İnsan -Statik enerji ve İslam

Vücudunuzun Bir Statik Enerji Taşıdığını ve Depoladığını Duydunuz mu?

Statik Enerjinizle Elektronik Cihazlarınızı Bozabileceğinizi Biliyor musunuz?

Peki Bu Statik Enerjinin Faydalarını veya Zararlarını Hiç Merak Etmediniz mi?

Statik Enerjimizi Nasıl Boşaltabileceğinizi Hiç Düşündünüz mü?

Vücudumuzdaki Normal Statik Enerjiyi Kullanmanın ve Fazla Olan Statik Enerjiyi Bedenimizden Atmanın İslam Dini Açısından Boyutlarını Merak Ediyor musunuz?

Statik enerji tanım olarak durgun elektrik demektir.İnsan vücudundaki statik elektrik ise insan vücudunda biriken elektrik yükü anlamını taşır.

Vücudumuzdaki tüm hücrelerin çevresinde bir statik enerji vardır.Ancak vücudun tümü bu statik enerjinin olumlu dengesi içindedir.Bu insanların hissedebileceği bir enerji değildir.

İlk önce vücut sistemimizi çalıştıran ve canlı tutan statik enerji ve manyetik alandan bahsedelim.

Sinir hücreleri, önce bulunduğu sinir sisteminin diğer hücrelerine ve daha sonra tüm organlara elektrik enerjisi göndererek onları sürekli uyarıp çalıştırırlar ve sağlıklı tutmaya çalışırlar. İşte her bir organ ve vücut kısmı aldıkları bu elektrik enerjisinin gücü sayesinde kendilerine özgü bir frekans ile görevlerini yerine getirirler.

Dolayısıyla her bir organın bu çalışması sırasında etrafa yaydığı elektriksel bir yayılımı olmaktadır.

Örnek olarak sıcak bir nesneye elimizi dokundurduğumuz anda acı hissederiz.Çünkü bu acı sinirlerimiz vasıtasıyla beyinimize elektrik olarak iletilir. Elektrik hızında gittiği için acıyı hemen hissederiz. Vücudumuzdaki enerji böyle akmasaydı beş duyumuzun hiçbir işlevi olamazdı.

EEG (elektroansefalograf) ve EKG (elektrokardiyograf) cihazları da bedenimizde elektriğin (enerjinin) var olduğunu kanıtına çok iyi bir örnektir. EEG beyinin,EKG de kalbin elektrik aktivitesini kaydeder. Bu cihazlara bağlanan hasta yaşıyorsa veya öldüyse elektriklsel frekans şeklinde cihazların ekranlarında gösterilir.

Her bir organın elektrik özelliğinin olması bu organların birlikte toplam magnetik alanları ve tüm bu organların toplam magnetik alanlarının birlikteliği ile de vücudun manyetik alanının oluşması demektir.

Tüm canlılarda bu elektrik enerjisi olduğuna göre,mikroplardan insanlara kadar yaşayan her canlı vücudunun çevresinde kendine özgü kişisel,dengeli ve belirli bir frekansta olan doğal bir manyetik yükle beraber bir alan oluşur. Bu alan,vücudun sağ ve solunda simetrik bir özellikle yer almıştır. Kadın yumurtası ile erkek sperminin ilk birleşme anından itibaren embriyo hücresinin etrafında oluşan bu alanın, hücre bölünmesi ile oluşan yeni hücrelerin vücudu simetrik iki yarımdan oluşturmak üzere dizilmelerini sağlayan kuvvetlerden biri olduğu ileri sürülmektedir. Vücudun etrafında olan manyetik alan,vücutta bulunan elektrik enerjisi ile sürekli ve karşılıklı bir etkileşim halindedir.

Sinir sistemimiz ve iç organlarımızın elektrik enerjileri sağlıklı ise, manyetik alanımızı da olumlu, sağlıksız ise olumsuz olarak etkiler.

Aynı şekilde vücudun etrafındaki manyetik alanın dengeli olup olmayışı da vücudumuzu ve iç organlarımızı olumlu veya olumsuz yönde etkileyecektir.

İnsan vücudunda ortalama 2 volt civarında elektrik akımı bulunmaktadır.Vücudumuzda yaradılış gereği bulunan bu enerjimizle yine vücudumuzda fazladan oluşan statik enerjimiz etkileşim haline geçtiğinde bazı ürünleri çalıştırabileceğimiz keşfedilmiştir ve bu tür ürünler az sayıda da olsa üretilebilmiştir.Her bir insanda fazladan oluşabilecek statik enerji miktarı farklılıklar gösterir.

İnsan vücudundaki enerjiden alternatif bir enerji kaynağı olarak yararlanma düşüncesi İtalya’da Perugia Üniversitesindeki bilim adamları tarafından daha da ileri seviyeye taşıyarak ”insan vücudu içindeki doğal titreşimlerin enerjisini kullanabilen hareketli elektronik cihazlar” kullanılması üzerinde hızla çalışmaktadırlar.

Bu düşüncenin üretilmesindeki en önemli nokta doktorların kullandığı vücut içinde dolaşarak ulaşılması zor bölgelerden veri toplanmasını sağlayan algılayıcı isimi ile anılan cihazların standart yakıt hücrelerinin çok büyük olması ve bu algılayıcıların bir kere vücudun içine bırakılmasından sonra pil ömürleri az olduğundan dolayı pillerinin değiştirilmesinin zor olmasıdır.

Pregia üniversitesinin ve bu bilim adamının projesi umarız kısa zamanda gerçekleşir.

Vücudumuzdaki Statik Enerji Oluşumu Nasıl Keşfedilmiştir ve Vücudumuza Etki Eden Statik Enerji Dünya’da Nasıl Ortaya Çıkar?

Vücudumuzdaki statik enerjinin ilk keşfi yaklaşık 2000 yıl önce yunanlı bilgin Thales kehribarın kumaş parçasına sürtülmesi ile küçük kıvılcımlar çıkardığını görmesiyle ortaya çıkarılmıştır. İki cismin sürtünmesi ile oluşan durgun elektrik yükü denilen statik elektrik ilk kez bu şekilde gözlemlenmiştir.

Aslında statik elektrik durgun, pratik olarak iş yapmayan elektrik türüdür.

Peki bu Durgun Elektrik İnsan Vücudunda Nasıl Aktif Olur?

Yağmurlu havalarda bulutlar pozitif yüklü statik elektrikle dolarlar, yeryüzü negatif elektrik yüklü olduğu için, yüksek yerlerden bulutlara elektrik atlar ve buna yıldırım adı verilir. Eğer bu elektrik atlaması buluttan buluta (pozitiften pozitife) ise o zaman şimşek adını alır. Şimşek sırasında, tabiatın en büyük statik elektrik deşarjı meydana gelmektedir.

Dünyada statik enerjinin ilk oluşumu şimşek çaktığı zaman statik enerjinin oluşup yoğun olarak dünya’ya akmasıyla canlı ve cansız her maddenin dış yüzeyinde durağan halde bulunmasıdır.Yani statik elektrik dünyaya şimşek çakması ile yayılır ve insanlara etki ederek insan vücudunda birikir.Statik enerji dünyanın her tarafında bulunur.Sadece insanlarda değil nesnelerde de bulunur.Statik enerjinin nesnelerde bulunması ise başka bir teknolojinin temellerini atmıştır.

İnsanlar üzerinde statik enerji oluşumunun ikinci aşaması ise hafif de olsa esinti halindeki havanın vücudumuza sürtünmesi sırasında devamlı olarak, başka canlılara veya cansızlara hafif de olsa sürtünme olacak şekilde dokunduğumuzda, onlardan vücudumuza statik elektrik aktarımının oluşmasıdır.

İşte vücudumuzun dış yüzeyinde bulunan statik elektrik özellikle ellerde, yüzde, başta ve ayaklarda daha yoğunlaşmış halde yerini alır ve vücudun diğer taraflarında daha az olmak üzere tüm vücudun etrafında bir enerji kirliliği oluşturur.

Bu vücudumuzda oluşan enerji kirliliğini günlük hayatımızda en basit olarak kendimiz üzerinde düşündüğümüzde evimizin veya arabamızın kapısına temas edince bizi elektrik çarpması veya çeşitli nesnelerle hatta nadiren de olsa bir başka insanla tokalaşmak gibi temas halinde iken dahi elektrik akımının oluştuğunu bir çoğumuz hissetmiş olması olarak tanımlayabiliriz.

Herhangi bir nesneden elektrik çarpınca çıt diye bir ses duyanların hatta kıvılcım dahi görenlerin sayısı dünya üzerinde oldukça fazladır.

Bu duruma deşarj yani yük boşalması denir.Bu durumun bilimsel tanımını sürtünen iki cisimden biri +, diğeri ise devamlı – yüklenir. Eğer sürtünen cisimlerden biri insan ise insan devamlı pozitif yük teşkil etmektedir. Statik yüklenmeler yüksek voltaj değerlerinde olduklarından bazen görünür hale de gelebilirler. Ancak statik yükün voltajı çok fazla olmasına karşın, akımı çok zayıftır.Statik enerji insana hem psikolojik hem de tibbi hastalık anlamında zarar verebilir.Fakat ortaya çıkan akım çok zayıf olduğundan insanın yaralanmasına veya ölmesine neden olamaz.

İnsan vücut sisteminin çalışması için zaten var olan statik enerji 2 volt civarındadır.Her insan vücudunda yukarıda saydığımız nedenlerden dolayı vücudumuz statik enerji toplamakta ve bu statik enerji seviyesi devamlı artmaktadır.Zaten sorun ise bu anda başlamaktadır.Vücutta fazla biriken statik enerji insana ve kullandığımız elektronik eşyalara zarar verebilir.Bundan dolayı vücudumuzdaki fazla statik enerjiyi üzerimizden kesinlikle atmamız gerekir.

İnsanların statik elektrik yüklenmesi,yürüme esnasındaki sürtünmelerden,arabalara binip inerken,giymiş çıkarmış olduğumuz elbise,şapka,eldiven,çorap gibi nesnelerden,saçımızı kurularken veya tararken,özellikle kış aylarında giydiğimiz yünlü giysiler,kauçuk veya plastik tabanlı ayakkabılardan oluşabilir.Statik elektriği, çevremizdeki havadan, diğer insan, hayvan, bitki gibi canlılardan veya eşya gibi maddelerden hafif de olsa sürtünme sırasında sürekli olarak almaktayız.

Vücudumuzda en çok statik elektrik oluşturan durumlardan en önemlisi ise halı üzerinde yürümektir.Vynlex bir halı üzerinde attığımız her bir adım ortalama 4 kv.statik enerjiyi vücudumuza yüklemektedir.Bunun içindir ki bazı marka halılar artık ürettikleri halıların antistatik özellikte olduklarını vurgulamaktadırlar.

Vücuttaki statik elektrik yükü arttıkça vücutta oluşan elektrik gerilimi de artar.Bu elektrik gerilimi en iyi seviyede 20.000 volt,,orta seviyede 30.000 volt ve hatta daha da ileri seviyedeki rakamlara ulaşabilir.Gördüğünüz gibi bu değerler çok yüksek ve bu yüksek statik elektrik gerilim değerleri gerek bize gerekse de kullandığımız elektronik cihazlarımıza zarar verebilir.

Vücudumuzda bulunan 2 volt kadar normal statik enerjiyi olumlu olarak kullanıp basit bir devreye bağlı küçük bir lambayı çalıştırabilecekken,bu statik enerji gerilimi arttığında bırakın lambayı çalıştırmayı lambanın devresini dahi yakıp kullanılamaz hale getirebilir.Statik enerji gerilimimiz arttıkça kullandığımız bir çok elektronik cihazı da bozabiliriz.

Vücudumuzdaki elektrik gerilimini biraz açarsak elektrikte kullanılan gerilim ile günlük hayatta kullanılan geriliminin birbirleriyle bağlantılı olduğunu anlayabiliriz.Günlük hayatımızdaki gerilime biz stres adını veririz.Stresin anlamı elektriksel kelime ile aynıdır.Stresli durumlarda insanın üzerindeki elektrik akımı daha da fazla olmaktadır.Kendimizin stresli olmadığı bir anda ise bulunduğumuz ortamın stresli olması da elektrik yükümüzü arttırabilir.Mesela yağmur yağmadan önceki havalarda insan kendini gergin hisseder.Bunun nedeni yağmurdan önce oluşan kapalı havada elektrik yükünün çok fazla olmasıdır.Bu örnekleri günlük yaşamınız içinde bulunduğunuz durum ve yaşadığınız mekana göre daha da arttırabilirsiniz.

İnsan vücudunda yüklü 20.000 voltluk bir elektrik geriliminin bir entegre devre bacağına temas etmesi halinde,devrenin girişine 20 milijoule’lik enerji verir ve bu enerji entegre devrenin giriş katının bozulması için oldukça yeterli bir akımdır.

Üzerimizde binlerce yük statik elektrik gerilimi yüklü iken 250 voltluk bir elektronik malzemeye dokunduğumuzda o elektronik malzemenin ömrünün azalacağını,bozulacağını ve hatta kullanılamaz hale geleceğini tahmin etmek hiç de zor değidir.

Bilim adamları günümüzdeki tüm elektronik malzeme arızalarının %25’i ESD (Electro Static Discharge) yani elektrostatik hassas malzeme hasarlarından oluştuğunu tespit etmişlerdir.Çalışır durumdaki elektronik malzeme veya ürünlerin %50’sinin hasar görmesinin sebebi de ESD olayıdır.Dünyadaki elektronik malzeme arızalarının günümüze kadar yaklaşık toplam değeri ise 28 trilyon dolar olduğu tespit edilmiştir.

Yani son derece sağlam elektronik malzemeden üretilmiş elektronik ürünlerin bozulmasının %50 nedeni insan vücudundaki statik elektrik gerilimin yüksek değerde olmasıdır.Bir insanda uzun yıllar boyunca çalışan bir elektronik cihazın diğer insanda kısa zamanda içinde hasar görmesinin nedeni de budur.Bir elektronik cihazı bir çok insan satın aldıktan sonra cihazdan memnun kalması,randımanlı ve uzun süre kullanmasına rağmen bazı insanların bu cihazdan hiç randıman alamadım veya kısa sürede bozuldu demesi de bu nedene bağlıdır.Bu durumu ciddi anlamda teknoloji ile uğraşan firmalar ve teknik servisler bilirler.Fakat bu durumu insanlara pek açıklamazlar.Açıklamama nedeni de ne kadar anlatırsanız anlatın karşı tarafın bu durumu kolay anlayamayacağı ve kabul edemeyeceğidir.

1980’lerin sonuna doğru elektronik malzeme üreticilerinin ürettikleri cihaz ve malzemelerde arızaların oluştuğu görülüp, tehlikenin üzerinde duyarlılık eşiğine sahip elektronik malzemeleri, muhtemel ESD hasarlarından korumak maksadı ile bazı uluslar arası standartlar oluşturulmuştur.

Bu standarta ESD sembol olarak da eklenmiştir.

Bu standartın oluşturulma nedeni elektronik cihazları üretme ve taşıma esnasında teknik personeller bilerek veya bilmeyerek üzerindeki statik yükten dolayı cihazlara daha üretim ve nakliye aşamasında zarar verebilmeleridir.

Elektronik laboratuarda kullanmamız gereken malzemeler, elektrostatik yük oluşturmamalı, üzerimizdeki statik yükü uygun standartlarda toprağa aktarabilmelidir. Bu tecrübelerden yola çıkılarak elektronik malzemelerle çalışma yapılan tüm ortamlarda antistatik malzemeler kullanılarak, statik yüke karşı kesinlikle tedbir alınmalıdır.

Statik enerji vücutta öncelikle sinir sisteminde olmak üzere tüm diğer sistem ve organlarda da bulunan elektrik enerjisi ile sürekli bir etkileşim halinde bulunan doğal manyetik alanı olumsuz yönde etkilemektedir.

Vücudumuzdaki bu statik elektrik,manyetik alan enerjisi ile zıt bir özellikte olup fazla miktarda olduğunda, manyetik alanın dengesini olumsuz olmak üzere etkileyeceğinden, kişiyi gergin ve huzursuz bir ruh haline de sürükleyebilir.Vücudun uç kısımlarında yoğun halde bulunan statik elektrik, düşünce enerjisinin yayılmasının önünde engelleyici kirli, parazit oluşturucu bir elektrik perdesi etkisi de yapmaktadır.

Dolayısıyla vücudumuzda fazla biriken statik enerjinin bizi mutsuz edebileceğini,hayata güler yüzle bakmamızı ve mutluluğumuzu engelleyebileceğini ve bunun beraberinde çeşitli psikolojik hastalıklarla beraber bir çok bedensel rahatsızlıklar da ortaya çıkaracağını tahmin edebiliriz.Bilim adamları bazı insanlarda aniden ortaya çıkan rahatsızlıklar statik enerji yükünün fazla olmasına bağlı olabileceğine işaret etmektedirler.

Bilimsel olarak daha ispatlanmasa da insan vücudundaki fazla statik enerjinin kansere yol açtığı söylentileri de bulunmaktadır.

Vücudumuzdaki elektrik gerilimini elektrikte kullanılan gerilim ile günlük hayatta kullanılan geriliminin birbirleriyle bağlantılı olduğunu anlayabiliriz.Günlük hayatımızdaki gerilime biz stres adını veririz.Stresin anlamı elektriksel kelime ile aynıdır.Stresli durumlarda insanın üzerindeki elektrik akımı daha da fazla olmaktadır.Kendimizin stresli olmadığı bir anda ise bulunduğumuz ortamın stresli olması da elektrik yükümüzü arttırabilir.Mesela yağmur yağmadan önceki havalarda insan kendini gergin hisseder.Bunun nedeni yağmurdan önce oluşan kapalı havada elektrik yükünün çok fazla olmasıdır.Bu örnekleri günlük yaşamınız içinde bulunduğunuz durum ve yaşadığınız mekana göre daha da arttırabilirsiniz.

Statik elektrik yükünün diğer bir olumsuz etkisi ise deri üzerindedir.Elektromanyetik enerji artışı deri altındaki çok minik olan kasları yorar ve doğal esnekliklerinin kaybolmasına neden olur.Bunun sonucuna yüzdeki kırışmaları,vücuttaki kırışmaları ve sarkmaları örnek olarak verebiliriz.

Günümüzde moda haline gelen akupunktur yöntemi bu statik elektriği dışarı atmanın bir tarzı olarak ortaya çıkmıştır.

Peki vücuttaki bu fazla statik elektrik geriliminden nasıl kurutulabiliriz sorusuna cevap aradığımızda ise yapmamız ve dikkat etmemiz gereken çok basit hareketler bulunmaktadır.Aşağıda bunları tek tek sıralayalım.

-Toprak üzerinde çıplak ayakla yürümek

-Su ile her türlü temas etmek (duş almak,abdest almak) gibi

-Denize girmek statik enerjiyi en kolay ve en yüksek seviyede atabileceğimiz bir harekettir.Duş aldığımızda veya denize girdiğimizde neden rahatladığımızı şu an daha iyi anlayabiliyoruz.

-Gün içinde el ve yüzümüzü bol bol su ile yıkamak.Özellikle günde 5 defa abdest almak statik enerjiyi üzerimizden atmak için bulunmaz bir nimettir.Her zaman belirttiğimiz gibi islam dini akıl ve mantığa dayalı bilimsel bir dindir.İslamın 5 şartından tutun da tüm Kuran’ı Kerim’de yazılı olan yapmak zorunda olduğumuz hareketlerin hepsi insan sağlığı açsından kesinlikle olumlu bir anlamı vardır ve sağlıklı bir yaşam sürmek için önemlidir.İslam dini insanı diğer varlıklara göre üstün kılmış ve değer vermiştir.Peki biz neden kendimize verilen bu değerleri ve nimetleri kendi sağlığımız için bedenimiz üzerinde uygulamıyoruz?(Devamı makaleminizin en sonunda yer alacaktır.)

-Yünlü ve naylon kıyafetler giymemek

-Herhangi bir iletken maddeye dokunmak

-Özellikle bilgisayar veya masa başında uzun süre çalışanlar otomatik olarak statik enerji seviyelerini arttırırlar.Statik enerjiyi toprağa akıtmak için stres gideren ürünlerden kullanmalıdır.Stres saati,stres bilekliği,stres ayakkabısı veya stres giderici ayakkabı tabanı vb. gibi ürünleri kullanmak statik enerjimizi toprağa akıtmakta büyük olumlu faydası olacaktır. 

-Antistatik Malzemeler Kullanmak:

Elektronik malzeme ortamında sıklıkla kullanılan bazı antistatik malzemeler ise genel olarak aşağıda basit tanım ve açıklamaları ile beraber bulabilirsiniz.

-Metalik Poşetler: Sürtünmeden dolayı elektronik malzemenin üzerindeki statik elektriği önler.3 katmanlıdır: antistatik yüzey, iletken yüzey, antistatik yüzey.

-Pembe Poşetler: Statik elektriğin dağıtımını sağlar, tek katmanlıdır.

-Siyah Poşetler: Tek katmanlıdır, iletken ortam sağlar.

Elektromanyetik dalgalar iletken ortamlardan geçemezler (Faraday Kafesi Özelliği) böylelikle manyetik hafıza barındıran sistemler korunmuş olur. İletken poşetler manyetik alandan bozulabilecek disket vb. malzemelerin taşınması için idealdir

-Ambalaj Köpükleri: Pembe olan antistatik, siyah ise iletkendir.

-Masa Örtüleri/Kaplamaları: 105 ve 1012 arasında alan dirençleri vardır. GND (Toprak)’ye bağlandıkları iletken direnci 1 Megaohm’dur. Üç katmanlıdır bunlar; antistatik, iletken, antistatik katmanlardır.

-Antistatik Bileklik Kordonu ve Kablosu: Sarı renkli kablo, mavi renkli karbon yedirilmiş bileklik ve kordondan oluşmuştur. Kullanıcı personeli topraklamak sureti ile elektronik kartların zarar görmesini önler. 1-2 Mohm’luk direnç teşkil eder, test cihazlarıyla kullanmadan önce test edilmeleri gerekir.

-Antistatik Önlük ve Ayakkabılar: Önlükler değişik boylarda, %89 naylon, %11 karbon alaşımlıdır. Karbon yedirilmiş kumaş, elektriğin iletkenliğini sağlar. Dışarıdan yada kıyafetlerin oluşturacağı statik yüklenmeyi önler. Tek katmanlı ve iletken olmaları gerekmektedir. Bileklikle de bağlanabilecek şekilde dizayn edilmişlerdir.

-Antistastik Yer Kaplamaları: Karbon yedirilmiş plastik alaşımlıdırlar. Taban bakır baralarla örülmüş ve topraklanmıştır. Yapışkanı karbonludur, iletim sağlanmış aynı zamanda yürüme esnasında statik elektrik oluşturması önlenmiştir. Özel iletken özelliği olan kimyasallar ile silinmedir. Özellikle deterjan vb. malzemelerle silindiğinde üzerinde çok ince yalıtkan tabaka oluşacağı düşünülerek, kimyasal temizleyiciler yoksa yalnızca temiz nemli bez ile silinmelidir.

-Antistatik Kimyasallar: Elektronik Kart (PCB) temizleme kimyasalları olup çok çeşitleri mevcuttur. Ülkemizde de üretilmeye başlanmıştır. Halı, vinylex gibi malzemelere tatbik edildiğinde çok ince antistatik katman oluştururlar. Antistatik örtü, yer kaplaması gibi zeminlere sürüldüğünde antistatik özelliklerini artırır ve uzun ömürlü olmalarını sağlar.

Vücudumuzda Oluşan Statik Enerjiyi Atmamızda İslam Dini’nin Bize Gösterdiği Yol Nedir?

Her zaman söylediğimiz gibi İslam dini her çağa uygun yani evrensel,bilimsel,akıl ve mantık dinidir.İslam dini’nin yol göstericisi olan Kuran’ı Kerim’de ise bilim ve teknoloji dünyasının ihtiyaç duyduğu her türlü bilgi mevcuttur.Bir çok yabancı bilim adamları Kuran’ı Kerim’in yol gösterici ve açıkladığı bilgileri incelemekte ve takip etmektedirler.Böylece ülke teknolojilerini geliştirebilmektedirler.Umarız ülkemizde de kutsal kitabımız Kuran-ı Kerim’den bilimsel anlamda en marjinal faydayı sağlayabiliriz.Bunu aslında çok kolay yapabiliriz.Yeterki Kuran’ı Kerim’den korkmayalım,onu kendimize bir arkadaş,bir rehber edinelim,okuyalım ve anlamaya çalışalım.

Statik enerji konumuza dönecek olursak İslam Dini’nin statik enerji konusunda bize sağladığı nimetlerden bahsedelim.

Yukarıda bahsettiğimiz gibi vücudumuzda fazla biriken statik enerjiyi atmak için ya toprakla temas etmek ya da su ile vücudumuzdaki fazla statik enerjiyi atmak olmak üzere 2 önemli başlık üzerinde durmuştuk.

İlk olarak su ile ilgili olanı abdest almayı inceleyelim.

Abdest almak yüzümüzdeki ve derimizdeki statik enerjiyi atarak yüzümüze ve derimize zindelik ve dirilik verir.Nur yüzlü nineler olarak tanımladığımız kişiler genelde çocukluklarından beri abdest almaktadırlar.Su ile temas ederek statik enerjilerini atabilmişler ve zinde bir yüze sahip olmuşlardır.

Önemli bir nokta ise su olmadığı zaman yapılan teyemmün statik enerji üzerindeki etkisi ise tartışılmazdır.Su olmadığı ortamlarda yapılan teyemmüm tam bir statik enerji boşalmasıdır.

Bilindiği gibi durgun su,güneşte ısınmış su ve kullanılmış su ile abdest olmaz.Bunun nedeni ise bu tarz suların iyonizasyon özelliğini kaybettiğinden dolayın statik enerji boşaltma kabiliyetlerini yitirmesidir.

Diğer önemli bir nokta ise abdest alırken başa mesh edilmesi statik enerjiyi saçtan atmaktadır.

Sonuç olarak abdest almanın kurallarına dikkat ettiğimizde insan sağlığı için ne kadar ince ayrıntıların bilimsel olarak düşünüldüğünü görmemiz çok daha kolay olacaktır.

İkinci olarak namaz kılarken secde edilmesi üzerinde duralım.

Mısırlı bilim adamı Prof. Dr. Muhammed Ziyaeddin Hamid’in, vücutta biriken elektromanyetik yükün Allah’a secde ile dışarı boşaltıldığının belirlendiğini dile getirmiştir.Mısır’ın başkenti Kahire’de bulunan Ulusal Işın Teknolojisi Merkezi’nde yapılan bir bilimsel araştırma, secde etmenin insanı kanserden dahi koruduğunu ortaya çıkarmıştır.

Mısırlı bilim adamı, bilimsel araştırmaların insan boyunun küçüldükçe elektromanyetik dalgalara uğrama oranının daha da azaldığını gösterdiğini söylemiştir.

İnsanın secde halindeyken elektromanyetik dalgalara daha az maruz kaldığını ve alnın yere değmesiyle vücuttaki elektromanyetik yükün dışarıya boşaltıldığını tespit ettiğini kaydeden mısırlı profesör, secde halinde olan bir insanın yedi organının yerle temas etmesinin boşaltımı hızlandırdığını ve bunun yorgunluk ve bazı hastalıklara iyi geldiğini ifade etmiştir.

Araştırmalarda elektrik yükünün vücuttan sağlıklı bir şekilde atılması için secde anında kıbleye dönmek olduğu keşfedilmiştir.Çünkü Kabe’nin yeryüzünün merkezi olması ve yeryüzünün merkezine yönelmenin vücuttaki elektrik yükünü dışarı atmak için en uygun poziyon olduğunu belirtmiştir.

Sonuç olarak vücudumuzdaki fazla statik enerjiyi kesinlikle vücudumuzdan devamlı surette atmamız gerekir ki daha sağlıklı,huzurlu ve mutlu bir yaşam sürebilelim.

Reklamlar

Cumhuriyet İmam Alinin (a.s.) Saltanat Muaviyenin yönetim biçimidir

Müslim Karabacak                                                                                                                             Arı duru bir zihin,
Pîr u pak bir gönül,
“Allah rızası” tek gaye ile araştırın bakın aynı fikre varırsınız.
Daha henüz Resûlüllah’ın mübarek naşı ortada iken başlayan yanlış ve hatalardan ilham ve cesaret alan Muaviye’nin tertemiz İslam bünyesine zerk ettiği en büyük fitne tohumudur saltanat.
Ve saltanatın kaçınılmaz sonucu olarak da, bütün ahlaksızlıkların mecmuu/toplamı oğlu Yezid’i (aleyhi’l lane),
Ömürlerini Resûlüllah’a ve İslam’a vakfetmiş,
Tek gayesi Allah’ın rızasını kazanmak olan,
Gerektiğinde malını ve canını din-i mübin İslam uğruna gözünü kırpmadan feda eden mümtaz sahabeye rağmen ve onlara inat Müslümanların başına dikmiştir, bela edilmiştir.
Bu fitneyi meşru göstermek için can atanlar hemen bir hadis ürettiler, “hilafet benden sonra otuz yıldır.”
Eee, bir konuda hadis varsa itiraz edilmez.
İtiraz edenler de;
Kâbe’nin yıkılıp yakılmasıyla Mekkeliler,
Meşhur “harre” olayıyla Medineliler,
Kerbela vahşetiyle de topyekûn Müslümanlar korkuya, suskunluğa kabule mahkûm edilmişlerdir.
Muaviye’nin saltanat anlayışı Osmanlı’ya ilham kaynağı olmuştur desek yanlış mı olur?
Tıpkı Merhum Gazi Mustafa Kemal gibi,
Müslüman toplumun;
Bütün çıkış yolları kapalı,
Ümitleri tükenmiş,
Fitnenin her yanı kuşattığı,
Fesadın her bireyi etkisi altına aldığı bir zamanda…
İmam Ali (a.s.) Müslümanların yegâne ‘Hacetler kıblesi’ olmuştur.
Hiçbir beşeri sistemin bile ömrü otuz yılla mukayyet değildir.
İslam gibi bir ilahî din hangi sebeplerle daha otuz yılını bile doldurmadan, fitnenin, kargaşanın, anarşinin kurbanı olmuş, ilahî değerleri hâk ile yeksan/yerle bir edilmiştir.
Bu husus araştırılmaya değer değil mi sizce?
Bir yerde yapılan koca bir yanlışın,
Yok edici bir hamlenin,
Kısaca gasp edilen bir hakkın kaçınılmaz sonucu değil mi?
Allah’ın son Resûlü,
O son Resûl’ün getirdiği, yaşayıp yaşattığı “en ekmel” son din,
O Resûl’ün rihletinden fazla değil 30 sene sonra içler acısı bir hale bürünüyor.
“Gadîr u Hum” denen mevkide “seni tebrik ederiz Ey Hasan’ın babası (Ali), Sen bütün müminlerin velisi, valisi, idarecisi oldun” diyenlerin daha dillerinin nemi kurumadan: “Seni tanımayız Ey Ali!” demelerinin bunda katkısı ne kadardır diye hiç düşündünüz mü?
İmam Ali (a.s.) cumhurun başıdır artık.
Cumhurbaşkanıdır.
Başka çıkış bulamayanların tek umududur İmam Ali.
Tıpkı Mustafa Kemal gibi.
Alın kıyaslayın.
Kıyas akıl kadar değerlidir.
Ben Şiî/Ehl-i Beyt ekolünün “akıl” ölçüsünü Sünnî ekolün “kıyas” ölçüsüne benzetirim.
Hatası bana ait.
“Birinci halife ne şura ile ne icma ile seçilmiştir” diyenler yerden göğe haklıdırlar.
O süreçte “Benî Sakife yurdunda” vuku bulanları “mal kaçırma” telaşına benzetenler de en az onlar kadar haksız sayılamazlar…
Aksini iddia edenlerin şuna da cevap vermesi gerekmez mi?
“Madem Hz. Ebu Bekr bütün ashabın icmasiyle hilafet makamına oturdu, niye ikinci halife Hz. Ömer de aynı yolla değil de, birinci halifenin -hem de hasta yatağında- nasbiyle hilafet makamına oturdu.”
Dahası; Son demlerinde “ümmetinin dalalete/küfre düşmemesinin reçetesini yazmak isteyen Resûlüllah’a: “Allah’ın resûlü hastalığın şiddetine bağlı olarak sayıklıyor, ne dediğini bilmiyor” deyip karşı çıkan Hz. Ömer aynı tepkiyi hasta yatağında Ebu Bekr’e göstermiyor, niye?
Sorgulama ne zaman suç kapsamına girdi ki?
Resûlüllah’ın -rıhletinden kısa bir süre önce- bizzat donattığı ve “git babanın intikamını al” deyip Bizans’ın üzerine yolladığı Usama b. Zeyd’in ordusunda birinci ve ikinci halifenin de -nefer olarak- olduğu bir vakıadır.
Resûlüllah’ın: “Üsame’nin ordusunu donatın. Ondan geri kalana Allah lânet etsin” (el-Milel ve’n-Nihal, c.1, s.29) ağır ikazına rağmen (birilerinin iddia ettiği); “Resûlüllah hasta yatağında iken O’nu nasıl bırakıp giderlerdi” diyenlerinin -O’nun mübarek naşı henüz sıcaklığını korurken- bu hilafet telaşı neye binaendi acaba?
Birinci halifenin (Hz. Ebu Bekr’in) seçiminde icma yoktur ve ikinci halife (Hz. Ömer) birinci halifenin nasbiyle halife olmuştur.
Bu konuda İmam Gazali “Sırr’ul Alemeyn ve Keşfi Ma fi’d Dareyn, sayfa 16-18’de şöyle der:
“Dolayısıyla icmaya ve icma ile sabit naslara aykırı olarak teviller üretmek bâtıldır. Eğer onun hilafetini kurtarmak için ‘icma hâsıl olmuştu’ derseniz, şüphesiz bu da doğru değildir. Çünkü onun hilafetinde icma yoktur. Nasıl olsun ki? Hz. Abbas ve evlatları, Hz. Ali ve zevcesi Hz. Fatıma ve evlatlarının hiçbirisi biat halkasında bulunmadılar. Dahası Sakife’de bulunanların bile birçoğu muhalefet ederek oradan ayrıldılar.” (Prof. Dr. Haydar Baş, Tevhidin Merkezi Ehl-i Beyt s. 73-74).
İmam Ali (a.s.), iştirak ettiği bütün savaşları kazanmıştır, Gazi Mustafa Kelam de öyle.
İmam Ali (a.s.) asr-ı saadetin -saltanat öncesinin- halife cumhurbaşkanıdır, Gazi Mustafa Kemal de saltanat sonrasının.
İmam Ali (a.s.) dip yapmış toplumun tek çaresidir, dip yapmış Osmanlı’nın son çaresi Mustafa Kemal gibi.
İmam Ali’nin (a.s.) hutbelerinin toplandığı kitap “Nehcü’l Belağa/Aydınlık Yol”, Gazi Mustafa Kemal’in “Nutuk”.
Sırf bunlar bile aynı sulbün devamı düşüncesine delil olarak yeter.
Saltanat âşıklarının müzmin Muaviye aşığı olması,
İmam Ali (a.s.) dîvânelerinin aynı zamanda Gazi Mustafa Kemal’e meftun/tutkun olması yazımın sağlaması olsun.
Hak ve hakikatin adresi bu asrın Haydar’ına Prof. Dr. Haydar Baş’a selam olsun.

“Cennet mekân”  
Sultan Abdülaziz’in oğlu son halife(!) Abdülmecid Efendi’nin aynı zamanda iyi bir ressam olduğuna delil son günlerin tartışma ve hatta kavga sebebi nü tabloları.
Nü: İnsan bedeninin çıplak olarak resmedildiği eserlere verilen isim.
Farklı ifadeler olsa da cennet ehlinin kıyafeti bugünün tesettürü gibi değilmiş.
Yani, demem o ki;
Hem “cennet mekân” ilan edeceksiniz hem de tesettürlü tablo çizmesini isteyeceksiniz.
Adamı cennetten kovarlar be…

Basından
“Suudi Arabistan’ın başkenti Riyad’da düzenlenen “Gelecek Yatırım Girişimi” toplantısında gösterilen Sophia adlı robota Suudi hükümeti tarafından vatandaşlık hakkı verildi. (Medya)
Uyum sorunu yaşayacağını sanmam.
Tek sorun “sophia” bilgelik demek.                                                                                                                                                                    Yeni Mesaj Gazetesi 

Müslim Karabacak

Ahlakı güzel olmayandan adalet beklenmez

Adalet herkeste olması lazım ama en çok halkın idaresinden sorumlu olanlara yakışır; cömertlik de yine herkeste olması gereken bir güzellik ama en çok zengin olanlara yakışır.
Adalet, cömertlik, merhamet, sevgi, saygı, kanaat, özveri, fedakarlık, hoşgörü, tevekkül, tefekkür, sabır, şükür, haya, şecaat, iffet bunların hepsi güzel ahlaktır.
Prof. Dr. Haydar Baş Hocamızın yıllardır ifade ettiği, “insanımızı Hak adına, kendi yararına kazanmak” ifadesi, işte bu güzel ahlakın vasıflarını insanımıza kazandırmaktır.
Peygamber Efendimiz (s.a.v.) “Ben güzel ahlakı tamamlamak için gönderildim” buyurarak, güzel ahlakın önemini en üst düzeyde ifade etmiştir, yine Peygamberimiz, “Beni Rabbim terbiye etti, ne güzel terbiye etti” buyurarak da güzel ahlakın kazanılmasının ancak bir mürebbiyle gerçekleşebileceğini ifade etmektedir.
Allah Resulü’nün, bir peygamber olarak, Allah’ın bir elçisi olarak mürebbisi bizzat Cenab-ı Hak’tır; bizlerin ise mürebbileri peygamberlerdir, Allah’a vuslat etmiş olan, Allah’ın ve Peygamberinin nasp ettiği insan-ı kamillerdir, velilerdir. 
Mürebbinin kendisi kurtulmuş olacak ki kurtarıcı olabilsin; rahmetli Baki Bektaş hocamızın dediği gibi, “Kurtarmak kurtulmuşların işidir.”
Dilerseniz güzel ahlakın önemini Peygamber Efendimizden sonra bu güzel ahlakı insanlara kazandırmakla vazifeli, Ehl-i Beyt imamlarından İmam Cafer efendimizin ifadeleriyle anlatalım.
“Şüphesiz Allah (c.c.), sabah akşam yolunda mücadele eden kimseye sevap verdiği gibi, güzel ahlak sahibi olan kimseye de sevap verir.”
“Şüphesiz Allah (c.c.), dostlarının ahlakından düşmanlarına ödünç verir ki dostları, düşmanlarının egemenlikleri altında onlarla yaşayabilsinler. Eğer böyle olmasaydı, mutlaka Allah’ın bütün dostlarını öldürürlerdi.”
“Resulüllah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: En üstününüz ahlakı en güzel olanınızdır. Güzel ahlak sahibi olanlar şerefli ve misafirperver kimselerdir. Onlarla yakınlık kurulur ve attıkları adımlar izlenir.”
“Emirü’l-mü’minin (Ali b. Ebu Talib Aleyhisselam) şöyle demiştir: Mü’min kendisiyle kaynaşılmaya elverişli muaşeret ehli kimsedir. Muaşeret ehli olmayan, başkasının ilişki kurmasına yatkın olmayan kimselerde hayır yoktur.”
“Güzel ahlakın sınırı, kanatlarını indirmen, tatlı sözlü olman ve kardeşini güler yüzle karşılamandır.”
“İyi işler yapmak ve güler yüzlü olmak sevgi kazandırır ve de kişinin cennete girmesini sağlar. Cimrilik ve asık suratlılık, insanı Allah’tan uzaklaştırır ve kişinin cehenneme girmesini sağlar.”
“Farzlardan sonra mü’minin Allah (c.c.)’ın huzuruna takdim ettiği ameller içinde, Allah’ın bütün insanlarda yayılmasını istediği güzel ahlakından daha üstün bir amel yoktur.”
“Resulüllah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: Güzel ahlak sahibi olan kimseye, gününü oruçla ve gecesini ibadetle geçiren kimsenin sevabı gibi sevap vardır.”
“Resulüllah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: Benim ümmetimin cennete girmesine en çok vesile olan şey, takva (Allah korkusu) ve güzel ahlaktır.”
“İyilik ve güzel ahlak beldeleri mamur eder, ömürleri de uzatır.”
“Allah (c.c.) peygamberlerinden birine şöyle vahyetti: Güzel ahlak, güneşin kırağıyı erittiği gibi hataları eritir.”
“İnsanların namazlarına ve oruçlarına kanmayın. Hatta kişi namaza ve oruca o kadar düşkün olur ki, terk edecek olursa, derhal onları özler. Fakat siz (insanları) doğru sözlülük ve emanete riayet açısından sınayın.”
“Dili doğru söyleyenin ameli de temiz olur.”
“Ali (a.s.) doğru sözlülüğü ve emanet hususundaki güvenilirliğiyle Resulüllah nezdindeki o seçkin makama ulaştı.”
“İnsanları hayra davet edenlerden olun. Bunu sadece dilinizle yapmayın. Sizin hareketlerinizde çalışkanlık, doğruluk ve takva görsünler.”
“Hayası olmayanın imanı da yoktur.” (Daha fazla bilgi için Prof. Dr. Haydar Baş’ın İmam Cafer eserinin 516’ıncı sayfasından sonrasına bakabilirsiniz.)
“Güzel ahlak nasıl elde edilir?” sorusunun cevabını, işin Üstadına, Prof. Dr. Baş’a bırakalım. Sayın Baş, yıllardır bizlere bıçak örneğini vermektedir. Bıçağın sadece bir vasıta, bir araç olduğunu ifade ettikten sonra, onu kullanan insanın niyetine ve ahlakına göre o bıçağın faydalı ya da zararlı olabileceğini belirtmektedir.
6 Temmuz tarihli “Önce insan demedikçe” başlıklı makalesinde Sayın Baş bu misali yeniden hatırlattıktan sonra şunları belirtmektedir:
“İşte biz hep bu bıçağın şekliyle uğraştık, bıçağı kullanacak gönlü, kafayı yetiştiremedik. Müslüman bir toplumuz ama İslam adına yaşanacak güzellikleri yitirdik.
Günümüze, günümüz insanına, insanı işleyen ve tanıyan bir mantık, bir anlayış gerekiyor. “İnandım” diyen kişinin öz cevheri ile yani Yaradan’ı ile kopan bağını tekrar kurması için kendinde bulunan nefha-i İlahî ona yardımcıdır. Rabbini aramasının sebebidir. Bizim Rabbimizi aramamız da tecelliden mahrum olan akıl ile değil, tecellilere mazhar olan kalp yolu ile gerçekleşecektir. Ancak tecellilere mazhar olan kalp yolu ile Allah’ı bilebiliriz. 
Kul, kendini Yaratan’ı aramaktadır ve bunun yolu da ibadetlerdir. İmam Ali Efendimiz (a.s.), “Ben görmediğim Allah’a inanmam” buyurmuştur. Demek ki, yapılan ibadetler ile kalp kulvarında Allah görülebilmektedir. 
Gerçek mânâda kulluk da o zaman başlayacaktır. Güzel ahlaka bürünmemiz de…”
Cenab-ı Hak, güzel ahlakı yaşayanlarla güzel ahlaka bürünmemizi bizlere nasip etsin.                                                                           Yeni Mesaj Gazetesi 

Murat Çabas

Allah Resulünün hadisinde fitne dönemi

Prof. Dr. Haydar Baş                                                                                                                                                                                   Ankebut Sûresi’nin 2. ayeti yani, “İnsanlar imtihandan geçirilmeden, sadece iman ettik demekle bırakıverileceklerini mi sandılar?” ayeti nazil olduğunda Hz. Ali Efendimiz, “Resûlullah aramızda iken imtihan edilmeyeceğiz” diye anladım buyurur ve ayette geçen imtihanı kendilerine sorar. 
Hz. Peygamber’e (s.a.v.), “Ey Allah’ın Resûlü, Yüce Allah’ın Sana haber verdiği bu imtihan nedir?” diye sordum.
“Ey Ali! Ümmetim Benden sonra imtihan edilecek” dedi.
“Ey Allah’ın Resûlü! Uhud Savaşı’nda Müslümanlardan şehit olanlar şehit olduğunda, şehadet Benden uzaklaştırılınca ve bu bana ağır gelince, ‘gözün aydın şehadet arkandadır’ demediniz mi?” diye sordum.
Bana, “Bu böyle olacak, o durumda nasıl sabredeceksin?” dedi.
Ona, “Ey Allah’ın Resûlü! Bu sabrın değil, müjde ve şükrün zamanıdır” dedim.
Hz. Peygamber, “Ey Ali! Topluluk mallarıyla sınanacaklar, dinleri ile Rablerine minnet edecekler, O’nun rahmetini umacaklar, O’nun gücünden emin olacaklar. O’nun haram kıldığını yalancı şüphelerle ve gaflete düşürücü arzularıyla helal kılacaklardır” buyurdu.
“Ey Allah’ın Resûlü, bu durumda onları hangi konumda değerlendireceğim. İrtidat konumunda mı yoksa fitne konumunda mı?” diye sordum.
Allah Resûlü bana, “Fitne konumunda” buyurdular. (İmam Ali, Prof. Dr. Haydar Baş, s.1104). 
İslam âlemi bugün Hz. Peygamber’in, “fitne konumu” olarak buyurduğu üç hali de yaşamaktadır.
Ve Ankebut Sûresi’nin 2. ayetine göre, sadece ‘inandım’ demek yeterli olmayacak, Müslümanlar bu fitne ortamında deneneceklerdir.
Müslümanlar malları ile sınanmaktadır.
Bugün malımızı; hayra mı, harama mı gittiğine bakmadan harcamaktayız. Helal-haram kavramı her konuda kalkmıştır.
Hele hele Arap İslam ülkelerinin paraları Müslüman kardeşini öldürmek maksadıyla Batı’nın silah sanayiine gitmektedir.
İbadetimiz neredeyse
kalmamıştır.
Namaz kılanlar azalmış, oruç tutanlar parmakla gösterilir haldedir.
Allah rızası istikametinde bir yaşam çizgisinden
maalesef toplum olarak uzaklaşıyoruz.
Hadiste beyan buyrulduğu gibi fitne döneminde haramlar helal yapılmıştır.
Domuz eti haramdır, ülkemizde market reyonlarında satılır hale gelmiştir.
Faiz haramdır; hacı amcalar faiz ile sofralarına ekmek götürmektedir.
Zina haramdır; artık suç dahi sayılmamaktadır.
Müslümanın Müslümana kanı haramdır; İslam dünyasında silahlar birbirine dönmüştür, akan kan kimsenin umurunda değildir.
Hal böyle iken, idrak edeceğimiz Kadir Gecesi fitnelerden kurtulabilmemiz, iman imtihanını vereceğimiz bir ömür geçirmemiz için dua etmemize vesile büyük bir gecedir.
Nefsimizin, ailemizin, milletimizin ve İslam âleminin fitnelerden kurtuluşu için yapılacak duaları Cenab-ı Hak (c.c.) kabul eylesin.               Prof. Dr. Haydar Baş

Hz. Mevlanayı rahmetle anıyoruz

Prof. Dr. Haydar Baş Âşıklar sultanı, marifet nurunun aynası, ebediyete kadar ölmezlik sırrına eren büyük veli Hz. Mevlana’yı 743. vuslat yıldönümünde anıyoruz.

Hazret-i Mevlana, 1203 tarihinde Horasan’ın Belh şehrinde dünyaya teşrif etmiştir. Babası Sultanu’l Ulema diye bilinen Bâhâeddin Veled, annesi Harzemşahlar’dan bir prenses olan Mü’mine Hatun’dur.

Belh şehrinde babası hakkında çıkarılan haksız söylentiler nedeni ile buradan ayrılışlarının ardından Nişabur, Bağdat, Mekke ve Medine’de geçirilen dönemlerden sonra 1219 senesinde Selçuklu hükümdarı Alaaddin 1. Keykubat döneminde ailesi ile beraber Konya’ya yerleşmiştir.

Babası 1231 yılında burada vefat etmiştir.

İlk manevi terbiyesini babası Bâhâeddin Veled Hazretlerinden alan Mevlana Celaleddin, daha sonra babasının halifelerinden Seyyid Burhaneddin Hazretlerinin terbiyesi ile yetişmiştir.

Seyyid Burhaneddin, onu nefs tezkiyesinde çok ciddi bir gönül adamı yapacak, nefs basamaklarından yükselebilmesi için engin bir çileye sokacaktır. Devamlı oruç ibadeti ile Hazret-i Mevlana’ya nefsini tezkiye ettirmiştir.

Mevlana o kadar yükselmiştir ki, Konya’dan çıkıp Kayseri’ye yerleşmek isteyen üstadı Seyyin Burhaneddin’e gönül etmiş, bindiği katırı bu nazla devirerek ayağının kırılmasına sebep olmuştur. Seyyid Burhaneddin Hazretleri de ayağı kırılmasına rağmen, bu talebesine kızması gerekirken tatlı bir tebessümle yanındakilere “Bizi Celaleddin göndermiyor” diyerek geri dönmüştür. Ne var ki, Seyyid Burhaneddin, “Bir postta iki aslan oturmaz” diyerek bir zaman sonra Mevlana’dan ayrılmıştır.

Onun vuslata giden yolda üçüncü hocası Şems-i Tebrizi Hazretleridir. İlk karşılaşmalarında, Mevlana medresesinden çıkmıştı. Kendine doğru ilerleyen o kişi, kendi kadar güzel bir soru soruyordu bu mana erine: “Söyler misin bana ‘Seni tanıdım diyen Beyazıd-ı Bestami mi büyük, yoksa ‘Ya Rabbi seni layıkıyla tanıyamadım’ diyen Hazret-i Muhammed (s.a.v.) mi?”

Hazret-i Mevlana bu soruyu, bir mana padişahı olduğunu ifade edercesine şöyle cevaplandırdı: “Hiç şüphesiz ‘seni layıkı ile tanıyamadım’ diyen Hz. Muhammed, Beyazıd’dan çok büyüktür.” Şems, bu tecelli karşısında bir sayha atıp kendinden geçer. Bundan sonra iki ezeli dostun beraberliği başlar.

Babası Sultan Veled ve Seyyid Burhaneddin Hazretleri onu nefs merdivenlerinden gönül dünyasına çıkarmış, Tebrizli güneşi yani şemsi tanıtmışlardır. Şems-i Tebrizi ile olan yakınlığın firkatte olması gerekirdi ki, bir hasret neticesinde vuslat olsun. Bu seyirde bütün makamları Mevlana yaşasın, seyri billah ve seyri maallah da olsun.

İşte Mevlana, Şems ile bu sonsuz muhabbet âleminde deryada bir damla olmanın zenginliğini yaşamış, bazen dünya sahillerinde insanlarla dolaşmış, çok defa da Mesnevi’sinde olduğu gibi Hak ile beraber Hak’da seyretmiştir.

Büyük bir tasavvuf terbiyesi ile Allah’a vuslata erişen mana eri Hz. Mevlana, Hz. Peygamber (s.a.v.) için şöyle buyurmuştur:

“Sağ olduğum müddetçe, Kur’an’ın kölesi, bendesiyim

Ben Muhammed Muhtâr’ın yolunun tozuyum

Benim sözümden bundan başkasını, bir kimse naklederse

Ben ondan da bizarım, onun sözünden de.” (Hazret-i Mevlana’nın Rubaileri )

Hz. Mevlana, Peygamber’in (s.a.v.) sünneti ve İmam Ali’nin (as) velayeti üzere devam eden irşad yolunda devam etmiş; uluhiyet ve tevhid inancı ile İslam’ı yaşamıştır. Nefis tezkiyesi, istikamet, teslimiyet ve zikir ile vuslata ermiştir.

“İslam ve Mevlana” isimli eserimizde geniş olarak ele aldığımız gibi bugün onun mübarek adını “hümanist, mistik veya Darvinisttir” diyerek kendilerine mal etmek isteyenler, İslam’ı ve Hz. Peygamber’i (s.a.v.) devreden çıkarma gayretinde olanlardır.

Mevlana’nın müsamahakâr görüşleri, “kim olursan gel yine gel” şeklindeki herkesi İslam’a davet eden sözleri, diyalogcu çevrelerce saptırılmış ve onun hümanist, mistik veya evrimci olduğu gündem edilmiştir.

Tamamı felsefi olan bu akımların çıkış noktası akıldır. Tevhid inancı üzerine yaşayan Hz. Mevlana ise, aklı çamura saplanmış bir merkep olarak anlatmaktadır.

İnsana ibadet dini olarak ifade edilen hümanist görüşte her şey insan içindir. Oysa Hz. Mevlana’nın hayatını yaşadığı İslam dininde her şey Allah’a kulluk gayesi için hayata geçirilir. Hakim unsur, Hakk’ın varlığı ve gönüllerde hakim kılınmasıdır.

Keza, mistisizm Eflatun’un idealizminden etkilenen felsefi bir akımdır ve Darvinizm biyolojik bir nazariye ve yine felsefedir.

Akıl ve vahiy çatışmasında aklı üstün görenlerin uydurmasıdır, Hz. Mevlana’yı bu akımlarla bir göstermek.

Oysa Hz. Mevlana, tevhid akidesi üzere yaşamış, muhabbet ve aşk ile vuslata ermiş büyük bir mana eridir.

Allah şefaatlerinden ayırmasın.  Prof. Dr. Haydar Baş

Hz. Ali (a.s.)

Prof. Dr. Haydar Baş                                                                                                                             Velayetin şahı Hz. Ali Efendimiz, bizzat Hz. Peygamber’in elinde büyümüştür.
Çocukluk yıllarını anlatırken şöyle der: “Çocukluğum Resulullah’ın evinde geçti. Beni O büyüttü. Beni şefkatle kucağına alır, lokmayı çiğneyip ağzıma koyardı. Onun o güzelim kokusu elvan, elvan ruhumu okşardı. Sözlerimde yalana, davranışlarımda bir kusur ve cahilliğe asla rastlamadı. Yüce Allah, gece ve gündüz O’nunla birlikte olup dünyanın yücelikleri ve iyilikleri konusunda O’nu eğitmesi için süt çağından hemen sonra büyük melekleri Resulllah’ı yanına verdi. Ben de tıpkı süt çağındaki bir bebek gibi Peygamber’e uymakta ve O’nu izlemekteydim.
İslam henüz hiçbir eve girmemişken, sadece Resulullahla Hatice’nin Müslüman olduğu dönemde Ben üçüncü Müslümandım” diye buyurur.
Tarihi gerçekler göstermektedir ki Peygamberimiz, Hz. Ali’yi evine götürdüğü ilk günden beri, O’nu asla kendi başına bırakmamıştır.
Hz. Ali, her zaman Peygamberle beraberdi. Hz. Peygamber ibadet için şehir dışındaki dağlara ve çöllere gittiği vakit bile Hz. Ali’yi yanında götürdü.
Resulullah, üç yıl boyunca genel bir davette bulunmadı. Sadece kabul edeceğine inandığı kişilere tebliğ yapmıştır.
“Ve en yakın akrabalarını korkut. İnananlardan Sana uyanlara karşı sevgi kanadını indir, mütevazi ol. Sana isyan ederlerse, de ki, şüphe yok ki, Ben sizin için yaptıklarınızdan uzağım.” (Şuara, 214-216)
Bu ayetin nazil olmasının ardından Allah Resulü, kendisine yardımcı olması için Hz. Ali’yi çağırdı ve Ben-i Haşim’in büyüklerinden 40 kişiyi yemeğe davet etti.
Aralarında amcaları Ebu Talib, Ebu Leheb, Hamza, Abbas da vardı.
Peygamberimiz onlarla konuşmak istediğinde, Ebu Leheb atılarak, “Arkadaşınız sizi büyüledi” dedi ve topluluk dağıldı. Bunun üzerine Peygamber ertesi gün yine davet verilmesini kararlaştırdı. Belirlenen vakitte herkes geldi.
Hz. Peygamber (sav), “Ey Abdulmuttaliboğulları! Kendisinden başka tapacak ilah bulunmayan Allah’a and olsun ki, Ben size ve tüm insanlara Allah’ın elçisi olarak gönderildim. Allahım Bana emir verdi ki, sizi Allah’ın birliğine ve Benim risaletime davet edeyim” şeklinde bir konuşma yaparak, içinizden kim ‘Bana bu yolda yardım edip, kardeşim, vasim ve Benden sonra halife olmak ister?’ diye sordu. Kimse müspet bir cevap vermedi. O tarihte henüz 15 yaşında bile olmayan Hz. Ali, “Ey Allah’ın Peygamberi! Sana bu yolda ben yardım edeceğim” diye üç kez söz aldı.
Ancak Resulullah, O’na oturmasını emretti ve oradakilere tekrar sordu. Hz. Ali, tekrar ayağa kalkarak kendinin yardım edeceğini beyan etti.
Hz. Ali’den başka hiç kimse ayağa kalkmadı. Bunun üzerine Resulullah, Hz. Ali’nin elini sıkıp şöyle buyurdu: “Bu Ali, Benim kardeşim, vasim ve halifemdir. O’nu dinleyin, O’na itaat edin.”
Yine Taif’de Hz. Peygamber, çocuklar ve köleler tarafından taşlanırken, Hz. Ali ve Zeyd b. Harise atılan taşlara siper olmuşlardır.
Allah Resulü, Mekke’den Medine’ye hicret ederken, emanetleri teslim etmesi için Hz. Ali’yi kendi yatağına yatırdığında, hakkında, “İnsanlardan öyleleri vardır ki, Allah rızasına nail olmak için kendini satar, Allah rızasını alır. Allah kullarını esirger.” (Bakara, 207) ayeti nazil olmuştur.
Mekke’den Medine’ye hicret ederken, Resullullah Kuba’da Amr b. Avf’ın evine misafir oldular. Orada 10 günden fazla kaldılar. Kendine bir ev ve mescid yapılmasını teklif ettiklerinde, “Hayır! Ben, Ali’yi bekliyorum. Gelip Bana yetişmesini emretmiştim” demiştir.
Hz. Ali geldiğinde ayakları çok yürümekten ve sıcaktan çatlamıştı ve Resulullah O’nun bu halini görünce ağlamıştır.
Bedir Savaşı’nda öldürülen 70 müşrikten 24’ü Hz. Ali’nin kılıcı ile can vermiştir. 18’inin de öldürülmesine yardım etmiştir.
Uhud’da, gösterdiği kahramanlıkla ilgili İmam Cafer şöyle buyurur: “Uhud Savaşı’nda şirk ordusunun bayraktarları dokuz kişiydi. Hepsi de Ali’nin güçlü elleri ile helak oldular.”
Bu savaş esnasında gösterdiği kahramanlıklara karşı vahiy meleği Hz. Peygamber’e “Bu Ali’nin gösterdiği fedakârlıkların en üstünüdür” deyince, Hz. Peygamber, “O Bendendir, Ben de ondanım” buyurmuştur. O anda gökten, “Ali gibi kahraman, Zülfikar gibi kılıç yoktur” nidası duyuluyordu.
Hendek Savaşı’nın başlangıcında Hz. Ali Efendimiz savaş meydanına çıktığında, Hz. Resul O’nun için şöyle buyurdu: “İmanın tamamı, küfrün tamamının karşısına çıktı.”
Hayber’in fethi sırasında şiddetli bir baş ağrısına tutulan Resulullah Efendimiz, sancağı her gün birine veriyor, kaleyi fethe gönderiyordu. Hz. Ebubekir’e verdiğinde o fethi gerçekleştiremeden geri döndü.
Resulullah ikinci gün Hz. Ömer’e verdi ve kaleleri ele geçirmesini emretti, o da başarısız oldu.
Hz. Resul, o gece “Yarın, sancağı öyle birine vereceğim ki, O Allah ve Resulünü sever; Allah ve Resulü de onu sever. Döne döne vuruşur, asla düşmana sırt çevirip kaçmaz. Allah onun önünü açar. Cebrail sağında, Mikail solunda olur.”
Herkes başını kaldırdı, boynunu uzattı. Bütün herkesin dileği bu kişinin kendisi olmasıydı.
Gün ağarınca Peygamberimiz, sancağın getirilmesini emretti. Resulullah, Hz. Ali’yi çağırdı, oradakiler “Gözleri ağrıyor” dedilerse de çağrısını yineledi.
Hz. Ali, gözlerine sargı bağlamıştı. Resulullah ağzının suyunu alıp, Hz. Ali’nin gözlerine sürdü.
O anda İmam Ali’nin gözleri sapasağlam oldu. Sonra Allah Resulü şöyle dua etti: “Allahım! Sıcak ve soğukta O’na yardımcı ol.”
Sonra demir zırhını O’na giydirdi. Kendi kılıcı Zülfikar’ı beline bağladı. Sancağı eline verdi ve kaleye gönderdi. O’na şu tavsiyelerde buluncu: “Onlara doğru hareket et. Kaleye varınca onları önce İslam’a davet et, onlara Allah’a karşı olan vazifelerini hatırlat. Allah’a and olsun ki, Allah onlardan birini Senin elinle hidayete erdirirse bu Senin için kızıl develere sahip olmandan daha hayırlıdır.”
Resulullah şöyle devam etti: “Cebrail seninle olacak! Zafer senindir. Rabbim onların yüreğine korku salmıştır.  Ya Ali! Bilesin ki onlar kendilerini mağlup edecek kimsenin adını kendi kitaplarında okumuşlardır. Onun adı İlya’dır Ali’dir. O halde git ve karşılarına dikilip adının Ali olduğunu söyle. Rabbinin izniyle dehşete düşüp hakir olduklarını göreceksin.” Ali yola çıktı. Allah’a yemin olsun ki, seğreterek yürüyordu. Biz de arkasında koşuyorduk. Nihayet sancağını kalenin dibindeki bir taş yığınının ortasına dikti. Kalenin burcundaki bir Yahudi, onu fark ederek kim olduğunu sordu. Hz. Ali, ‘Ben Ali b. Ebu Talib’im’  dedi. Yahudi arkadaşlarına dönerek, ‘Musa’ya indirilene and olsun ki, yenildiniz.’ Pek çok Yahudiyi öldürdükten sonra, kalenin kapısına yöneldi. Kapıyı açıncaya kadar zorladı. Kapıyı kavrayarak yerinden söktü. Onu hendeğin üzerine bir köprü gibi yerleştirdi ardından Müslümanlar kapının üzerinden karşı tarafa geçtiler.”
İbn Amr şöyle dedi: “Biz Yüce Allah’ın Hayber’i Ali aracılığıyla bize açmasına şaşırmadık. Ama Ali’nin tek başına kale kapısını yerinden sökmesine, kapıyı arkaya fırlatmasına şaşırdık.”
Bu olay Peygamberimize haber verildiğinde: “Nefsim elinde olan Allah’a yemin ederim ki, O’na kırk tane melek yardım ediyordu.”
Kısaca Hz. Ali, Allah Resulünden hiç ayrılmıyordu. Her yerde O’nunlaydı.
Hz. Peygamber, “İslam Hatice’nin parası ve Ali’nin kılıcı üzerine bina edildi” buyurmuştur.
Allah şefaatlerinden ayırmasın.Prof. Dr. Haydar Baş

12 İmam’dan İmam Cafer

Prof. Dr. Haydar Baş Hz. Peygamber’in (sav), rıhlet etmeden kısa bir süre önce Gadir-i Hum denilen mevkide Hz. Ali Efendimizi yerine imam, halife ve vasi olarak tayin ettiği, 220 Sünni âlimin eserinde yer alan bir hakikattir. Maide 67. ayetin nazil olmasının ardından gerçekleşen bu ilandan sonra, Hz. Ali, Allah’ın emriyle halife seçilmiştir.

Resulullah, kıyamete kadar İslam dinine halife olacak ve Hz. Hüseyin’in soyundan gelecek imamların isimlerini de saymıştır. Yani imamet, ne kişilerin arasından seçilebilecek ne de babadan oğula geçecek bir makam olarak görülemez.

Ebu Basir şöyle aktardı: “Ebu Abdullah’ın (İmam Cafer’in) yanındaydım. İnsanlar vasilerden söz etmeye başladılar. Ben de oğlu İsmail’in adını andım. Bana dedi ki: ‘Hayır! Allah’a yemin ederim ki, Ey Muhammed! Bir sonraki imamı belirlemek bizim elimizde değildir. O yetki tamamen Allah’a aittir. Bu yetkiyi her imam için ayrı ayrı indirir.” (Prof. Dr. Haydar Baş, İmam Hüseyin, Önsöz)

Şii dünya için iman şartı olan imamet konusu, Sünni dünyada velayetin devamı şeklinde kabul görür. İmam Rıza, babaları kanalıyla İmam Ali’den (as) şöyle nakletmektedir: “Resulullah (sav) buyurdu: Kurtuluş gemisine binmek, sağlam tutacağa sarılmak ve Allah’ın muhkem ipine yapışmak isteyen Ali’yi sevsin ve onun evlatlarından olan hidayetçileri izlesin.” (Prof. Dr. Haydar Baş, İmam Hüseyin, Önsöz)

İmamet, Allah’ın emri ve Hz. Peygamber’in beyanı ile tayin edilirken ilim de bir imamdan diğerine Allah’ın lütfü ile bir anda geçer. Denilebilir ki, imamın hak oluşunun bir ispatı da hiçbir eğitim almadan ilim sahibi olmasıdır.

Bu ilme ilaveten Hz. Peygamber’den gelen ve İmam Ali tarafından kaleme alınan Hz. Ali’nin Mushafı, Camia, Cifr, Hz. Fatıma’nın Mushafı da başvurdukları bilgi kaynaklarıdır.

Kuteybe şöyle rivayet eder: “Bir adam Cafer-i Sadık’a gelerek bir soru sordu. O da bu soruya gereken cevabı verdi. Sonra adam şunları söyledi: ‘Sence şöyle şöyle olursa o zaman nasıl bir görüş söylemek gerekir?” İmam buyurdu: “Yavaş ol! Sana bir cevap vermişsem. Bu Resulullah’tandır. Biz de bir şey hakkında ‘bence şöyledir’ demek yoktur.” (Prof. Dr. Haydar Baş, İmam Cafer, sayfa 397)

İmam Cafer’in (as) kıyası reddeden hükümleri de Allah’ın lütfü ve Resulullah’ın mirası ilimle değerlendirilmelidir. İmam Cafer (as) kıyası dinde hüküm verilecek bir yöntem olarak kabul etmemektedir.

Ebu Basir, şöyle rivayet eder: “Cafer-i Sadık’a dedim ki: Karşımıza öyle şeyler çıkıyor ki, bunların cevabını ne Allah’ın Kitabında, ne de Peygamber’in sünnetinde bulamıyoruz. Böyle meseller hakkında kendimiz bir görüş beyan edebilir miyiz?”

Buyurdu ki: “Hayır çünkü isabet etsen sevap alamazsın ve eğer yanılırsan Allah’a yalan isnat etmiş olursun.”

İmam Cafer, kıyas hususunda şöyle der: “Sünnet, (İslam’ın hükümleri) kıyas kabul etmez. Aybaşı halindeki bir kadının tutamadığı oruçları daha sonra kaza ettiği halde, kılamadığı namazları kaza etmediğini bilmiyor musun? Ey Eban! Sünnet kıyaslandığı zaman din ortadan kalkar.”

Ehl-i Sünnet’in büyük imamı İmam Azam, Ehl-i Beyt’e olan sevgisinden vazgeçmediği için hapiste şehit edilmiştir. Ebu Hanife, İmam Cafer’in yanına geldi. İmam, “Ey Ebu Hanife, duydum ki kıyas yapıyormuşsun, bu doğru mu?” diye sordu.

Ebu Hanife, ‘evet’ dedi.

İmam buyurdu: “Kıyas yapma. Çünkü ilk kıyas yapan kişi, ‘beni ateşten, onu balçıktan yarattın’ diyen İblis’tir. İblis ateşle balçık arasında kıyas yapmıştır. Eğer Adem’in nuraniliğini ateşin nuraniliği ile karşılaştırsaydı, iki nur arasındaki üstünlük farkını anlardı. Birinin diğerinden daha berrak olduğunu görürdü.”

İmamların ilimleri hakkında son söz şu olsun: Mualla b. Huneys rivayet eder: “İmam Cafer şöyle buyurdu: İki insanın ihtilaf ettikleri hiçbir mesele yoktur ki, buna ilişkin bir temel Allah’ın kitabında olmasın. Ancak sıradan insanların akılları buna ermez.” (Prof. Dr. Haydar Baş, İmam Cafer eserinden derlenmiştir.)Prof. Dr. Haydar Baş