İslam bünyesine zerk ettiği en büyük fitne tohumudur saltanat.
Ve saltanatın kaçınılmaz sonucu olarak da, bütün ahlaksızlıkların mecmuu/toplamı oğlu Yezid’i (aleyhi’l lane),
Ömürlerini Resûlüllah’a ve İslam’a vakfetmiş,
Tek gayesi Allah’ın rızasını kazanmak olan,
Gerektiğinde malını ve canını din-i mübin İslam uğruna gözünü kırpmadan feda eden mümtaz sahabeye rağmen ve onlara inat Müslümanların başına dikmiştir, bela edilmiştir.
Bu fitneyi meşru göstermek için can atanlar hemen bir hadis ürettiler, “hilafet benden sonra otuz yıldır.”
Eee, bir konuda hadis varsa itiraz edilmez.
İtiraz edenler de;
Kâbe’nin yıkılıp yakılmasıyla Mekkeliler,
Meşhur “harre” olayıyla Medineliler,
Kerbela vahşetiyle de topyekûn Müslümanlar korkuya, suskunluğa kabule mahkûm edilmişlerdir.
Muaviye’nin saltanat anlayışı Osmanlı’ya ilham kaynağı olmuştur desek yanlış mı olur?
Tıpkı Merhum Gazi Mustafa Kemal gibi,
Müslüman toplumun;
Bütün çıkış yolları kapalı,
Ümitleri tükenmiş,
Fitnenin her yanı kuşattığı,
Fesadın her bireyi etkisi altına aldığı bir zamanda…
İmam Ali (a.s.) Müslümanların yegâne ‘Hacetler kıblesi’ olmuştur.
Hiçbir beşeri sistemin bile ömrü otuz yılla mukayyet değildir.
İslam gibi bir ilahî din hangi sebeplerle daha otuz yılını bile doldurmadan, fitnenin, kargaşanın, anarşinin kurbanı olmuş, ilahî değerleri hâk ile yeksan/yerle bir edilmiştir.
Bu husus araştırılmaya değer değil mi sizce?
Bir yerde yapılan koca bir yanlışın,
Yok edici bir hamlenin,
Kısaca gasp edilen bir hakkın kaçınılmaz sonucu değil mi?
Allah’ın son Resûlü,
O son Resûl’ün getirdiği, yaşayıp yaşattığı “en ekmel” son din,
O Resûl’ün rihletinden fazla değil 30 sene sonra içler acısı bir hale bürünüyor.
“Gadîr u Hum” denen mevkide “seni tebrik ederiz Ey Hasan’ın babası (Ali), Sen bütün müminlerin velisi, valisi, idarecisi oldun” diyenlerin daha dillerinin nemi kurumadan: “Seni tanımayız Ey Ali!” demelerinin bunda katkısı ne kadardır diye hiç düşündünüz mü?
İmam Ali (a.s.) cumhurun başıdır artık.
Cumhurbaşkanıdır.
Başka çıkış bulamayanların tek umududur İmam Ali.
Tıpkı Mustafa Kemal gibi.
Alın kıyaslayın.
Kıyas akıl kadar değerlidir.
Ben Şiî/Ehl-i Beyt ekolünün “akıl” ölçüsünü Sünnî ekolün “kıyas” ölçüsüne benzetirim.
Hatası bana ait.
“Birinci halife ne şura ile ne icma ile seçilmiştir” diyenler yerden göğe haklıdırlar.
O süreçte “Benî Sakife yurdunda” vuku bulanları “mal kaçırma” telaşına benzetenler de en az onlar kadar haksız sayılamazlar…
Aksini iddia edenlerin şuna da cevap vermesi gerekmez mi?
“Madem Hz. Ebu Bekr bütün ashabın icmasiyle hilafet makamına oturdu, niye ikinci halife Hz. Ömer de aynı yolla değil de, birinci halifenin -hem de hasta yatağında- nasbiyle hilafet makamına oturdu.”
Dahası; Son demlerinde “ümmetinin dalalete/küfre düşmemesinin reçetesini yazmak isteyen Resûlüllah’a: “Allah’ın resûlü hastalığın şiddetine bağlı olarak sayıklıyor, ne dediğini bilmiyor” deyip karşı çıkan Hz. Ömer aynı tepkiyi hasta yatağında Ebu Bekr’e göstermiyor, niye?
Sorgulama ne zaman suç kapsamına girdi ki?
Resûlüllah’ın -rıhletinden kısa bir süre önce- bizzat donattığı ve “git babanın intikamını al” deyip Bizans’ın üzerine yolladığı Usama b. Zeyd’in ordusunda birinci ve ikinci halifenin de -nefer olarak- olduğu bir vakıadır.
Resûlüllah’ın: “Üsame’nin ordusunu donatın. Ondan geri kalana Allah lânet etsin” (el-Milel ve’n-Nihal, c.1, s.29) ağır ikazına rağmen (birilerinin iddia ettiği); “Resûlüllah hasta yatağında iken O’nu nasıl bırakıp giderlerdi” diyenlerinin -O’nun mübarek naşı henüz sıcaklığını korurken- bu hilafet telaşı neye binaendi acaba?
Birinci halifenin (Hz. Ebu Bekr’in) seçiminde icma yoktur ve ikinci halife (Hz. Ömer) birinci halifenin nasbiyle halife olmuştur.
Bu konuda İmam Gazali “Sırr’ul Alemeyn ve Keşfi Ma fi’d Dareyn, sayfa 16-18’de şöyle der:
“Dolayısıyla icmaya ve icma ile sabit naslara aykırı olarak teviller üretmek bâtıldır. Eğer onun hilafetini kurtarmak için ‘icma hâsıl olmuştu’ derseniz, şüphesiz bu da doğru değildir. Çünkü onun hilafetinde icma yoktur. Nasıl olsun ki? Hz. Abbas ve evlatları, Hz. Ali ve zevcesi Hz. Fatıma ve evlatlarının hiçbirisi biat halkasında bulunmadılar. Dahası Sakife’de bulunanların bile birçoğu muhalefet ederek oradan ayrıldılar.” (Prof. Dr. Haydar Baş, Tevhidin Merkezi Ehl-i Beyt s. 73-74).
İmam Ali (a.s.), iştirak ettiği bütün savaşları kazanmıştır, Gazi Mustafa Kelam de öyle.
İmam Ali (a.s.) asr-ı saadetin -saltanat öncesinin- halife cumhurbaşkanıdır, Gazi Mustafa Kemal de saltanat sonrasının.
İmam Ali (a.s.) dip yapmış toplumun tek çaresidir, dip yapmış Osmanlı’nın son çaresi Mustafa Kemal gibi.
İmam Ali’nin (a.s.) hutbelerinin toplandığı kitap “Nehcü’l Belağa/Aydınlık Yol”, Gazi Mustafa Kemal’in “Nutuk”.
Sırf bunlar bile aynı sulbün devamı düşüncesine delil olarak yeter.
Saltanat âşıklarının müzmin Muaviye aşığı olması,
İmam Ali (a.s.) dîvânelerinin aynı zamanda Gazi Mustafa Kemal’e meftun/tutkun olması yazımın sağlaması olsun.
Hak ve hakikatin adresi bu asrın Haydar’ına Prof. Dr. Haydar Baş’a selam olsun.

“Cennet mekân”  
Sultan Abdülaziz’in oğlu son halife(!) Abdülmecid Efendi’nin aynı zamanda iyi bir ressam olduğuna delil son günlerin tartışma ve hatta kavga sebebi nü tabloları.
Nü: İnsan bedeninin çıplak olarak resmedildiği eserlere verilen isim.
Farklı ifadeler olsa da cennet ehlinin kıyafeti bugünün tesettürü gibi değilmiş.
Yani, demem o ki;
Hem “cennet mekân” ilan edeceksiniz hem de tesettürlü tablo çizmesini isteyeceksiniz.
Adamı cennetten kovarlar be…

Basından
“Suudi Arabistan’ın başkenti Riyad’da düzenlenen “Gelecek Yatırım Girişimi” toplantısında gösterilen Sophia adlı robota Suudi hükümeti tarafından vatandaşlık hakkı verildi. (Medya)
Uyum sorunu yaşayacağını sanmam.
Tek sorun “sophia” bilgelik demek.                                                                                                                                                                    Yeni Mesaj Gazetesi 

Müslim Karabacak

Reklamlar

Ahlakı güzel olmayandan adalet beklenmez

Adalet herkeste olması lazım ama en çok halkın idaresinden sorumlu olanlara yakışır; cömertlik de yine herkeste olması gereken bir güzellik ama en çok zengin olanlara yakışır.
Adalet, cömertlik, merhamet, sevgi, saygı, kanaat, özveri, fedakarlık, hoşgörü, tevekkül, tefekkür, sabır, şükür, haya, şecaat, iffet bunların hepsi güzel ahlaktır.
Prof. Dr. Haydar Baş Hocamızın yıllardır ifade ettiği, “insanımızı Hak adına, kendi yararına kazanmak” ifadesi, işte bu güzel ahlakın vasıflarını insanımıza kazandırmaktır.
Peygamber Efendimiz (s.a.v.) “Ben güzel ahlakı tamamlamak için gönderildim” buyurarak, güzel ahlakın önemini en üst düzeyde ifade etmiştir, yine Peygamberimiz, “Beni Rabbim terbiye etti, ne güzel terbiye etti” buyurarak da güzel ahlakın kazanılmasının ancak bir mürebbiyle gerçekleşebileceğini ifade etmektedir.
Allah Resulü’nün, bir peygamber olarak, Allah’ın bir elçisi olarak mürebbisi bizzat Cenab-ı Hak’tır; bizlerin ise mürebbileri peygamberlerdir, Allah’a vuslat etmiş olan, Allah’ın ve Peygamberinin nasp ettiği insan-ı kamillerdir, velilerdir. 
Mürebbinin kendisi kurtulmuş olacak ki kurtarıcı olabilsin; rahmetli Baki Bektaş hocamızın dediği gibi, “Kurtarmak kurtulmuşların işidir.”
Dilerseniz güzel ahlakın önemini Peygamber Efendimizden sonra bu güzel ahlakı insanlara kazandırmakla vazifeli, Ehl-i Beyt imamlarından İmam Cafer efendimizin ifadeleriyle anlatalım.
“Şüphesiz Allah (c.c.), sabah akşam yolunda mücadele eden kimseye sevap verdiği gibi, güzel ahlak sahibi olan kimseye de sevap verir.”
“Şüphesiz Allah (c.c.), dostlarının ahlakından düşmanlarına ödünç verir ki dostları, düşmanlarının egemenlikleri altında onlarla yaşayabilsinler. Eğer böyle olmasaydı, mutlaka Allah’ın bütün dostlarını öldürürlerdi.”
“Resulüllah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: En üstününüz ahlakı en güzel olanınızdır. Güzel ahlak sahibi olanlar şerefli ve misafirperver kimselerdir. Onlarla yakınlık kurulur ve attıkları adımlar izlenir.”
“Emirü’l-mü’minin (Ali b. Ebu Talib Aleyhisselam) şöyle demiştir: Mü’min kendisiyle kaynaşılmaya elverişli muaşeret ehli kimsedir. Muaşeret ehli olmayan, başkasının ilişki kurmasına yatkın olmayan kimselerde hayır yoktur.”
“Güzel ahlakın sınırı, kanatlarını indirmen, tatlı sözlü olman ve kardeşini güler yüzle karşılamandır.”
“İyi işler yapmak ve güler yüzlü olmak sevgi kazandırır ve de kişinin cennete girmesini sağlar. Cimrilik ve asık suratlılık, insanı Allah’tan uzaklaştırır ve kişinin cehenneme girmesini sağlar.”
“Farzlardan sonra mü’minin Allah (c.c.)’ın huzuruna takdim ettiği ameller içinde, Allah’ın bütün insanlarda yayılmasını istediği güzel ahlakından daha üstün bir amel yoktur.”
“Resulüllah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: Güzel ahlak sahibi olan kimseye, gününü oruçla ve gecesini ibadetle geçiren kimsenin sevabı gibi sevap vardır.”
“Resulüllah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: Benim ümmetimin cennete girmesine en çok vesile olan şey, takva (Allah korkusu) ve güzel ahlaktır.”
“İyilik ve güzel ahlak beldeleri mamur eder, ömürleri de uzatır.”
“Allah (c.c.) peygamberlerinden birine şöyle vahyetti: Güzel ahlak, güneşin kırağıyı erittiği gibi hataları eritir.”
“İnsanların namazlarına ve oruçlarına kanmayın. Hatta kişi namaza ve oruca o kadar düşkün olur ki, terk edecek olursa, derhal onları özler. Fakat siz (insanları) doğru sözlülük ve emanete riayet açısından sınayın.”
“Dili doğru söyleyenin ameli de temiz olur.”
“Ali (a.s.) doğru sözlülüğü ve emanet hususundaki güvenilirliğiyle Resulüllah nezdindeki o seçkin makama ulaştı.”
“İnsanları hayra davet edenlerden olun. Bunu sadece dilinizle yapmayın. Sizin hareketlerinizde çalışkanlık, doğruluk ve takva görsünler.”
“Hayası olmayanın imanı da yoktur.” (Daha fazla bilgi için Prof. Dr. Haydar Baş’ın İmam Cafer eserinin 516’ıncı sayfasından sonrasına bakabilirsiniz.)
“Güzel ahlak nasıl elde edilir?” sorusunun cevabını, işin Üstadına, Prof. Dr. Baş’a bırakalım. Sayın Baş, yıllardır bizlere bıçak örneğini vermektedir. Bıçağın sadece bir vasıta, bir araç olduğunu ifade ettikten sonra, onu kullanan insanın niyetine ve ahlakına göre o bıçağın faydalı ya da zararlı olabileceğini belirtmektedir.
6 Temmuz tarihli “Önce insan demedikçe” başlıklı makalesinde Sayın Baş bu misali yeniden hatırlattıktan sonra şunları belirtmektedir:
“İşte biz hep bu bıçağın şekliyle uğraştık, bıçağı kullanacak gönlü, kafayı yetiştiremedik. Müslüman bir toplumuz ama İslam adına yaşanacak güzellikleri yitirdik.
Günümüze, günümüz insanına, insanı işleyen ve tanıyan bir mantık, bir anlayış gerekiyor. “İnandım” diyen kişinin öz cevheri ile yani Yaradan’ı ile kopan bağını tekrar kurması için kendinde bulunan nefha-i İlahî ona yardımcıdır. Rabbini aramasının sebebidir. Bizim Rabbimizi aramamız da tecelliden mahrum olan akıl ile değil, tecellilere mazhar olan kalp yolu ile gerçekleşecektir. Ancak tecellilere mazhar olan kalp yolu ile Allah’ı bilebiliriz. 
Kul, kendini Yaratan’ı aramaktadır ve bunun yolu da ibadetlerdir. İmam Ali Efendimiz (a.s.), “Ben görmediğim Allah’a inanmam” buyurmuştur. Demek ki, yapılan ibadetler ile kalp kulvarında Allah görülebilmektedir. 
Gerçek mânâda kulluk da o zaman başlayacaktır. Güzel ahlaka bürünmemiz de…”
Cenab-ı Hak, güzel ahlakı yaşayanlarla güzel ahlaka bürünmemizi bizlere nasip etsin.                                                                           Yeni Mesaj Gazetesi 

Murat Çabas

Allah Resulünün hadisinde fitne dönemi

Prof. Dr. Haydar Baş                                                                                                                                                                                   Ankebut Sûresi’nin 2. ayeti yani, “İnsanlar imtihandan geçirilmeden, sadece iman ettik demekle bırakıverileceklerini mi sandılar?” ayeti nazil olduğunda Hz. Ali Efendimiz, “Resûlullah aramızda iken imtihan edilmeyeceğiz” diye anladım buyurur ve ayette geçen imtihanı kendilerine sorar. 
Hz. Peygamber’e (s.a.v.), “Ey Allah’ın Resûlü, Yüce Allah’ın Sana haber verdiği bu imtihan nedir?” diye sordum.
“Ey Ali! Ümmetim Benden sonra imtihan edilecek” dedi.
“Ey Allah’ın Resûlü! Uhud Savaşı’nda Müslümanlardan şehit olanlar şehit olduğunda, şehadet Benden uzaklaştırılınca ve bu bana ağır gelince, ‘gözün aydın şehadet arkandadır’ demediniz mi?” diye sordum.
Bana, “Bu böyle olacak, o durumda nasıl sabredeceksin?” dedi.
Ona, “Ey Allah’ın Resûlü! Bu sabrın değil, müjde ve şükrün zamanıdır” dedim.
Hz. Peygamber, “Ey Ali! Topluluk mallarıyla sınanacaklar, dinleri ile Rablerine minnet edecekler, O’nun rahmetini umacaklar, O’nun gücünden emin olacaklar. O’nun haram kıldığını yalancı şüphelerle ve gaflete düşürücü arzularıyla helal kılacaklardır” buyurdu.
“Ey Allah’ın Resûlü, bu durumda onları hangi konumda değerlendireceğim. İrtidat konumunda mı yoksa fitne konumunda mı?” diye sordum.
Allah Resûlü bana, “Fitne konumunda” buyurdular. (İmam Ali, Prof. Dr. Haydar Baş, s.1104). 
İslam âlemi bugün Hz. Peygamber’in, “fitne konumu” olarak buyurduğu üç hali de yaşamaktadır.
Ve Ankebut Sûresi’nin 2. ayetine göre, sadece ‘inandım’ demek yeterli olmayacak, Müslümanlar bu fitne ortamında deneneceklerdir.
Müslümanlar malları ile sınanmaktadır.
Bugün malımızı; hayra mı, harama mı gittiğine bakmadan harcamaktayız. Helal-haram kavramı her konuda kalkmıştır.
Hele hele Arap İslam ülkelerinin paraları Müslüman kardeşini öldürmek maksadıyla Batı’nın silah sanayiine gitmektedir.
İbadetimiz neredeyse
kalmamıştır.
Namaz kılanlar azalmış, oruç tutanlar parmakla gösterilir haldedir.
Allah rızası istikametinde bir yaşam çizgisinden
maalesef toplum olarak uzaklaşıyoruz.
Hadiste beyan buyrulduğu gibi fitne döneminde haramlar helal yapılmıştır.
Domuz eti haramdır, ülkemizde market reyonlarında satılır hale gelmiştir.
Faiz haramdır; hacı amcalar faiz ile sofralarına ekmek götürmektedir.
Zina haramdır; artık suç dahi sayılmamaktadır.
Müslümanın Müslümana kanı haramdır; İslam dünyasında silahlar birbirine dönmüştür, akan kan kimsenin umurunda değildir.
Hal böyle iken, idrak edeceğimiz Kadir Gecesi fitnelerden kurtulabilmemiz, iman imtihanını vereceğimiz bir ömür geçirmemiz için dua etmemize vesile büyük bir gecedir.
Nefsimizin, ailemizin, milletimizin ve İslam âleminin fitnelerden kurtuluşu için yapılacak duaları Cenab-ı Hak (c.c.) kabul eylesin.               Prof. Dr. Haydar Baş

Hz. Mevlanayı rahmetle anıyoruz

Prof. Dr. Haydar Baş Âşıklar sultanı, marifet nurunun aynası, ebediyete kadar ölmezlik sırrına eren büyük veli Hz. Mevlana’yı 743. vuslat yıldönümünde anıyoruz.

Hazret-i Mevlana, 1203 tarihinde Horasan’ın Belh şehrinde dünyaya teşrif etmiştir. Babası Sultanu’l Ulema diye bilinen Bâhâeddin Veled, annesi Harzemşahlar’dan bir prenses olan Mü’mine Hatun’dur.

Belh şehrinde babası hakkında çıkarılan haksız söylentiler nedeni ile buradan ayrılışlarının ardından Nişabur, Bağdat, Mekke ve Medine’de geçirilen dönemlerden sonra 1219 senesinde Selçuklu hükümdarı Alaaddin 1. Keykubat döneminde ailesi ile beraber Konya’ya yerleşmiştir.

Babası 1231 yılında burada vefat etmiştir.

İlk manevi terbiyesini babası Bâhâeddin Veled Hazretlerinden alan Mevlana Celaleddin, daha sonra babasının halifelerinden Seyyid Burhaneddin Hazretlerinin terbiyesi ile yetişmiştir.

Seyyid Burhaneddin, onu nefs tezkiyesinde çok ciddi bir gönül adamı yapacak, nefs basamaklarından yükselebilmesi için engin bir çileye sokacaktır. Devamlı oruç ibadeti ile Hazret-i Mevlana’ya nefsini tezkiye ettirmiştir.

Mevlana o kadar yükselmiştir ki, Konya’dan çıkıp Kayseri’ye yerleşmek isteyen üstadı Seyyin Burhaneddin’e gönül etmiş, bindiği katırı bu nazla devirerek ayağının kırılmasına sebep olmuştur. Seyyid Burhaneddin Hazretleri de ayağı kırılmasına rağmen, bu talebesine kızması gerekirken tatlı bir tebessümle yanındakilere “Bizi Celaleddin göndermiyor” diyerek geri dönmüştür. Ne var ki, Seyyid Burhaneddin, “Bir postta iki aslan oturmaz” diyerek bir zaman sonra Mevlana’dan ayrılmıştır.

Onun vuslata giden yolda üçüncü hocası Şems-i Tebrizi Hazretleridir. İlk karşılaşmalarında, Mevlana medresesinden çıkmıştı. Kendine doğru ilerleyen o kişi, kendi kadar güzel bir soru soruyordu bu mana erine: “Söyler misin bana ‘Seni tanıdım diyen Beyazıd-ı Bestami mi büyük, yoksa ‘Ya Rabbi seni layıkıyla tanıyamadım’ diyen Hazret-i Muhammed (s.a.v.) mi?”

Hazret-i Mevlana bu soruyu, bir mana padişahı olduğunu ifade edercesine şöyle cevaplandırdı: “Hiç şüphesiz ‘seni layıkı ile tanıyamadım’ diyen Hz. Muhammed, Beyazıd’dan çok büyüktür.” Şems, bu tecelli karşısında bir sayha atıp kendinden geçer. Bundan sonra iki ezeli dostun beraberliği başlar.

Babası Sultan Veled ve Seyyid Burhaneddin Hazretleri onu nefs merdivenlerinden gönül dünyasına çıkarmış, Tebrizli güneşi yani şemsi tanıtmışlardır. Şems-i Tebrizi ile olan yakınlığın firkatte olması gerekirdi ki, bir hasret neticesinde vuslat olsun. Bu seyirde bütün makamları Mevlana yaşasın, seyri billah ve seyri maallah da olsun.

İşte Mevlana, Şems ile bu sonsuz muhabbet âleminde deryada bir damla olmanın zenginliğini yaşamış, bazen dünya sahillerinde insanlarla dolaşmış, çok defa da Mesnevi’sinde olduğu gibi Hak ile beraber Hak’da seyretmiştir.

Büyük bir tasavvuf terbiyesi ile Allah’a vuslata erişen mana eri Hz. Mevlana, Hz. Peygamber (s.a.v.) için şöyle buyurmuştur:

“Sağ olduğum müddetçe, Kur’an’ın kölesi, bendesiyim

Ben Muhammed Muhtâr’ın yolunun tozuyum

Benim sözümden bundan başkasını, bir kimse naklederse

Ben ondan da bizarım, onun sözünden de.” (Hazret-i Mevlana’nın Rubaileri )

Hz. Mevlana, Peygamber’in (s.a.v.) sünneti ve İmam Ali’nin (as) velayeti üzere devam eden irşad yolunda devam etmiş; uluhiyet ve tevhid inancı ile İslam’ı yaşamıştır. Nefis tezkiyesi, istikamet, teslimiyet ve zikir ile vuslata ermiştir.

“İslam ve Mevlana” isimli eserimizde geniş olarak ele aldığımız gibi bugün onun mübarek adını “hümanist, mistik veya Darvinisttir” diyerek kendilerine mal etmek isteyenler, İslam’ı ve Hz. Peygamber’i (s.a.v.) devreden çıkarma gayretinde olanlardır.

Mevlana’nın müsamahakâr görüşleri, “kim olursan gel yine gel” şeklindeki herkesi İslam’a davet eden sözleri, diyalogcu çevrelerce saptırılmış ve onun hümanist, mistik veya evrimci olduğu gündem edilmiştir.

Tamamı felsefi olan bu akımların çıkış noktası akıldır. Tevhid inancı üzerine yaşayan Hz. Mevlana ise, aklı çamura saplanmış bir merkep olarak anlatmaktadır.

İnsana ibadet dini olarak ifade edilen hümanist görüşte her şey insan içindir. Oysa Hz. Mevlana’nın hayatını yaşadığı İslam dininde her şey Allah’a kulluk gayesi için hayata geçirilir. Hakim unsur, Hakk’ın varlığı ve gönüllerde hakim kılınmasıdır.

Keza, mistisizm Eflatun’un idealizminden etkilenen felsefi bir akımdır ve Darvinizm biyolojik bir nazariye ve yine felsefedir.

Akıl ve vahiy çatışmasında aklı üstün görenlerin uydurmasıdır, Hz. Mevlana’yı bu akımlarla bir göstermek.

Oysa Hz. Mevlana, tevhid akidesi üzere yaşamış, muhabbet ve aşk ile vuslata ermiş büyük bir mana eridir.

Allah şefaatlerinden ayırmasın.  Prof. Dr. Haydar Baş

Hz. Ali (a.s.)

Prof. Dr. Haydar Baş                                                                                                                             Velayetin şahı Hz. Ali Efendimiz, bizzat Hz. Peygamber’in elinde büyümüştür.
Çocukluk yıllarını anlatırken şöyle der: “Çocukluğum Resulullah’ın evinde geçti. Beni O büyüttü. Beni şefkatle kucağına alır, lokmayı çiğneyip ağzıma koyardı. Onun o güzelim kokusu elvan, elvan ruhumu okşardı. Sözlerimde yalana, davranışlarımda bir kusur ve cahilliğe asla rastlamadı. Yüce Allah, gece ve gündüz O’nunla birlikte olup dünyanın yücelikleri ve iyilikleri konusunda O’nu eğitmesi için süt çağından hemen sonra büyük melekleri Resulllah’ı yanına verdi. Ben de tıpkı süt çağındaki bir bebek gibi Peygamber’e uymakta ve O’nu izlemekteydim.
İslam henüz hiçbir eve girmemişken, sadece Resulullahla Hatice’nin Müslüman olduğu dönemde Ben üçüncü Müslümandım” diye buyurur.
Tarihi gerçekler göstermektedir ki Peygamberimiz, Hz. Ali’yi evine götürdüğü ilk günden beri, O’nu asla kendi başına bırakmamıştır.
Hz. Ali, her zaman Peygamberle beraberdi. Hz. Peygamber ibadet için şehir dışındaki dağlara ve çöllere gittiği vakit bile Hz. Ali’yi yanında götürdü.
Resulullah, üç yıl boyunca genel bir davette bulunmadı. Sadece kabul edeceğine inandığı kişilere tebliğ yapmıştır.
“Ve en yakın akrabalarını korkut. İnananlardan Sana uyanlara karşı sevgi kanadını indir, mütevazi ol. Sana isyan ederlerse, de ki, şüphe yok ki, Ben sizin için yaptıklarınızdan uzağım.” (Şuara, 214-216)
Bu ayetin nazil olmasının ardından Allah Resulü, kendisine yardımcı olması için Hz. Ali’yi çağırdı ve Ben-i Haşim’in büyüklerinden 40 kişiyi yemeğe davet etti.
Aralarında amcaları Ebu Talib, Ebu Leheb, Hamza, Abbas da vardı.
Peygamberimiz onlarla konuşmak istediğinde, Ebu Leheb atılarak, “Arkadaşınız sizi büyüledi” dedi ve topluluk dağıldı. Bunun üzerine Peygamber ertesi gün yine davet verilmesini kararlaştırdı. Belirlenen vakitte herkes geldi.
Hz. Peygamber (sav), “Ey Abdulmuttaliboğulları! Kendisinden başka tapacak ilah bulunmayan Allah’a and olsun ki, Ben size ve tüm insanlara Allah’ın elçisi olarak gönderildim. Allahım Bana emir verdi ki, sizi Allah’ın birliğine ve Benim risaletime davet edeyim” şeklinde bir konuşma yaparak, içinizden kim ‘Bana bu yolda yardım edip, kardeşim, vasim ve Benden sonra halife olmak ister?’ diye sordu. Kimse müspet bir cevap vermedi. O tarihte henüz 15 yaşında bile olmayan Hz. Ali, “Ey Allah’ın Peygamberi! Sana bu yolda ben yardım edeceğim” diye üç kez söz aldı.
Ancak Resulullah, O’na oturmasını emretti ve oradakilere tekrar sordu. Hz. Ali, tekrar ayağa kalkarak kendinin yardım edeceğini beyan etti.
Hz. Ali’den başka hiç kimse ayağa kalkmadı. Bunun üzerine Resulullah, Hz. Ali’nin elini sıkıp şöyle buyurdu: “Bu Ali, Benim kardeşim, vasim ve halifemdir. O’nu dinleyin, O’na itaat edin.”
Yine Taif’de Hz. Peygamber, çocuklar ve köleler tarafından taşlanırken, Hz. Ali ve Zeyd b. Harise atılan taşlara siper olmuşlardır.
Allah Resulü, Mekke’den Medine’ye hicret ederken, emanetleri teslim etmesi için Hz. Ali’yi kendi yatağına yatırdığında, hakkında, “İnsanlardan öyleleri vardır ki, Allah rızasına nail olmak için kendini satar, Allah rızasını alır. Allah kullarını esirger.” (Bakara, 207) ayeti nazil olmuştur.
Mekke’den Medine’ye hicret ederken, Resullullah Kuba’da Amr b. Avf’ın evine misafir oldular. Orada 10 günden fazla kaldılar. Kendine bir ev ve mescid yapılmasını teklif ettiklerinde, “Hayır! Ben, Ali’yi bekliyorum. Gelip Bana yetişmesini emretmiştim” demiştir.
Hz. Ali geldiğinde ayakları çok yürümekten ve sıcaktan çatlamıştı ve Resulullah O’nun bu halini görünce ağlamıştır.
Bedir Savaşı’nda öldürülen 70 müşrikten 24’ü Hz. Ali’nin kılıcı ile can vermiştir. 18’inin de öldürülmesine yardım etmiştir.
Uhud’da, gösterdiği kahramanlıkla ilgili İmam Cafer şöyle buyurur: “Uhud Savaşı’nda şirk ordusunun bayraktarları dokuz kişiydi. Hepsi de Ali’nin güçlü elleri ile helak oldular.”
Bu savaş esnasında gösterdiği kahramanlıklara karşı vahiy meleği Hz. Peygamber’e “Bu Ali’nin gösterdiği fedakârlıkların en üstünüdür” deyince, Hz. Peygamber, “O Bendendir, Ben de ondanım” buyurmuştur. O anda gökten, “Ali gibi kahraman, Zülfikar gibi kılıç yoktur” nidası duyuluyordu.
Hendek Savaşı’nın başlangıcında Hz. Ali Efendimiz savaş meydanına çıktığında, Hz. Resul O’nun için şöyle buyurdu: “İmanın tamamı, küfrün tamamının karşısına çıktı.”
Hayber’in fethi sırasında şiddetli bir baş ağrısına tutulan Resulullah Efendimiz, sancağı her gün birine veriyor, kaleyi fethe gönderiyordu. Hz. Ebubekir’e verdiğinde o fethi gerçekleştiremeden geri döndü.
Resulullah ikinci gün Hz. Ömer’e verdi ve kaleleri ele geçirmesini emretti, o da başarısız oldu.
Hz. Resul, o gece “Yarın, sancağı öyle birine vereceğim ki, O Allah ve Resulünü sever; Allah ve Resulü de onu sever. Döne döne vuruşur, asla düşmana sırt çevirip kaçmaz. Allah onun önünü açar. Cebrail sağında, Mikail solunda olur.”
Herkes başını kaldırdı, boynunu uzattı. Bütün herkesin dileği bu kişinin kendisi olmasıydı.
Gün ağarınca Peygamberimiz, sancağın getirilmesini emretti. Resulullah, Hz. Ali’yi çağırdı, oradakiler “Gözleri ağrıyor” dedilerse de çağrısını yineledi.
Hz. Ali, gözlerine sargı bağlamıştı. Resulullah ağzının suyunu alıp, Hz. Ali’nin gözlerine sürdü.
O anda İmam Ali’nin gözleri sapasağlam oldu. Sonra Allah Resulü şöyle dua etti: “Allahım! Sıcak ve soğukta O’na yardımcı ol.”
Sonra demir zırhını O’na giydirdi. Kendi kılıcı Zülfikar’ı beline bağladı. Sancağı eline verdi ve kaleye gönderdi. O’na şu tavsiyelerde buluncu: “Onlara doğru hareket et. Kaleye varınca onları önce İslam’a davet et, onlara Allah’a karşı olan vazifelerini hatırlat. Allah’a and olsun ki, Allah onlardan birini Senin elinle hidayete erdirirse bu Senin için kızıl develere sahip olmandan daha hayırlıdır.”
Resulullah şöyle devam etti: “Cebrail seninle olacak! Zafer senindir. Rabbim onların yüreğine korku salmıştır.  Ya Ali! Bilesin ki onlar kendilerini mağlup edecek kimsenin adını kendi kitaplarında okumuşlardır. Onun adı İlya’dır Ali’dir. O halde git ve karşılarına dikilip adının Ali olduğunu söyle. Rabbinin izniyle dehşete düşüp hakir olduklarını göreceksin.” Ali yola çıktı. Allah’a yemin olsun ki, seğreterek yürüyordu. Biz de arkasında koşuyorduk. Nihayet sancağını kalenin dibindeki bir taş yığınının ortasına dikti. Kalenin burcundaki bir Yahudi, onu fark ederek kim olduğunu sordu. Hz. Ali, ‘Ben Ali b. Ebu Talib’im’  dedi. Yahudi arkadaşlarına dönerek, ‘Musa’ya indirilene and olsun ki, yenildiniz.’ Pek çok Yahudiyi öldürdükten sonra, kalenin kapısına yöneldi. Kapıyı açıncaya kadar zorladı. Kapıyı kavrayarak yerinden söktü. Onu hendeğin üzerine bir köprü gibi yerleştirdi ardından Müslümanlar kapının üzerinden karşı tarafa geçtiler.”
İbn Amr şöyle dedi: “Biz Yüce Allah’ın Hayber’i Ali aracılığıyla bize açmasına şaşırmadık. Ama Ali’nin tek başına kale kapısını yerinden sökmesine, kapıyı arkaya fırlatmasına şaşırdık.”
Bu olay Peygamberimize haber verildiğinde: “Nefsim elinde olan Allah’a yemin ederim ki, O’na kırk tane melek yardım ediyordu.”
Kısaca Hz. Ali, Allah Resulünden hiç ayrılmıyordu. Her yerde O’nunlaydı.
Hz. Peygamber, “İslam Hatice’nin parası ve Ali’nin kılıcı üzerine bina edildi” buyurmuştur.
Allah şefaatlerinden ayırmasın.Prof. Dr. Haydar Baş

12 İmam’dan İmam Cafer

Prof. Dr. Haydar Baş Hz. Peygamber’in (sav), rıhlet etmeden kısa bir süre önce Gadir-i Hum denilen mevkide Hz. Ali Efendimizi yerine imam, halife ve vasi olarak tayin ettiği, 220 Sünni âlimin eserinde yer alan bir hakikattir. Maide 67. ayetin nazil olmasının ardından gerçekleşen bu ilandan sonra, Hz. Ali, Allah’ın emriyle halife seçilmiştir.

Resulullah, kıyamete kadar İslam dinine halife olacak ve Hz. Hüseyin’in soyundan gelecek imamların isimlerini de saymıştır. Yani imamet, ne kişilerin arasından seçilebilecek ne de babadan oğula geçecek bir makam olarak görülemez.

Ebu Basir şöyle aktardı: “Ebu Abdullah’ın (İmam Cafer’in) yanındaydım. İnsanlar vasilerden söz etmeye başladılar. Ben de oğlu İsmail’in adını andım. Bana dedi ki: ‘Hayır! Allah’a yemin ederim ki, Ey Muhammed! Bir sonraki imamı belirlemek bizim elimizde değildir. O yetki tamamen Allah’a aittir. Bu yetkiyi her imam için ayrı ayrı indirir.” (Prof. Dr. Haydar Baş, İmam Hüseyin, Önsöz)

Şii dünya için iman şartı olan imamet konusu, Sünni dünyada velayetin devamı şeklinde kabul görür. İmam Rıza, babaları kanalıyla İmam Ali’den (as) şöyle nakletmektedir: “Resulullah (sav) buyurdu: Kurtuluş gemisine binmek, sağlam tutacağa sarılmak ve Allah’ın muhkem ipine yapışmak isteyen Ali’yi sevsin ve onun evlatlarından olan hidayetçileri izlesin.” (Prof. Dr. Haydar Baş, İmam Hüseyin, Önsöz)

İmamet, Allah’ın emri ve Hz. Peygamber’in beyanı ile tayin edilirken ilim de bir imamdan diğerine Allah’ın lütfü ile bir anda geçer. Denilebilir ki, imamın hak oluşunun bir ispatı da hiçbir eğitim almadan ilim sahibi olmasıdır.

Bu ilme ilaveten Hz. Peygamber’den gelen ve İmam Ali tarafından kaleme alınan Hz. Ali’nin Mushafı, Camia, Cifr, Hz. Fatıma’nın Mushafı da başvurdukları bilgi kaynaklarıdır.

Kuteybe şöyle rivayet eder: “Bir adam Cafer-i Sadık’a gelerek bir soru sordu. O da bu soruya gereken cevabı verdi. Sonra adam şunları söyledi: ‘Sence şöyle şöyle olursa o zaman nasıl bir görüş söylemek gerekir?” İmam buyurdu: “Yavaş ol! Sana bir cevap vermişsem. Bu Resulullah’tandır. Biz de bir şey hakkında ‘bence şöyledir’ demek yoktur.” (Prof. Dr. Haydar Baş, İmam Cafer, sayfa 397)

İmam Cafer’in (as) kıyası reddeden hükümleri de Allah’ın lütfü ve Resulullah’ın mirası ilimle değerlendirilmelidir. İmam Cafer (as) kıyası dinde hüküm verilecek bir yöntem olarak kabul etmemektedir.

Ebu Basir, şöyle rivayet eder: “Cafer-i Sadık’a dedim ki: Karşımıza öyle şeyler çıkıyor ki, bunların cevabını ne Allah’ın Kitabında, ne de Peygamber’in sünnetinde bulamıyoruz. Böyle meseller hakkında kendimiz bir görüş beyan edebilir miyiz?”

Buyurdu ki: “Hayır çünkü isabet etsen sevap alamazsın ve eğer yanılırsan Allah’a yalan isnat etmiş olursun.”

İmam Cafer, kıyas hususunda şöyle der: “Sünnet, (İslam’ın hükümleri) kıyas kabul etmez. Aybaşı halindeki bir kadının tutamadığı oruçları daha sonra kaza ettiği halde, kılamadığı namazları kaza etmediğini bilmiyor musun? Ey Eban! Sünnet kıyaslandığı zaman din ortadan kalkar.”

Ehl-i Sünnet’in büyük imamı İmam Azam, Ehl-i Beyt’e olan sevgisinden vazgeçmediği için hapiste şehit edilmiştir. Ebu Hanife, İmam Cafer’in yanına geldi. İmam, “Ey Ebu Hanife, duydum ki kıyas yapıyormuşsun, bu doğru mu?” diye sordu.

Ebu Hanife, ‘evet’ dedi.

İmam buyurdu: “Kıyas yapma. Çünkü ilk kıyas yapan kişi, ‘beni ateşten, onu balçıktan yarattın’ diyen İblis’tir. İblis ateşle balçık arasında kıyas yapmıştır. Eğer Adem’in nuraniliğini ateşin nuraniliği ile karşılaştırsaydı, iki nur arasındaki üstünlük farkını anlardı. Birinin diğerinden daha berrak olduğunu görürdü.”

İmamların ilimleri hakkında son söz şu olsun: Mualla b. Huneys rivayet eder: “İmam Cafer şöyle buyurdu: İki insanın ihtilaf ettikleri hiçbir mesele yoktur ki, buna ilişkin bir temel Allah’ın kitabında olmasın. Ancak sıradan insanların akılları buna ermez.” (Prof. Dr. Haydar Baş, İmam Cafer eserinden derlenmiştir.)Prof. Dr. Haydar Baş

İslâm Âlemi Önce Geçmişini Bulmalıdır

1461832_10153557897120346_489676897_n

İslâm âlemi önce geçmişini bulmalıdır
Doç.Dr. İhsan Fazlıoğlu

Bir Sırp atasözü şöyle der: “Mutlak kesin olan tek şey gelecektir; çünkü geçmiş durmaksızın/sürekli değişir”. Son iki yüzyılın dünyasını en iyi ifade eden belki de en güzel cümle bu olmalıdır. Niçin? Bu sorunun yanıtını yine yakın tarihimize geri giderek belki bulabiliriz.

The World of Islam must at first find its past
Assoc. Prof. İhsan Fazlıoğlu  

A Serbian proverb says: “The only absolutely certain thing is the future, because the past constantly changes.” This must be the best sentence that expresses the last two century’s world. Why? Maybe, we can find the answer to this question again by going back to our near past.

Kurtuluşu bu dünyada arayan Yahudîlerin kutsal kitabı Tevrat’ın yorumcuları Kabalacılar belirli bir gayeye göre tarihi değiştirme’ye sefirod adını verirler. Sefirod, ahiret inancı olmayan bazı Yahudilerin yeryüzü cenneti inşa etmek için geliştirdikleri bir düşünme ve eyleme tarzıdır. Ancak belirli bir gaye ifadesi, kapitalizmin doğuşu esnasında, eski ilişkileri (gelenek) ortadan kaldırıp yeni ilişkileri (modern) ikâme etme olarak anlaşılmıştır. Yeni ilişkilerin dayandığı zihniyet ise niyet-insanını devre dışı bırakıp kural-insanını gündeme taşımıştır. Çünkü geleneksel insan niyetlerini (değerlerini) esas alan ve maslahata göre davranan ahlâk-insanıdır; kurallar da değerlerle bağlantıları oranında dikkate alınırlar. Modern insan ise menfaate göre düşünür; bu açıdan kurallara uygun davranmayı esas alır; değerler bu kurallara dayandıkları oranda önemsenir. Bu durum, ahiret inancının yokluğuyla birleşince, dünyaya yönelik, dolayısıyla mutluluğu yalnızca bu dünyada gerçekleştirmeye çalışan salt hukuk-insanını ortaya çıkarır. Sonuçta değerlerin dışarıda bırakıldığı ve salt hukukun üstün kabul edildiği bir çerçeve oluşur. Ancak dikkat edilmesi gereken en önemli nokta, salt hukukun üstünlüğü çerçevesinde dikkate alınan kişi, ancak ve ancak modern ilişki biçimini/biçimlerini kabul eden, kurallara uygun davranan kişidir; geleneksel ilişki/ilişkiler biçiminde ısrar eden, değerlerini esas alan kişi ise,siyah-adamdır (ahlâk-insanı). Çünkü değerlerin olgusal veya işlevsel aklî kaynağı yoktur, tersine değerler menşelerini ya vahiyde/dinde ya da dinleşmiş ideolojilerde bulurlar. Bu açıdan din, salt hukukun üstünlüğü anlayışının hakim olduğu her yerde, önce tasfiye, sonra tadil ve en nihayet tahrip edilir. Bu çerçevede modernleşme/batılılaşma, yani modern Avrupanın dünyaya medeniyet getirme savı, kendi ilişki biçimini hakim kılma ve tarihe bu çerçevede yön verme anlamına gelir. Bu ilişki biçiminin dışında kalmak, direnmek yani kısaca muhalif olmak gericilik(irtica) olarak damgalanır.

The Kabalists, the interpreters of Torah (the holy book of the Jews, who seek salvation on this earth), call changing the history according to a certain objective as sephirod.  Sephirod is a form of thinking and acting that was developed by some of the Jews who didn’t have belief in afterlife. Yet, during the birth of capitalism, the expression of “a certain objective” was understood as removing the old relationships (tradition) and establishing the new ones (modern). However, the mentality that is based on the new relationships has left the human of intention out-of-date and brought in the concept of the human of rules because the traditional human is the human of ethics who takes his intentions (values) as his principle and acts upon matters; and the rules are taken into consideration with regard to their connection to the values. On the other hand, the modern human thinks in terms of benefit; and from this point of view, his main concern is to act according to the rules; values are considered important as long as they are based on these rules. When this situation unites with the absence of belief in afterlife, it consequently brings about the human of absolute law who is earth oriented, working to realize happiness only on this earth. Eventually, a frame comes out in which values are left out and absolute law is accepted as superior. However, the most important point that needs to be paid attention to is that the person who is taken into consideration in the frame of the superiority of absolute law is the person who simply and only accepts the form(s) of modern relationships and acts upon the rules; whereas the person who insists on the form of traditional relationship(s) whose standpoint is his values is the black-man (the human of ethics)  because values don’t have factual or functional intellectual source, on the contrary, they find their roots either in revelation/religion or in the ideologies that have turned into religions. From this point of view, wherever the concept of the superiority of absolute law is dominant, religion will first be eliminated, then altered and eventually destroyed. In this context, modernization/westernization, in other words, the thesis that the modern Europe would bring civilization to the world, means dominating its own form of relationship and reorienting the history in that framework. Staying out of this form of relationship, resisting, in other words, being dissentient would be labeled as reactionism.

Türkiye, Batı Avrupa karşısında aldığı askerî yenilgiler üzerine girdiği batılılaşma macerasında, koruyacak bir şeye sahip olduğundan, daima, İsmet Özel’in deyişiyle Konuşulamaz Türk olarak teklif sahibi olmaya çalıştı. O günden bugüne Türklerin modern Batıyla ilişkileri konuşulamaz ve konuşulabilir olma özellikleri çerçevesinde gelişti. Konuşulabilir olmak için sefirod kavramının yoğun olarak etki bulunduğu Osmanlı münevveri, geçmişi karaladı; geleceği ise kutsadı. Osmanlı münevverleri, ayrıca, geleceğe ilişkin tasavvurlarına uygun olarak, sefirod kavramını geriye doğru işlettiler ve geçmişi de belirli bir gayeye göre değiştirmeye başladılar. Bu gaye, geçmişin gelecek tasavvuruna uygun hatta ona destek olabilecek şekilde yeniden tanımlanması ve inşa edilmesidir. Bu durum, en iyi şekilde tarihî İslâm ile gerçek İslâm ayırımında kendini gösterir. Popüler düzeyde bu ayırım, İslâm ile müslüman ikilemine sebeb oldu: Sorumlu gerçek İslâm değil, bu gerçek İslâm’ı anlayamayan müslümanlardı. Aslında bu anlayış, dini bir idea olarak görüp hayattan, dolayısıyla tarihten uzak tutmaya; ve dini kişinin vicdanına hapsetmeye çalışan zihniyetin bir izdüşümüdür.

Turkey, in its adventure of westernization which had been undertaken as a result of the militarist defeats against the Western Europe, always tried to be the bidder just as Ismet Ozel states as the Incommunicable Turk, because it had something to preserve. From that day on, the Turk’s relationship with the modern West had developed within the framework of their being incommunicable or communicable. In order to be communicable, the Ottoman intellectuals that the concept of sephirod had found an intense effect upon slandered the past and blessed the future.  The Ottoman intellectuals, in accordance with their conceptions of the future, also worked the concept of sephirod backwards and started to change the past according to a certain objective. This objective was the redefinition and the establishment of the past in which it was appropriate to and even reinforced the conception of the future. This is seen best in the differentiation between the historical Islam and the true Islam. On the popular level, this differentiation had caused the dilemma between Islam and Muslim: The responsible one was not the true Islam but the Muslims who couldn’t understand the true Islam. Actually, this way of understanding is a projection of the mentality that considers religion as anidea and tries to keep it away from life, and consequently from history, and imprison it into the person’s conscience.

Modernleşme öncesinde Türk dünyası, ortak bilinç durumunun temsil edildiği bir metafiziğe atıf yaparak maşerî vicdanını canlı tutuyordu. Bu metafiziğin iki yönü vardı: Şifahî olanı ki Mevlid’le, Mızraklı İlmihal’le, Muhammediye veAhmediye’yle, Hz. Ali hikâyeleriyle, Battal Gazi gibi efsanelerle vb. yaşıyordu (Her ne kadar bu eserler yazılı ise de sözlü kültürün özelliklerine uygun yayılıyordu). Bu metafiziğin yazıya dökülmüş kısmını Kelâm ilmi oluşturuyordu. Diğer bir deyişle Kelâm, İslâm dünyasında ortak maşerî vicdanın hesabını verdiği, nazariyata dayalı, yazılı İslâm metafiziğidir. Bu iki yönlü metafizik yanyana değil, teşkik anlayışı gereği, üst üste duruyor; ikisi arasındaki irtibat ve kontrolü ulemâ sağlıyordu. Batılılaşma sürecinde sefirod mantığını ileri ve geri doğru işleten Osmanlı münevverleri ilk önce, bir taraftan hurafe diyerek şifahî vicdâna, bir taraftan da dogmatik diyerek kelâma saldırdılar. Hem de “mesâilin tağayyürü usulun tağayyürünü gerektirmez” kaidesini bildikleri halde. Böylece ulemâ ortadan kalktı; halk ile devlet arasındaki irtibat koptu. Bu iki şemsiye ile ulemânın tasfiyesi aydınlara, hatta bazı ulemâdan kişilere, geçmişi, gelecek tasavvurlarına uygun olarak tahrif etme, tanımlama imkânı verdi. Nitekim maşerî vicdânın her iki unsuru bugün Türkiye’de büyük oranda tasfiye edilmiş durumdadır. Ayrıca, yine bugün aydın kesiminin dinî anlayışı da, ulemâ tasfiye edildiğinden nazariyata dayalı yüksek İslâm değil, tek başına kaldığında, diğer bir deyişle yerinde olmadığında menfi görülebilecek halk İslâmıdır.

Before the process of modernization, the world of Turks kept the social conscience alive by referring to a metaphysics in which a state of common consciousness was represented. This metaphysics had two directions: The oral one had been living through Mevlid, Mizrakli İlmihal, Muhammediye andAhmediye, Hz. Ali stories and the legends such as Battal Gazi. (Although these works were in written form, they had become to be known within the oral culture). The written part of this metaphysics was constituted by the science of Kelâm (Logos). In other words, Kelâm (Logos) is the written Islamic metaphysics where the common social conscience renders in the Islamic world and is based on theories. This bi-directional metaphysics was not side by side but it overlapped as a result of the concept of suspicion; the connection and the control between the two was provided by the scholars. In the process of Westernization, the Ottoman intellectuals who had worked the sephirod logic forwards and backwards, attacked the verbal conscience by calling it superstition on the one hand, and on the other, they attacked kelâm by calling it dogmatic although they knew about the rule which says: “The changing of the problems doesn’t require the method to change”.  This was how the scholars disappeared and the connection between the government and the public was broken. The elimination of the scholars gave the opportunity to intellectuals and even to some of the scholars to alter and to define the past according to their conceptions of the future. As a matter of fact, today in Turkey, both of these components of the social conscience are predominantly eliminated. Furthermore, today, because of the elimination of the scholars, the religious understanding of the intellectuals is not superior Islam based on theories, but public Islam which can be perceived in negative way on its own.

Maşerî vicdânı olmayan bir toplumun ortaklaşa paylaştıkları bir geçmişi ve yine ortaklaşa ümid ettikleri bir geleceği yoktur; bu da kısaca ortak bir gayeleri bulunmadığını gösterir. Bir toplumun maşerî bir gayesi yoksa kendi içerisinde cepheleşir. Bu açıdan Türkiye’de halk arasında devamlı cepheleşmeye neden olan, tüm değişik renkleriyle aydınlar, bu milletin maşerî vicdânından, maşerî gayesinden kopan insanlardır. Bundan dolayı hepsi, topluma mal olmayan, kökleri ötede beride müphem bir iradenin biçimlediği, tayin ettiği birer cephe komutanıdır, kabile şefidir. Çünkü Türkiye’deki aydının mensubiyet duyduğu bir milleti yoktur. Millet olmadan kişi olunamaz. Küresel düşünmek, evrensel dert edinmek geniş düşünmek değil yer-siz düşünmek demektir. Tersi ise bir yerdendüşünmek, yer-li düşünmek demektir. Çünkü merkezi olmayan bir dairenin tanımı nasıl mümkün değilse yeri olmayan bir düşüncenin tanımı da o kadar mümkün değildir. Aksi, küresel, evrensel gibi siyasî kavramları bilgi nazariyesine mal etmek demek olur ki bu yanlıştır. Çünkü bilgi, düşünce, küresel, evrensel olamaz, olsa olsa tümel olur, genel-geçer vb. olur.

A society without social conscience doesn’t have a shared past and a future hoped for jointly; and this shows that the people don’t have a common aim. If a society doesn’t have a social aim, it opposes in itself.  From this point of view, various intellectuals in Turkey causing constant opposition among the public are the people who are driven away from the social conscience, and the social aim of this nation. That’s why all of them are the front commanders, tribe chiefs who are appointed and shaped by an ambiguous will with unrecognized roots. The intellectuals in Turkey don’t have a nation that they feel they belong to. One can not be a person without being part of a nation. Thinking globally, caring about troubles universally doesn’t mean thinking widely, but it means thinking without a ground. The opposite of this means thinking from and with a ground because just as the description of a circle without a center is not possible, the description of a thought without a ground is as much impossible The opposite would mean to dedicate the political concepts such as global, universal to theories of knowledge, which would be wrong. Because knowledge, or thought can not be global, universal, it can at best be universal, generally acceptable, etc.

Kısaca dendikte, başta Türkiye olmak üzere benzer süreci yaşamıs olan diğer müslüman toplumlar dertlerinden ve sıkıntılarından kurtulacakları bir muhayyel gelecek tasarladılar; ve bu geleceği gerçekleştirmek için yalnızca mevcud olanı değiştirmekle kalmadılar, geleceği de bu muhayyel geçmişin muhtevasına uygun şekilde tanımlamaya çalıştılar. Günübirlik sıkıntılar değiştikçe muhayyel gelecek yeniden dizayn edildi; bu yeni dizayna göre de geçmiş tekrar ve tekrar tanımlanmaya çalışıldı. Bu nedenlerle bugün ne Türkiye’de yaşayanların ne de diğer müslüman toplumların kendilerine has ortak-bir geçmişi yani tarihi yoktur. Her bir toplum geçmişini şimdiki sıkıntılarını ve dertlerini çözmeyi düşündüğü muhayyel gelecek tasavvuruna göre değiştirip durmakta silbaştan yeniden ama yepyeniden yazmaktadır.

In brief, Turkey, as being the first in the list of the Muslim societies that had gone through a similar process, designed an imaginary future in which they would be saved from their troubles and difficulties, and in order to realize this future, they did not only change the present according to it, but they also tried to describe the future according to this imaginary past. As the daily troubles changed, the imaginary future was redesigned; and according to this new design was the past tried to be described again and again. Because of these reasons, neither the people who live in Turkey nor the other Muslim societies have a unique common past, i.e. history. Each and every society has been constantly changing its past according to the imaginary future that is expected to solve the existing troubles and problems -rewriting a new, brand new past.

Mirim Çelebî’nin deyişiyle “Akıl, hissî ya da aklî delili olmaksızın bir kavramın [olgu] varlığı hakkında yargıda bulunamaz”, bulunur ise olgu olmaz vehim olur. Bu nedenle muhayyel gelecek tasavvuru bir vehimdi; bu vehme göre yeniden çeki-düzen verilen tarih/geçmiş de bir vehimdi. Geçmişi ve geleceği vehim üzerine kurulu İslâm âleminin bugünü ise -işte- apaçık ortadır (ama ne yazık ki vehim değildir). Çözüm önce geçmişin keşfi, sonra da geleceğin bu geçmişten hareketle yeniden inşasıdır. Rehber ise meşruiyetini değer dünyamızda bulan akıl ile aklın ürünü olan bilgidir; aklın yani bilginin Varlık üzerindeki tatbikatı da adâlettir, erdemdir. Başka bir deyişle sorumluluk (vazife) sorgulayan(muhakkık) içindir. Her sorumluluk hisseden kişi de seçenek arar. Seçenek arayan kişiyse bilgisine (nazar) göre eyler (amel); sonucu adâlettir/erdemdir.

As stated by Mirim Çelebi: “Reaso, can not make a judgement on the existence of a concept existance (fact) without an emotional or an intellectual evidence”, if it does then it’s not a fact but a delusion. That’s why an imaginary design of the future was a delusion; and the past/history that was reorganized according to this delusion was also a delusion. Here, the present situation of the Islamic world whose past and future are based on delusion is obviously apparent (but, unfortunately, this is not a delusion). The solution is the discovery of the past and then the re-construction of the future from this past. The guide is the reason which finds its legitimacy in the world of our values and the knowledge which is the product of this reason; and the practice of reason -the knowledge- on Being is justice and virtue. In other words, responsibility (duty) is for the one who inquires. And every person who feels responsible looks for alternatives. The person who seeks for alternatives acts (amel) in accordance with his knowledge (nazar); and the result of this is justice/virtue.

translated by Deniz Tipigil