Archive for Nisan 2012

Bir hadis–i şerif ve bugünkü halimiz

Müslim KARABACAK

Daha önce de bu sayfada sizlerin bilgisine sunmuş idim bu hadis–i şerifi.
Ama her gün tazeliğini koruduğu için tekrar tekrar ben yazayım siz okuyun.
On dört asır önce, bugünleri bakın nasıl tarif ediyor Hazret–i Resûlüllah.
Buyuruyor ki;
İnsanlar öylesine aldatıcı yıllar görece ki,
O yıllarda;
Yalancı tasdik edilecek, doğru konuşan yalancı ilan edilecek.
Haine itimat edilecek, güvenilir kişi hain ilan edilecek.
Ammenin işlerinde “değersiz” adamlar söz sahibi olacak.
Hadis–i şerifin mana özeti bu.
İlk cümle aldatıcı yıllardan bahsediyor.
Aldatma,
Kandırma,
Hile.
Hilekarlık.
Mesela;
Fazla gerilere gitmeden, son on yılın olaylarını ve o olayların öznesi olarak önümüze konan kişileri düşünün.
Arı–duru bir zihinle düşünün ama.
Hadis–i şerifte dikkat çekilen aldatıcıların bizi aldatmak için başvurdukları hilelerden korunarak düşün.
Bu tedbiri alırsanız, ancak, işte o zaman dünyamıza büyük bir aldatmacanın hakim olduğunu anlamakta zorluk çekmeyeceksiniz.
Aldatılıyoruz,
Kandırılıyoruz.
En fazla da iman–küfür bağlamında kandırılıyoruz.
Her işin esasını imanımız oluşturduğu için, imanî konulardaki aldatmanın yanında, diğer aldatmaların pek fazla bir önemi yok hani.
En büyük “hüdda’/aldatıcı” Deccal olduğuna göre, Deccalizm’in ne noktaya vardığını anlamak zor olmasa gerek.
Deccal, iman–küfür noktasında kandıracak.
Yani Deccal, din davasını güdecek, ama muhataplarını dinden/İslam’dan koparacak.
Düşünsenize,
On dört asırlık iman–küfür hassasiyeti son on yılda ya tamamen kayboldu, ya da birden değişiverdi.
En azından hassasiyeti kayboldu.
On dört asırdır haram olduğu hususunda farklı tek düşüncenin oluşmadığı fikirler ve fiiller birden helal oluverdi.
Bundan daha önemlisi, on dört asırdır iman belli, küfür de belli iken, birden yeni fetvalar yeşermeye başladı.
Küfür iman oluverdi.
Bundan daha büyük aldatma olur mu?
Hadis–i şerifin bir başka yönü ise tamamen “siyasi” bir içerikte olmasıdır.
“Yıllarca siyasetten ve şeytandan Allah’a sığınanlar(!)” yetiştirdikleri kadrolarla milletin evlatlarını Allah’tan alıp “Baba–oğul–Kutsal Ruh” troykasına teslim ediyorlar.
Bundan da daha büyük aldatma olur mu?
Daha başka neler var Hadis–i şerifte?
“Haine itimat edilecek, güvenilecek.”
Adam baştan sona hain, ihanet içinde.
Dinî değerlere,
Millî değerlere,
Ülkenin yer altı–yerüstü kaynaklarına.
Her şeye ihanet ediyor.
Ama hala emin–güvenilir ilan ediliyor.
Bütün bu değerlere her ne pahasına olursa olsun sahip çıkan, çıkmaya çalışana da “sen hainsin” deniliyor.
Denilmiyor mu?
Aldatma, aynı zamanda yalan konuşmaktır.
Önümüze gerçek diye konanların neredeyse tamamı yalan.
Yalan, baştan sona yalan.
Yalan vallahi yalan.
Ve toplumun meselelerinde, ammeyi ilgilendiren meselelerde söz sahibi olanlara bir bakın.
“Ruveybida” diyor Hazret–i Resûlüllah bu tipleri tanımlarken.
Hiçbir derinliği olmayan kişilere emanet etmişiz halimizi, istikbalimizi.
Evlad–ü iyalimizi.
Değerlerimizi.
Sonumuzu Allah hayretsin der geçeriz.
Eder mi peki?
Etmez.
Dua; kul üzerine düşeni yaptıktan sonradır.
Üzerine düşeni yapmayanın, gücünün yettiğini yerine getirmeyenin duasını Allah kabul eder mi?
Bütün insanlığın yalana teslim olduğu bu dünyada işimiz ne kadar da zor.
Buna bir de “ihanet” eklenince işin vahameti daha artıyor.
Çok basit şeylere imanını satmaktan daha büyük ihanet mi olur?
Yıllardır savuna geldiği düşüncelerden vazgeçmek.
“Değişmek” bir kalbe girmeyedursun, mikrop gibi her yanı kuşatır.
İmanî kangren bu olsa gerektir.
Hiçbir şeyi hissetmez olur artık insan.
Asıl bitkisellik de budur.
İmanî yönü bitkisel hayattadır artık bu gibilerin.

Müslim KARABACAK

Türklerin İslam’la şereflenmesi Ehl-i Beyt iledir

İslam’a büyük hizmetlerde bulunmuş ve Hz. Peygamberin (sav) övgüsüne mazhar olmuş Türkler, İslam’ı bizzat Ehl-i Beyt’in kaynaklarından öğrenmişlerdir.

Ehl-i Beyt’i sevmemiz hususunda Cenab-ı Hak şöyle buyurmuştur:

“Deki: Ben bu (peygamberliğimi tebliğime) karşılık sizden yakınlarıma sevgiden başka hiç bir ücret istemiyorum.” (Şura, 23)

Meveddet ayeti olarak bilinen bu ayete göre İmam Şafi, “Ehl-i Beyt’i sevmek farzdır” der.
Türklerin Ehl-i Beyt’i sevmesinin bir diğer nedeni de İslam’la şereflenmelerine vesile olmalarıdır.

Kerbela’da Hz. Hüseyin’in şehit edilmesinden sonra, Hz. Peygamber’in (sav) torunları Türkistan’a göçtüler. Horasan ve Maveraünnehir’e yerleştiler.

İmam Hasan (as) ve İmam Hüseyin’in (as) soyu 8. yüzyılın başlarından itibaren İran, Horasan, Daylam, Tabaristan, Türkistan bölgesine yayılmışlardır.

Bundan sonra başlayan süreçte Ehl-i Beyt imamlarının Türkleri İslam’a daveti büyük bir muhabbetle gerçekleşmiştir.

İmam Musa Kazım (as) ve oğlu İmam Rıza (as ) Horasan bölgesinde yaşamış olup, kendileri ve çocukları yerli halkla evlenmişlerdir.

İmam Zeynelabidin (as) oğlu Zeyd soyu, İmam Cafer’in (as) oğlu İsmail ve onun oğlu Muhammed soylu imamların Türklerle yakın ilişkileri olmuştur.

Halife Memun’un, İmam Rız’ı (as) veliaht tayin etmesi ile Türkler Abbasi ordusunda ve yönetiminde önemli mevkilere getirilmişlerdir.

Abbasiler, İmam Naki’yi (as) Samarra’da yaşamaya mecbur ettiklerinde, İmam Naki (as) de bu bölgede Türklere İslam’ı tebliğ etmiştir.

Türklerin Kur’an’ın Türkçe anlamını öğrenmeleri, Hz. Peygamberin sünnetini, İslam’ın temel prensiplerini kavramaları hep Ehl-i Beyt imamları kanalı ile olmuştur.

Anadolu’nun İslamlaşmasında ve Türkleşmesinde en önemli isim Ahmed Yesevi’dir. Belh, Buhara ve Horasan taraflarından gelen erenleri bu coğrafyalara yerleştirmiştir.

Ahmed Yesevi, Hacı Bektaşi Veli, Sarı Saltuk, Geyikli Baba, Abdal Musa ve Horozlu Dede gibi alperenleri Anadolu’ya göndermiştir.

Hacı Bektaşi Veli bu hareketin öncülerindendir. Soyu İmam Musa Kazım’a (as) uzanmaktadır.
Kendi himayesinde 36 bin kişinin olduğu yazmaktadır.

Hacı Bektaş’ın halifelerinden Karaca Ahmed Sultan İstanbul’da ve Akhisar’da; Akçakoca’da, Akyazı’da ; Barak Baba Bigadiç’de ; Hızır Samut Bozok’da Yozgat’ta; Sultan Şüca Eskişehir’de; Hacım Sultan Uşak’ta; Taptuk Emre Sakarya bölgesinde faaliyet göstermişlerdir.

Şeyh Abdal Murad Horasan erenlerindendir. Bursa’nın fethinde bulunmuştur.

Şeyh Abdal Musa Yesevi fakirlerindendir. Hacı Bektaş ile Anadolu’ya gelmişlerdir.
Emir Sultan Hüseyni soyundandır.

Şeyh Geyikli Baba da Yesevi fakirlerindendir. Bursa’dadır.

Burada Ahilik teşkilatından da bahsetmek gerekir. Ahi teşkilatını kuran kişi bir Ehl-i Beyt aşığı olan Hacı Bektaşi Veli’dir.

Anadolu, Ehl-i Beyt anlayışı ile önce İslamlaşmış ve sonra Türkleşmiştir.

Büyük Selçuklular, Anadolu Selçuklular dönemlerinde Yavuz Sultan Selim zamanına kadar geçen süreçte Ehl-i Beyt’in nefesi, himmeti bu coğrafyada idi.

Ancak bundan sonra Ehl-i Beyt’e sırtını dönen anlayış zaten Osmanlının da sonunu hazırlamıştır.
Türk İslam dünyasının geçmişte olduğu gibi yeniden gerçekleşecek hakimiyeti, bu Ehl-i Beyt, Türk İslam medeniyetinin tekrar inşası ile mümkündür.

Türk İslam medeniyetini Anadolu coğrafyasındaki insanlara yaşatarak birliği temin etmek, bozulmadan, dağılmadan, Müslüman Türk kimliği etrafında buluşmak lazımdır.
Bugün asıl olan ayrışım değildir.

Bu topraklarda yaşayan bütün etnik grupların Müslüman Türk kimliği ile var olması onların yücelmesine ve yükselmesine yegane sebeptir.

Biz bu yoldaki gayretimizi çalışmalarımız ile devreye koyduk.
Allah muvaffak eylesin.

http://www.yenimesaj.com.tr/?artikel,12001084/turklerin-islam-la-sereflenmesi-ehl-i-beyt-iledir/prof-dr-haydar-bas

NEREDEN GELDİĞİNİ UNUTMA Kİ, NEREYE GİDECEĞİNİ UNUTMAYASIN!

Osmanlı’yı Osmanlı yapan ve küçük bir Türk beyliğini koca bir imparatorluğa taşıyan sebepler araştırıldığında, manevi dinamiklerin tartışmasız ön plana çıktığını görürüz.
Tâ kuruluş yıllarından itibaren Osmanlı, en çok bu sahaya yatırım yapmış, toplumun yapı taşı konumundaki tasavvuf erbabınca milli ve dini değerler daima canlı tutulmuştur.
Öyle ki, “Devlet-i ebed müddet ideali” (1) bütün gayelerin başı sayılmış, “İnsanı imar ve ihya etme düşüncesi” tüm çabaların nihaî hedefi olarak belleklere yerleştirilmiştir.

Bu gerçeğin en anlamlı örneğini Şeyh Edebali Hazretleri’nin (2), Osman Gazi’ye Vasiyetnâmesi’nde görebilmek mümkündür. Çoğumuz bilir bu vasiyetnameyi. Özellikle de siyasilerimiz… Lakin, gerek toplum hayatında gerekse devlet yönetiminde tarihî kaynakların değerini takdir edemeyenler için bu tür nasihatnemeler, zihinlerde hoş bir hatıranın ötesine geçememektedir malesef. Oysa ki, geçmişte atalarımıza her zaman ilham kaynağı olan ve devletin bekasına yön veren en önemli işaret taşları, mana sultanlarının gönüllerinden kopan bu hikmet dolu sözler olmuştur.

Tarih boyunca “İnsanı yaşat ki, devlet yaşasın” veciz sözüyle ismi hafızalara kazınan Şeyh Edebali Hazretlerinin, üzerinden asırlar geçmesine rağmen değerini hâlâ koruyan o meşhur vasiyetnamesi, özelde Osman Gazi için söylenmiş olsa da esasen tüm devlet ve millet büyüklerine hitap eden eşsiz bir nitelik taşımaktadır:
***
İşte Şeyh Edebali’nin vasiyetnamesi:

“Ey oğul!
Beysin!.. Bundan sonra öfke bize; uysallık sana.
Güceniklik bize; gönül almak sana.
Suçlamak bize; katlanmak sana.
Acizlik bize, yanılgı bize; hoş görmek sana.
Geçimsizlikler, çatışmalar, uyumsuzluklar, anlaşmazlıklar bize; adalet sana.
Kötü göz, şom ağız, haksız yorum bize; bağışlama sana.
Bundan sonra bölmek bize; bütünlemek sana.
Üşengeçlik bize; uyarmak, gayretlendirmek, şekillendirmek sana.

Ey Oğul!
Yükün ağır, işin çetin, gücün kula bağlı, Allah Teala yardımcın olsun. Beyliğini mübarek kılsın. Hak yoluna yararlı etsin. Işığını parıldatsın. Uzaklara iletsin. Sana yükünü taşıyacak güç, ayağını sürçtürmeyecek akıl ve kalp versin…

Ey oğul!
Güçlü, kuvvetli, akıllı ve kelamlısın. Ama bunları nerede ve nasıl kullanacağını bilmezsen sabah rüzgarlarında savrulur gidersin. Öfken ve nefsin bir olup aklını mağlup eder. Bunun için daima sabırlı, sebatkar ve iradene sahip olasın!..
Sabır çok önemlidir.
Bir bey, sabretmesini bilmelidir.
Vaktinden önce çiçek açmaz…
Şunu asla unutma, insanı yaşat ki devlet yaşasın…
İnsanlar vardır, şafak vaktinde doğar, akşam ezanında ölürler.
Dünya, senin gözlerinin gördüğü gibi büyük değildir.
Bütün fethedilmemiş gizlilikler, bilinmeyenler, ancak senin fazilet ve adaletinle gün ışığına çıkacaktır.
Ananı ve atanı say! Bil ki, bereket, büyüklerle beraberdir.
Bu dünyada inancını kaybedersen, yeşilken çorak olur, çöllere dönersin.

Açık sözlü ol! Her sözü üstüne alma!
Gördün, söyleme; bildin deme!
Sevildiğin yere sık gidip gelme ki, muhabbet ve itibarın zedelenmesin…
Şu üç kişiye acı: Cahiller arasındaki âlime, zengin iken fakir düşene ve hatırlı iken itibarını kaybedene acı!
Unutma ki, yüksekte yer tutanlar, aşağıdakiler kadar emniyette değildir.
Haklı olduğun mücadeleden korkma!
Bilesin ki, atın iyisine doru, yiğidin iyisine deli (korkusuz, gözüpek) derler.

En büyük zafer, nefsini tanımaktır.
Düşman, insanın kendisidir.
Dost ise, nefsi tanıyanın kendisidir…
Hayvan ölür semeri kalır; insan ölür eseri kalır.
Gidenin değil, bırakmayanın ardından ağlamalı. Bırakanın da bıraktığı yerden devam etmeli. Savaşı sevmem. Kan akıtmaktan hoşlanmam.
Yine de, bilirim ki, kılıç kalkıp inmelidir; fakat bu kalkıp-iniş, yaşatmak için olmalıdır.
Geçmişini bilmeyen, geleceğini de bilemez.

Ey oğul!
Geçmişini iyi bil ki, geleceğe sağlam basasın.
Nereden geldiğini unutma ki, nereye gideceğini unutmayasın…” (3)

* * *

Müslüman-Türk milletinin tarihi kökleri, tüm insanlığa yol gösterecek nitelikte eşsiz ve zengindir. Yeter ki, yüzümüzü kahramanlıklarla dolu kendi tarihimize dönelim; zulmün, küfrün ve fitnenin beşiği Batı medeniyetine değil… Sırtımızı, asırlar boyu insanlığa can, mal ve namus emniyetini, din ve vicdan hürriyetini, adaleti, merhameti ve kardeşlik değerlerini taşıyan kendi medeniyetimize dayayalım; kana susamış Haçlı dünyasına değil…
Nice devletler kurmuş ecdadımızın inancını, idealini, hayatını ve eserlerini araştırdıkça, emin olun, bizlere miras bırakılan hakikatlerin anlamını belki bir nebze olsun daha iyi anlayacağız…
Ne demişti Edebali Hazretleri: “Nereden geldiğini unutma ki, nereye gideceğini unutmayasın”…

DİPNOTLAR:
1. Devlet-i Ebed Müddet: Sonsuza kadar yaşayacak devlet ideali anlamına gelir.
2. Şeyh Edebali (1206 – 1326): Osmanlı Devleti’nin kuruluş yıllarında yaşamış büyük bir âlim ve âhî teşkilatının büyüklerindendir. Osman Gazi’nin kayınbabası ve hocasıdır. Bir anlamda sonradan İmparatorluk olacak Osmanlı Devleti’nin fikir babasıdır.
3. Şeyh Edebali Vasiyetnamesi, Osmanlı tarihçisi Mustafa Cenabi’nin “Cenabî Tarihi” adıyla da bilinen “El-Hâfilü’l-Vâsıt ve Aylemü’z-Zâhirü’l-Muhît” adlı Arapça eserinin Süleymaniye Kütüphanesi’nde kayıtlı bir nüshasında yer almaktadır.

 http://www.oguzkoroglu.com

Türk Milleti’ne açık mektup

Bu mektubu, “Türkiye Cumhuriyeti Devleti” sınırları içerisinde yaşayan askerinden siviline, kadınından erkeğine, işçisinden memuruna, köylüsünden kentlisine; tahsili, makamı, mesleği, memleketi, siyasi görüşü ne olursa olsun bütün Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarına yazıyorum…

Sözlerime; ülkemizin içinde bulunduğu vahim şartlardan bahsederek başlamak istiyorum…

Türkiye’nin içinde bulunduğu olumsuz tablo

Kabul etsek de etmesek de; duyduklarımıza, gördüklerimize, okuduklarımıza inansak da inanmasak da, “Cennet Vatanımız Türkiye”miz bugün tarihinin en zor ve karanlık günlerini yaşamaktadır. Az veya çok, bu gerçeği hepimiz biliyoruz.
İç politikası Avrupa Birliği’ne, dış politikası ABD’ye, ekonomi politikaları IMF ve Dünya Bankası’na endekslenmiş bulunan Türkiye; gelinen noktada ulusal bağımsızlık ve egemenlik ilkesinden uzaklaşmış, uluslararası küresel şirketlerin ülkemiz üzerindeki nüfuz politikaları sonucunda sosyal, siyasi, ekonomik kriz ve çıkmazların pençesine sürüklenmiştir…

Yarınlarımız yabancılara satıldı

Mevcut AKP iktidarınca ve ondan önceki hükümetlerin çıkardıkları kanunlarla en önemli kamu kurum ve kuruluşlarımız “özelleştirme” adı altında ya kısmen ya da tüm hisseleri ecnebilere satılmıştır.

TÜRK TELEKOM,
ERDEMİR Demir Çelik Fabrikaları,
PETKİM (Petro Kimya Holding),
POAŞ (Türkiye Petrol Ofisi İşletmeleri),
TÜPRAŞ (Türkiye Petrol Rafinerileri),
SÜMERBANK (SÜMER HOLDİNG A.Ş),
KÜMAŞ (Kütahya Manyezit İşletmeleri),
ORÜS (Orman Ürünleri Sanayi),
ET VE BALIK KURUMU İşletmeleri,
SEK (Türkiye Süt Endüstrisi Kurumu),
THY (Türk Hava Yolları),
BORÇELİK (Borusan Holding Fabrikaları),
TEDAŞ (Türkiye Elektrik Dağıtım A.Ş),
TÜGSAŞ (Türkiye Gübre Sanayi A.Ş Fabrikaları),
TEKEL (Tütün Mamülleri, Tuz ve Alkol İşletmeleri),
SEKA (Türkiye Selüloz Ve Kağıt Fabrikaları),
TDİ (Türkiye Denizcilik İşletmesi),
ETİ BAKIR İŞLETMESİ Tesisleri,
ETİ GÜMÜŞ İŞLETMESİ Tesisleri,
ETİ KROM İŞLETMESİ Tesisleri,
ETİ ELEKTROMETALURJİ İşletmesi Tesisleri,
ÇAYELİ BAKIR İşletmeleri,
MERİNOS Halı Fabrikası,
TZD İşletmeleri,
TÜRKİYE ŞEKER FABRİKALARI,
KBİ (Karadeniz Bakır İşletmeleri),
EREĞLİ DEMİR ÇELİK FABRİKASI,
İSKENDERUN DEMİR ÇELİK FABRİKASI…

Ve daha yüzlerce kurum ve bu kurumlara bağlı işletmeler, taşınmaz varlıklar, limanlar, iş hanları, madenler, rafineri, fabrika, depo, baraj, tersane alanı ve arsalar yok pahasına haraç mezat özelleştirilmiştir. (Detaylı bilgilere Başbakanlık Özelleştirme Dairesi Başkanlığı resmi web sitesinden ulaşabilirsiniz).

Keza bankalar da, kısmen veya tamamı özelleştirilerek uluslararası şirket ve holdinglere bırakılmıştır:
Finansbank Yunan’a,
Oyakbank Hollandalı’ya,
Denizbank Belçika’ya,
Türkiye Finans Kuveytli’ye,
TEB Fransızlara,
Cbank İsrail’e,
MNG Bank Lübnanlılara…

Daha sayayım mı?..

Turkcell’in yarısı Finli ve Rus’un,
Beymen’in yarısı Amerikalı’nın,
Enerjisa’nın yarısı Avusturyalı’nın,
Garanti’nin yarısı Amerikalı’nın,
Eczacıbaşı İlaç Çek’in,
İzocam Fransız’ın,
TGRT Fox Amerikalı’nın,
Süper FM Kanadalı’nın…

Banka batıranları, trilyonlarca hortumlamaları, hortumlanan milli servetin kimlere ve nerelere gittiğini anlatmaya kalksak herhalde ciltler dolusu kitaplar yazmamız gerekecek…

AB ve IMF eksenli yasalar Türk milletini tüketti

Çıkartılan “Şeker Yasası”, “Tütün Yasası”, “Maden Yasası”, “Petrol Yasası”, “Kamu İhale Yasası”, Uluslararası Tahdit, Tahkim kanun ve kısıtlamalarıyla yerli sanayi bitmiş, tarım ve hayvancılık tükenmiş, işsizlik, yoksulluk, ümitsizlik, güvensizlik artmış, verilen tavizlerle eğitim, sağlık ve adalet mekanizmaları kangrenleşmiştir… “Zina Yasası” gibi kanunlarla Türk aile yapısı ve yeni yetişen nesiller gayrı meşru ilişkilerin çukuruna itilmiş, “Domuz Eti Yasası” ile haram–helal anlayışımız yerle bir edilmiştir.

Milletimiz, bölünmenin eşiğine getirildi

Yıllardan beri, Vatikan başta olmak üzere Batılı misyoner teşkilatlar tarafından sistemli ve organizeli biçimde yapılan propagandalarla ve inkültürasyon faaliyetleriyle Türk–İslam medeniyeti baltalanmış; “Küreselleşme”, “Dinlerarası Diyalog”, “Medeniyetler İttifakı”, “Demokratik Açılım”, “Büyük Ortadoğu Projesi” gibi dış kaynaklı oyun ve projelerle aziz milletimiz maalesef bölünmenin eşiğine getirilmiştir.
Bütün bu olumsuz şartlardan daha tehlikelisi, son yıllarda dış güçler tarafından Türkiye’de devlet–millet, asker sivil çatışması yaratılmış, yüce milletimiz kasıtlı olarak etnik köken ayrışmasına maruz bırakılmıştır.

Haksız suçlamalar, uluslararası politik baskılar, ve dayatmalar…

Kıbrıs Meselesi, Ruhban Okulu, Ekümenik Patrikhane, Ermeni Soykırım İddiaları, PKK Terörü, Pontus Rum ve İsrail merkezli Arz–ı Mev’ud idealleri karşısında Türkiye Cumhuriyeti Devleti haksız suçlamaların, uluslararası politik baskıların ve dayatmaların mahkûmu haline getirilmiştir…
Topraklarımızda bu olumsuz tablo yaşanırken; Büyük Ortadoğu Projesi kapsamında, komşularımızda ve bölgemizde yaşanan zulüm, kan ve gözyaşlarının boyutlarını anlatmaya bilmiyorum, kelimeler ve bu makalenin hacmi kifayet eder mi?

BOP kapsamında Türkiye

Irak… Filistin… Afganistan… Libya… Mısır… Tunus… Suriye… Ve sırada diğer İslam ülkeleri… Ha unutmadan söyleyelim, ABD’nin Genişletilmiş Büyük Ortadoğu Projesi haritasında Türkiye Cumhuriyeti Devleti de yer alıyor…

* * *

Şu satırlar, Türkiye’nin gerek içerde ve gerekse bölgesinde yaşadığı acı fotoğrafın özetini dahi anlatmaya yetmez. Lakin ben, buradan; zerre kadar iman, izan, vicdan, insaf duygusu, zerre kadar vatan, millet sevgisi ve Allah korkusu taşıyan herkese seslenmek istiyorum:

BİRLİK İSTEYENLER…

Lazıyla, Çerkeziyle, Boşnağıyla, Arabıyla, Kürdüyle Türküyle aziz milletimiz “Müslüman–Türk Kimliği” çatısı altında kardeştir, birdir, beraberdir. Allah’ı birdir, Peygamber’i birdir, Kitabı birdir, tarihi birdir, geleneği–göreneği birdir, Kıblesi birdir. Ve; bu milleti bölmek isteyenler elbet de kalleştir… Ancak, bizi bölmek isteyenlere ne kadar “kalleş” desek, sokaklarda avazımız çıktığı kadar “kalleşler” diye bağırsak, kendimizi yerden yere vursak da bu bağırmalar hiçbir şeyi değiştirmiyor, kalleşlik ortadan kalkmıyor. Ve, kalleşler ortalıkta cirit atıyor..!

TERÖR KURBANLARI…

Türkiye teröre yıllardan beri binlerce şehit ve gazi verdi, onbinlerce aileye ateş düştü. Yürekler yandı, ciğerlerimiz parçalandı, gözlerden kanlı yaşlar aktı. Sokaklara döküldük “Kahrolsun PKK” diye bağırdık çağırdık, “şehitler ölmez vatan bölünmez” sloganlarıyla teröre lanetler yağdırdık. Ancak bu yanmalar, yakılmalar, feryatlar, sloganlar hiçbir şeyi değiştirmedi… Terör kahrolmadı… Terör, siyasal kimlikle varlığını sürdürüyor, teröristler elini kolunu sallayarak şehirlerde kan dökmeye devam ediyor, terörist başı hala başüstünde tutuluyor. Ve birileri bu milletin gözünün içine baka baka “Askerlik yan gelip yatma yeri değil” diyebiliyor…

“SATAMAZLAR” DİYENLER…

En stratejik cumhuriyet kazanımlarımızın özelleştirilerek yabancılara satıldığını görüyor, bu duruma tepki gösteriyoruz. Kızıyoruz, öfkeleniyoruz, “olmaz; satamazlar” diye köpürüyoruz ama nafile… O öfke, o kızgınlık, o tepki, tabiri yerindeyse bir anlık deşarj olmaktan başka hiçbir anlam ifade etmiyor. Çünkü değişen bir şey yok. Sadece kuru bir laf ve lakırdıdan ibaret kalıyor bu halk tepkileri. Ve, birileri milletin malını “Babalar gibi satmaya” devam ediyor…

OTURDUĞU YERDE AĞLAYIP SIZLAYANLAR…

Irak’ta, Filistin’de, Afganistan’da; son günlerde ise Libya, Mısır, Tunus ve Suriye’de yaşanan katliamlara, Haçlı ordularınca öldürülen masum insanlara, çocuklara, müslüman kadınların kirletilen namuslarına, yakılan yıkılan ocaklara üzülüyor, oturduğumuz yerde, masabaşlarında katliam görüntülerine bakıp bakıp ağlıyoruz… Olmuyor, çıkıyoruz sokaklara “Kahrolsun ABD”, “Kahrolsun İsrail” diye lanet ediyoruz. Lakin anlık bu tepkiler bir süre sonra sönüyor ve gerçek demokratik tepkiler ortaya konulamıyor. Ve birileri o haçlı ordularına “Eş Başkanlık” desteği vermeye devam ediyor

SOKAKLARA DÖKÜLÜP BAĞIRIP ÇAĞIRANLAR…

Türk tarım ve hayvancılığı AB Uyum Yasaları ve IMF talepleri doğrultusunda çıkartılan kanun ve kısıtlamalarla bitmiş durumda. Çiftçi, ürettiği ürününün karşılığını alamadan zarar ediyor, bağını bahçesini elden çıkarıyor. Esnaf tek tek kepenk kapatıyor. Emekli ve memur açlık sınırının altında yaşıyor. Çiftçi feryat ediyor… Bütün bu tablolar karşısında vatandaşlarımızın tepkisi: Ya ağlayıp sızlanmak, ya kendi iç psikolojisine dönüp susmak, ya da sokaklara döküp bağırıp çağırmak oluyor…

ÇÖZÜM SEÇİM SANDIĞI

Ancak bilinmelidir ki, olumsuzluklar karşısında gerçek–reel demokratik tepkiler ağlayıp sızlamakla veya içimize atıp susmakla olmuyor. Yapılan yanlışların yanlış olduğunu kabul etmek yanlışlıkları çözmüyor, icraat lazım. Kafamızda ve gönlümüzde oluşan kararı hayata geçirmemiz, fiiliyata dökmemiz lazım. Ülkemizin ve milletimizin içinde bulunduğu vahim şartlardan kurtulmasının tek yolu seçim sandığından geçmektedir.

HESAP SORMA VAKTİ

Milletimize ve memleketimize yönelik haksızlıklar karşısında duyduğumuz öfke, döktüğümüz gözyaşları, yaşadığımız psikolojik acılar, savurduğumuz sloganlar ve sokaklarda bağırıp çağırmalar; eğer seçim sandığında gerçek demokratik tepki olarak fiiliyata dökülmezse hiçbir anlam ve hiçbir kıymet arz etmediği gibi; yaşanılan olumluzluklar da ortadan kalkmaz. Demokratik tepkimizi sandık başında göstereceğiz. Onurlu, dürüst, vatanperver davranacağız ve devletimizin, milletimizin birlik ve selameti için, “Cennet Vatanımız Türkiyemizi” bu hale getirenlerden hesap soracağız.

ÇÖZÜM BTP VE PROF. DR. HAYDAR BAŞ’TA

Kurtuluşumuzun yegane adresi: Bağımsız Türkiye Partisi’dir. Çözüm ise, kıymetli ilim, fikir, gönül ve siyaset adamı Sayın Prof. Dr. Haydar Baş beyin tez ve projelerindedir.

İŞ AŞ HAYDAR BAŞ

Zira, Prof. Dr. Haydar Baş beyin “Milli Ekonomi Modeli” ve “Sosyal Devlet–Milli Devlet” tezleri Türkiye’yi içinde bulunduğu kuşatılmışlıktan kurtaracak ve layık olduğu tarihi kudret ve asaletine kavuşturacak yegane projelerdir.

O halde “Ne AB, ne ABD, ne IMF; hedefimiz tam bağımsız Türkiye” diyorsak; yönümüz “İş, aş Haydar Baş” olmalıdır!

(Bu yazı 01 Ekim 2011’de güncellenmiştir.)http://www.oguzkoroglu.com

Prof. Dr. Haydar Baş’tan Müminlere Hitâbe

Milli birlik ve beraberliğimizin en kuvvetli unsurlarından biri de hiç şüphesiz inancımızdır. Ve “dinî bütünlüğümüz, milli bütünlüğümüzün de teminatıdır”. Bu veciz sözün sahibi Prof. Dr. Haydar Baş, “Makâlât” adlı eserinde, “Müminler” diyerek söze başladığı hitabesinde, iman ehli olarak yaşamanın gerekliliklerinden bahsetmektedir. Bir bilge insandan altın değerinde öğütler niteliğindeki metnin tamamını ‘inandım’ diyen tüm insanımızın istifadesine sunuyorum:

“Müminler!

İman ehli olarak yaşamanız ve imanlı olarak ölmeniz için Allah’ın dinine sımsıkı sarılmanız şarttır. Siz, yaptığınız ibadetlerle nefsinizi temizleyip terbiye edersiniz. Böylece şeytan sizin vücut ülkenizdeki hakimiyetini kaybeder. Fakat şeytan hiç durmaz, kaybettiği saltanatını geri alıp sizleri kendisine kul etmek ister. Eğer ona uyarsanız, onu memnun edecek ve de sizi mağlup etmesine vesile olacaksınız. Onun için dikkatli olun, adımlarınızı temkinli atın.

Peygamberimizin (sav), Veda Hutbesi’nde buyurduğu gibi; “Allah katında en hayırlınız, Allah’tan en çok korkanınızdır”. Yaptığınız ibadetlerle yükseldiğiniz takva halini muhafaza edin. Nefsinize esir olup, kazandıklarınızı kaybetmeyin.
İman, ibadetle ispatlanır. Nasıl ki, bir dâvâda şahit aranıyorsa, inancınızın ispatında da sizden şahit sorulur. İbadetleriniz şahidinizdir. Bugüne kadar kıldığınız namazlarınızı bundan sonra da hûşû ile kılın. Muktedir iseniz hacca gidin, zekat verin, fakirlere yardım edin.

Her halükârda Allah’ın Kitabı’na ve Resulullah’ın Sünnetine sımsıkı sarılın. İnancınızı paylaşanlarla kardeş olun. Müminler, birbirinin kardeşidir. Kardeş kardeşin namusuna göz dikmez, malına, canına tecavüz etmez. Bilakis bunları muhafaza eder. O halde siz de muhafaza edin. Allah için kardeş olun ve birbirinizi sevin.

Müminler!

Sizi konrol eden ilahî kudreti unutmayın. Aldığınız her nefesin hesabı sorulacaktır. O halde, İlahî Hesap Günü’ne en güzel şekilde hazırlanın. Ömür kısadır; tıpkı bir rüya gibi gelip geçer, farkında olmazsınız. Sonunda pişman olmanız da sizi kurtaramaz. O halde tedbirlerinizi şimdiden alın.
Ananıza, babanıza ve ailenize adaletle muamele edin. Onların elbette ki sizin üzerinizde hakları vardır. Siz onların haklarını korursunuz, Allah da sizin bütün işlerinizi kolaylaştırır.

Dargınlıklarınız sona ermeli. Mümin, sadece Allah için buğzeder. Nefsi için kimseye kin tutamaz. İnandım, diyen her müminle kucaklaşın ve kardeş olun. Kimseye haset etmeyin. Eğer bir mümine haset ederseniz, bütün ibadetleriniz boşuna gider. Zira Peygamber Efendimiz (sav) bir hadis–i şeriflerinde; “Haset, müminin amelini, ateşin odunu yediği gibi yer bitirir” (Ebu Davut’tan Kütüb–ü Sitte Muhtasarı, Hadis No:1164, c.VI, s.325). buyuruyor. Sonra, haset etmene ne gerek var? Mülkün sahibi Cenab–ı Hakk’tır. Kulun elindekine göz dikmek yerine, O’nun hazinesinden isteyip almak en doğrusu değil mi?

Zaman zaman kabirleri ziyaret ediniz. Dikkat edin, orada yatan insanlar dün sizin gibi hayatta olan insanlardı. O halde, siz de yarın onlar gibi olacaksınız. Gerçek kabir ziyareti, orada, ölmeden evvel ölümü yaşayan, hesaba çekilmeden evvel nefsini hesaba çekebilenin ziyaretidir. Eğer, o kabirde hislenip kendinizi kontrol ve murakabe etmediyseniz, demek ki, siz kabri ziyaret etmediniz.
Yine zaman zaman fakirleri sadaka ile, yaşlı ve çocukları onlara gerekli saygı ve sevgiyi göstererek, hediyelerini ihmal etmeyerek sevindirin.

Müminler!

İbadetleriniz, sizi mütevazı eylesin. Böylece insanlarla iyi geçinirsiniz. Mütevazı insanların hayatı huzur içinde geçer. Allah’ı zikri unutmayın. Kalpleriniz Allah’ın zikri ile huzur bulur. Zira Allah (cc), Kuran–ı Kerim’de; “Dikkat edin, kalpleriniz ancak Allah’ı zikretmekle tatmin olur” (Rad Süresi, 13.Ayet) buyurdu.
Gurur ve kibirden kaçının. Gurur ve kibir, müminin en büyük düşmanıdır. Bu hâl, insanı küfre kadar götürür.

Helaliniz olmayan kadına bakmayın. Kötü niyet beslemeyin. Zinanın her çeşidi haramdır. Ve de her çeşidine şiddetli azap vardır. Kimsenin hakkına tecavüz etmeyin. Herkese adaletle muamele edin. Dinde takva yolunu seçin. Allah’a teslim olun. Gönlünüz Hak ile olsun” (Prof. Dr. Haydar Baş, Makâlât, İcmal Yayınları.1995, s.296–298).
Oğuz KÖROĞLU

www.oguzkoroglu.com
info@oguzkoroglu.com

Milli Mücadele’de Özbekler Tekkesi

Milli Mücadele’ye köprü olmuş bir mekan: Özbekler Tekkesi

Kurtuluş Savaşı’nda, İstanbul’un İngilizler ve İtalyanlar tarafından işgâl edildiği o kara günlerde, Anadolu’ya geçmek ve Mustafa Kemal Atatürk’ün başlattığı I. Kuva-yı Milliye’ye katılmak üzere hareket edenlerin üssü olarak kullanılan Özbekler Tekkesi, günümüzde hâlâ ziyaret edilen mekanlar arasında yer alıyor.

Milli Mücadelede karargâh olarak kullanılmış

Yüzlerce yıl Doğu’dan İstanbul’a gelen seyyahlara bir barınak olmuş olan Üsküdar Özbekler Tekkesi, Kurtuluş Savaşı’nda da önemli bir rol oynamıştır.
Stratejik konumu ve üstlendiği misyonuyla İstiklâl Savaşı yıllarında bir Milli Mücadele karargâhı haline gelen bu tarihî yapı, özellikle silah sevkıyatının yapılması ve gönüllülerin saklanarak Anadolu’ya kaçırılmasında İstanbul ile Anadolu arasında bir köprü vazîfesi görmüştür.
Tekkenin son mürebbisi hukukçu Ata Efendi, “Kuva-yı Milliye hareketine” destek vermiş, Karakol Cemiyeti’ne üye olarak İstanbul’dan Anadolu’ya silah ve cephane akışını sağlamış, Kurtuluş hareketine katılmak isteyen gönüllülerin Anadolu’ya kaçırılmasında merkezî bir görev üstlenmiştir.
İstiklâl Harbi sırasında, İstanbul ile Anadolu arasındaki gizli haberleşmenin merkezi ve İstanbul’dan Anadolu’ya gitmek üzere hareket edenlerin üssü olarak kullanılan Özbekler Dergâhı, millî mücadele komutanlarını ve pek çok mebusu misafir olarak ağırlamış, bunun yanında yaralıların tedavi edildiği bir yer olmuştur.
Kuva-yı Milliye hareketine mensup pek çok din adamı, müftü ve hocalar gibi Ata Efendi de milli mücadele fikrinin yayılması için canı pahasına mücadele vermiş, büyük fedâkârlık ve kahramanlıklar göstermiştir.

Karakol Cemiyeti ve Ata Efendi

Ata Efendi, İstanbul’un İngilizler ve İtalyanlar tarafından işgâl edildiği yıllarda vatanı kurtarabilme çârelerini araştırdı. İngiliz işgâline, ilk karşı koyma hareketi olarak “Karakol Cemiyeti”ni kuranlar arasında yer aldı. Vatanın bütünlüğü ve milletin bağımsızlığı için en gözü pek gençlerin gösteremediği cesâreti ortaya koydu. İşgâl kuvvetlerinin, Türklere ait evlere zorla girdiği, en mahrem mekanlara dahi tecavüzden çekinmediği günlerde kapı kapı dolaşarak, halka ümit verdi, moral telkin etti. İtilaf Devletleri, Türklerin bu dinî önderlerini yakından tanımıyorlardı. Atâ Efendi, düşmanların bu gafletlerinden istifâde etmesini bildi. Millete cesaret veren ve onların işgâl kuvvetlerine karşı direnmelerini teşvik eden konuşmalar yaptı. İnsanlara birlik ve beraberliğe çağırdı.
Karakol Cemiyeti vâsıtasıyla çeşitli haberler toplar, aldığı bu haberlere göre hareket ederek halka yol gösterirdi. Özbekler Tekkesi, bir posta merkezi gibi çalışırdı. İstanbul’dan Anadolu’ya, Anadolu’dan İstanbul’a en kritik haberler bu kanaldan ulaştırılıyordu. Anadolu’daki Kuva-yı Milliye kuvvetlerinin adam ve silâh ihtiyâcını karşılamak üzere kurulan mahallî mukâvemet ve faâliyet merkezleri ile de temasta bulunan Atâ Efendi, onların gönderdikleri gönüllüleri, silâh ve mühimmatları da kurduğu bu teşkilât sâyesinde Anadolu’ya gizlice ulaştırıyordu.
Çamlıca eteklerine kadar sokulan milis kuvvetlerine yardım etmek, îcâbında onları saklamak ve yaralılarına gerekli ihtimâmı göstermek sûretiyle de faydalı oluyordu.

İşgalci kuvvetler Özbekler Tekkesi’ni basıyor

1920 senesi Nisan ayının bir akşamı idi. Havada tatlı bir bahar şenliği ve serinliği vardı. Hafif esen rüzgâr, her yana bahar kokularını yayıyordu. Özbekler Tekkesi de benzeri sık sık görülen müstesna gecelerinden birini daha yaşıyordu. Bütün odaları biraz sonra Anadolu yolculuğuna çıkacak misâfirlerle doluydu. Bu misâfirler arasında işgâl kuvvetleri tarafından kapattırılan son Osmanlı Mebuslar Meclisinin bir kısım âzâları, üyeleri de bulunuyordu. Atâ Efendi ise dergâhın bahçesinde bâzı kimselerle oturuyordu. Çadırlaşmış ve çiçeklerle donanmış bir akasya ağacının altında, tatlı tatlı sohbet ediyordu. Etrafını saran ve onu dinleyen yolcuları konuşmalarıyla teselli ediyor, yüreklerine çöken ayrılık acılarını, gariplik duygularını unutturmaya çalışıyordu. Bu esnâda Üsküdar câmilerinde yatsı ezânı okunmaya başlamıştı. Atâ Efendi sustu, yanında bulunanlarla birlikte huzûr ve huşû içinde okunan ezânları dinledi. Tam bu sırada Fıstık ağacı ile dergâh arasındaki yol üzerinde gözcülük yapan biri soluk soluğa bahçeye girdi. Yanına sokulduğu Atâ Efendi’nin kulağına eğildi ve fısıldadı: “Aman Efendim! Üsküdar’daki İtalyan polis kumandanı, yanında birkaç İngiliz zâbit ve polisi olduğu hâlde buraya doğru geliyorlar!”

Türk din adamları bir kahraman

Atâ Efendi adamın sözünü bitirmesine meydan bırakmadı. Hemen yerinden fırladı. Bahçede ve odalarda kümelenen ve dertleşen misâfirlerine koştu. Yaklaşan tehlikeyi haber verdi, alınması gerekli tedbirleri de hepsine ayrı ayrı bildirdi. İki dakika bile geçmemişti ki, bahçede sessiz bir hareket başladı. Anadolu’ya geçmek üzere orada bekleyen misâfirler kendilerine kılavuzluk edenleri takip ederek set başına doğru sarkan ağaçlık ve fundalıklı yamacın üzerindeki dik patikalardan akmaya başladı. Sağa sola saparak, tarlaların kenarlarındaki çalılıklara sokulup, gözden kayboldular…
İşte o anda, içeri dalan işgâlci zâbitlerle berâberindekilerden bir kısmı, bahçe ve mezarlığa saldırdılar. Bir kısmı da açık duran kapıdan dergâhın içine daldı. Oda kapılarını tekmeleyerek açan ve içeriye dalan işgalciler, yüklük ve dolapları bile aradılar. Nihâyet mescit olarak kullanılan odaya girdiler. Karşılaştıkları manzara karşısında şaşırıp aptallaştılar. Çünkü Atâ Efendi, gerisinde saf tutan talebeleriyle birlikte namaz kılıyordu. Aralarında yabancı kimselerin bulunmadığını gören ve biraz sonra bahçe ve mezarlıkta da kimsenin görülemediğini öğrenen işgalci zâbitler, uğradıkları başarısızlık karşısında kızgınlık ve hınç ile dergâhtan uzaklaşmak zorunda kaldılar.

İngilizleri şaşırtan yüksek milli ruh

Atâ Efendi, Milli Kurtuluş hareketi tamamlanmadan işgâlciler tarafından tutuklandı. İngiliz Intellices (Entelijans) Servisi Yetkilisi Harron Armstrong, Atâ Efendi’nin tevkif edilip tutuklandığı zaman kendisiyle konuşmasından sonraki görüşleri için şu cümleleri kullanmıştır: “Bizler, Türk din adamlarının bu mevzûlarda faâl rol oynayacaklarını aslâ tahmin etmiyorduk. Diğer araştırmalarımız, Türk mukâvemet kaynaklarının meydana çıkarılması yolunda müspet netîce vermeyince, vâki ısrarlı ihbarları değerlendirerek, mescitler, câmiler gibi dînî yapılar üzerinde durduk ve din adamlarını tâkip ve kontrole başladık. Elde ettiğimiz bilgiler ve karşılaştığımız hakîkatler bizleri hayrete düşürdü. Bu din adamları, mâneviyâtı yükseltmekle yetinmemişler, fiilî olarak da mukâvemet teşkilâtı içinde vazîfe almışlardı. Halk üzerinde nüfûzları fevkalâde olduğundan, üzerlerine aldıkları vazîfeleri başarıyla yerine getirmişlerdi.”
Atâ Efendi, 1936 (H.1355) senesinde İstanbul’da vefât etmiştir. Onun tatlı hâtıraları hâlâ zihinlerimizde yaşamakta, kendinden sonra gelen nesillere örnek teşkil etmektedir. Kabri Üsküdar’dadır.

 http://www.oguzkoroglu.com

EHLİBEYT GÖZÜYLE ÇOCUK EĞİTİMİ

Bu yazımı, yeryüzünü kıyamet gününe kadar pak soyu ile süsleyen; imanına, güzel ahlâkına, takvasına, iffetine, izzet ve faziletine Allah’ın (cc) ve Hz. Peygamberin (sav) şâhitlik ettiği, insanlık ailesinin en hayırlı kadını, ev hanımlarının en şereflisi, cennet gençlerinin efendileri Hz. Hasan (as) ve Hz. Hüseyin’in (as) annesi ve velayet yolunun şahı İmam Ali’nin (as) zevcesi ve Âlemlere Rahmet Hz. Muhammed’in (sav) cennet çiçeği olan Hz. Fatıma (as) validemize ithaf ediyorum…
Eserlerinden ve görüşlerinden ilham alarak bu çalışmayı hazırladığım ilim, fikir ve gönül adamı Üstad Prof. Dr. Haydar Baş Hocamıza da, kaleme almış olduğu Ehlibeyt Külliyatı sebebiyle, özellikle şükranlarımı sunmak istiyorum.

* * *

Çocuk eğitimi ne zaman başlar? Eğitim doğuştan mı gelir, yoksa sonradan mı kazanılır? Çocuğun eğitim alanı neresidir, ev mi okul mu? Çocuk terbiyesinde en belirleyici rol kime aittir, anneye mi, babaya mı, öğretmene mi? Çocuk yetiştirirken asıl gayemiz ne olmalı? Çocuğun bedensel, zihinsel ve ruhsal gelişimini etkileyen manevi kriterler olabilir mi?..
İşte, bu ve benzeri soruların cevabı aranmıştır yıllar boyunca… Ve bu konuda çok şey söylenmiş, binlerce kitap yazılmış, çeşitli tezler ileri sürülmüş, işin ehli olan da olmayan da sayısız görüş beyan etmiştir.
Amacımız, bu tür sorulara cevap aramak değil.
Çocuk eğitimi konusunda tartışma yaratmak yahut yeni bir fikir ortaya atmak da değil…
Benim gayem, hacmi sınırlı olan bu dergi formatında, çocuk yetiştirirken unuttuğumuz veya göz ardı ettiğimiz bazı İslamî ölçüleri naklederek sağlıklı nesillerin filizlenmesine katkı sağlamak. Özellikle, Ehlibeyt medeniyetinin çocuk eğitimi konusundaki evrensel mesajlarının tüm anne ve babalar için paha biçilmez bir değer taşıdığını düşünüyorum.
Zira, yaşayan canlı Kur’an modeli olan ve hayatın hemen her sahasında en güzel örnekleri bulunan Ehlibeyt anlayışının çocuğa ve çocuk eğitimine yaklaşımı da bu anlamda en güzel ve de en doğru ölçüleri yansıtmaktadır.
Araştırmamızda “Ehlibeyt” kavramı sık sık zikredildiğinden öncelikle Ehlibeyt’in kimler olduğunu tekrar hatırlamamızda fayda var:

EHLİBEYT NEDİR, KİMLERİ KAPSIYOR?

Ehlibeyt , Peygamberimiz Hz. Muhammed Mustafa’nın (sav) ve aile efradının şahsında Kur’an-ı Kerim’in ve İslam’ın yaşam modeli, müşahhas halidir. Başta, Resulullah Efendimiz (sav) olmak üzere, İmam Ali (as), Hz. Fâtıma (as), İmam Hasan (as) ve İmam Hüseyin (as)’den oluşan beş kişilik aile, Ehlibeyt’in özünü ve temelini oluşturmaktadır. (1)
Bu seçilmiş Peygamber soyu: İmam Zeynel Abidin (as), İmam Muhammed Bâkır (as), İmam Câfer-i Sâdık (as), İmam Musa Kâzım (as), İmam Ali Rıza (as), İmam Muhammed Tâki (as), İmam Ali Nâki (as), İmam Hasan Askerî (as), İmam Muhammed Mehdi (as) ile “12 Masum İmam” olarak nihayet bulmaktadır. (2)
Vahiy ve risalet nûrunun muhatabı, ilim, hikmet, feyiz ve hidayetin kaynağı, iman ve islam medeniyetinin çekirdeği olan Ehlibeyt ve ailesi hakkında Resulullah Efendimiz (sav) şöyle buyurmuştur:
“Ben, sizin aranızda iki değerli emanet bırakıyorum; onlara sarıldığınız sürece Benden sonra asla sapıklığa düşmezsiniz. Bunlar: Allah’ın Kitab’ı ve Benim Ehlibeyt’imdir”. (3)
Hazreti Aişe (r.anha) rivayet ediyor; “Bir gün Allah Resulü (sav) dışarı çıktı, sırtında siyah keçi kılından örülme, desenli bir aba vardı. O sırada Hasan geldi, onu abasının altına aldılar, ondan sonra Hüseyin geldi, onu da abasının altına aldı; daha sonra Fâtıma geldi ve abanın altına girdi ve daha sonra Ali geldi, onu da diğerleriyle birlikte abanın altına alarak, “Ey Ehlibeyt, gerçekten Allah, sizden her türlü çirkinliği gidermek ve sizi tertemiz kılmak ister” (Ahzab Süresi, 33. Ayet) ayetini okudu.” (4).
Sevgili Peygamberimiz (sav) şöyle buyurur: “Benim Ehlibeyt’imin sizin içinizdeki misali, Hz. Nuh’un (as) gemisi gibidir. Kim gemiye binerse necat bulur, kim binmezse helak olur” (5).
“Muhammedim, de ki: ‘Ben, bu Peygamberliğimi tebliğime karşılık yakınlarıma sevgiden başka sizden hiçbir ücret istemiyorum” (Şura Süresi, 23. Ayet). Bu ayet-i kerime Hz. Ali (as), Hz. Fatıma (as), Hz. Hasan (as), Hz. Hüseyin (as) ve onların pak soyunu sevmek hususunda nazil olan “Meveddet” ayetidir.

İDEAL BİR AİLE YAPISI VE EŞ SEÇİMİ

Ehlibeyt kaynaklarını incelediğimiz zaman, her şeyden önce İslam’ın emir ve talimatları istikametinde tesis edilmiş “ideal bir aile yapısına” ve “ideal bir eş seçimine” dikkat çekilmektedir.
Tahrim Sûresi, 6. Ayette Cenab-ı Hak; “Ey iman edenler kendinizi ve ailenizi ateşten koruyunuz” buyurmuştur. O halde evlenecek kişinin öncelikle iman etmesi ve ailesine imanı ve ibadeti öğretebilecek donanıma sahip olması gerekmektedir.
Bakara Sûresi, 221. Ayette, “İman etmedikçe müşrik bir kadınla evlenmeyin… İman etmedikçe müşrik bir erkekle kızlarınızı evlendirmeyin” buyrularak eş seçiminin ehemmiyeti gözler önüne serilmektedir.
Hz. Peygamber (sav); “Kadın, dört şeyi için nikâhlanır: Malı, soyu, güzelliği ve dindarlığı. Sen dindar olanı seç ki, evin bereket bulsun” buyurmuştur (6).
Bir başka bir hadis-i şerifinde Resulullah (sav), şöyle buyurur: “Her biriniz, şükreden bir kalp, zikreden bir dil, ahiret işinize yardımcı olacak mü’mine bir kadın edinsin” (7).
Ebu Ümame radıyallahu anha’ın rivayetine göre, Resulullah aleyhissalatu vesselam şöyle buyurmuşlardır: “Mü’min, Allah’a takvadan sonra en ziyade saliha bir zevceden hayır görür” (8)…
Sağlıklı ve temiz nesillerin dünyaya gelişinde göz ardı edilmemesi gereken konuların başında, ailedeki mahrem (cinsel) hayat gelmektedir. Resulullah Efendimizin (sav) ve Ehlibeyt İmamlarının, mahrem hayatın maddi ve manevi edepleri ile ilgili yüzlerce hadisi şerifleri mevcut olduğundan bu konuda, Prof. Dr. Hamdi Döndüren’in “Delilleriyle Aile İlmihali” adlı kitabını tavsiye ediyor ve ayrıntılara girmiyorum…

BEBEĞİN KADERİ BÜYÜK ÖLÇÜDE ANNENİN ELİNDE

Baba spermasının anne rahminde yerleşmesinden itibaren kadının anneliği başlar. O andan itibaren kadının rahminde canlı bir varlık meydana gelmiş olup hızlı bir şekilde hareket ve tekamül eder. O çok küçük varlık, kâmil bir insan şekline gelinceye kadar olağanüstü bir hızla gelişir ve büyür.
Esasen insanın gerçek yaşı da, o andan başlıyor. Bilim adamlarından biri şöyle kaydeder:
“İnsan dünyaya geldiğinde yaşından 9 ay geçmiştir ve bu ilk dokuz aylık zaman zarfında ömrünün sonuna kadar sahip olacağı eşsiz varlığının tayininde çok büyük rolü olan bir takım aşamalardan geçer” (9).
Hamile kadın, o zamandan itibaren artık anne olmuştur ve rahminde gelişmekte olan çocuğa karşı sorumludur. Babanın nutfesi ve kromozomlarında bulunan özellikler genetik olarak çocuğa intikal ederek onun cismî ve ruhî kişiliğinin oluşumunda etki bıraksa da, bebeğin kaderi  büyük ölçüde annenin elindedir.

ÇOCUĞUN SAADET VEYA BEDBAHTLIĞI ANNE RAHMİNDE BAŞLAR

Annenin rahmi, çocuğun ilk yetişme ortamıdır. Yetişme ortamı bir insanın şahsiyetinin oluşmasında çok etkilidir. Siz öyle bir ortam düşünün ki, saraylar gibi hoş, bakımlı, sağlıklı ve huzurlu olsun. Böyle bir mekanda oluşan ve gelişen bebekle; harabeleri andıran bozuk, sağlıksız ve huzursuz bir ortamda varlık sahnesi ile tanışan bebek bir olur mu?
Hamilelik dönemi çok hassas ve sorumluluk isteyen bir süreçtir. Annenin ruh ve beden sağlığı ne kadar iyi olursa, anne karnındaki bebeğin gelişimi de o kadar iyi olacaktır.
Resulullah (sav) şöyle buyuruyor: “Herkesin saadet ve bedbahtlığı anne rahminde yaşadığı zaman başlar” (10).
Sağlıklı olarak dünyaya gelmek her insanın ilk tabii hakkıdır. O sebeple, anne ve babalar çocuk eğitimini ve gelişimini çocuk daha dünyaya gelmeden, anne karnında iken düşünmek zorundadır.

GEBELİKTE YENİLEN BESİNLERİN ÇOCUĞA ETKİSİ

Ehlibeyt ölçüleri, haram lokmanın doğuracağı sonuçlardan korunmak için rahimdeki bebeğin helalinden beslenmesini ve bebeğin güzel ve akıllı olması için de bazı meyve ve yiyecekleri tavsiye ediyor. Örneğin:.
Peygamber Efendimiz (sav) buyuruyor ki: “Hamile kadınlar, çocukların iyi ahlaklı ve sabırlı olması için hamileliğin son aylarında hurma yesinler.” (11).
Yine Resulullah (sav) şöyle buyurur: “Kavun yiyen hamile kadının çocuğu iyi ahlaklı ve güzel olur.” (12).
Bir başka hadisi şerifte ise “Hamile kadınlara, çocuklarının iyi ahlaklı olmaları için ayva yemelerini tavsiye edin.” denilmiştir (13).
İmam Ali (as) şöyle buyurur: “Hurma yiyin, çünkü hurma bütün dertlerin  şifasıdır.” (14).
İmam Cafer-i Sadık (as) der ki: “Çocuğun yiyeceği, annenin yiyip içtiği şeylerden temin olur” (15).
İmam Rıza (as) şöyle buyurur: “Ayva yemek, akıl ve zekayı güçlendirir.” (16).
Gazali Hazretleri şöyle anlatır: “Rivayet edilmiştir ki bir kavim, çocuklarının çirkinliğini peygamberlerine şikâyet etmiş. Bunun üzerine Allah, o peygambere; ‘Onlara; gebe olan hanımlarına ayva yedirmelerini tavsiye et, çünkü bu meyve çocuklara güzellik sağlar’ diye vahiy etmiştir.” (17).

DOĞUM YAPAN KADIN, CİHAD EDEN ERKEK GİBİDİR

Çocuk yaklaşık dokuz ay on gün anne rahminde yaşar. Çocuğun doğumu, insanoğlunun hayatı boyunca yapmış olduğu en tehlikeli ve en sarsıntılı yolculuktur. En küçük bir gaflet ve dikkatsizlik, çocuk veya annede telafi edilmesi mümkün olmayan ruhi, zihinsel ve bedensel sorunlara, hatta hayati tehlikelere sebebiyet verebilir. O bakımdan, sağlıklı, rahat ve huzurlu bir doğum için gerekli tüm tıbbi, sosyal ve psikolojik koşullar önceden hazırlanmış olmalıdır.
Bir gün Peygamber Efendimiz (sav) cihadın fazileti hakkında sohbet ederken kadınlardan biri, “Ya Resulallah (sav), acaba kadınlar cihadın faziletinden mahrum mu kalacaklar?” diye arzetmesi üzerine Resulullah (sav), “Hayır. Kadın da cihadın sevabına nail olur. Kadın hamile olur, daha sonra bebeği dünyaya getirir ve sonra da çocuk sütten kesilene kadar ona süt verir. Bütün bu müddet zarfında kadın cihad meydanında savaşan bir erkek gibidir. Eğer bu müddet içinde ölecek olursa şehit makamındadır.” buyurdu (18).

SÜT EMZİREN ANNEYE MELEKLERDEN MÜJDE

Anne sütü, çocuk için en iyi, en zengin ve en sağlıklı besin maddesidir. Ehlibeyt anlayışı, anne sütünün çocuk için en mükemmel yiyecek ve en tabii hak olduğunu belirtmektedir.
Cenab-ı Hak, Kur’an-ı  Kerim’de buyuruyor ki: ” Anneler çocuklarını tam iki yıl emzirirler. Bu, emzirmeyi tamamlamak isteyen içindir. Onların yiyeceği, giyeceği maruf vech üzere çocuğun babasına aittir…” (19).
İmam Ali (as) der ki: “Çocuk açısından hiç bir süt, anne sütünden iyi değildir.” (20).
Resulullah (sav) şöyle buyuruyor: “Allah Teâla, çocuğuna süt veren her kadına, çocuğun emmiş olduğu her süt karşılığında bir köle azad etme sevabı  verir. Süt içme dönemi sona erip çocuğu sütten kesince de Allah’ın büyük meleği elini, o kadının boş böğrüne bırakarak der ki, ‘Hayata yeniden başla. Çünkü Allah, senin geçmiş günahlarını affetti” (21).

KIZ MI ERKEK Mİ?

Bazı anne ve babanın en fazla düştüğü yanlışlardan biri de doğacak çocuğun cinsiyetidir. Bu konuda Ehlibeytin görüşü, cinsiyet ayrımı yapmamak ve Allah’tan hayırlı, sağlıklı çocuklar dilemektir.
İmam Zeynel Abidin’e (as) bir çocuğu olduğunu haber verdiklerinde kesinlikle onun cinsiyetini sormaz, onun sağlıklı ve kusursuz olduğunu duyunca Allah’a şükrederdi. (22).
Resul-i Ekrem (sav) ashabı ile oturmuş sohbet ediyordu. O anda birisi meclise girerek, “Ya Resulallah, Allah size bir kız evlat verdi” dedi. Peygamberimiz bu habere sevinerek Allah’a  şükretti. Sonra üzüntüleri yüzlerinden okunan ashabına bakarak, itiraz mahiyetinde, “Size ne oluyor ki?.. Allah, bana koklayacağım bir gül verdi; onun rızkını da kendisi verecektir” buyurdu. (23).
İmam Cafer Sadık (a.s) buyurmuştur ki: “Erkek çocuk nimet, kız çocuk ise hasenedir; yüce Allah nimetin hesabını sorar, haseneye ise mükâfat verir.” (24).
Allah Resulü (sav) şöyle buyurmuştur: “Çocuklarınıza eşit davranın; farklı davranacak olsanız dahi kızlarınızı üstün tutun!” (25).
Yine Efendimiz (sav) buyurur ki: “Kimin bir kızı olur, onu iyi terbiye eder ve rahat etmesi için gerekli ortamı temin ederse, o kız çocuğu onu cehennem ateşinden kurtarır.” (26).

İSİM KOYMADA ÖLÇÜ

Baba ve annenin en hassas ve önemli vazifelerinden biri de çocuğa güzel isim koymalarıdır. Resûl-i Ekrem (sav) şöyle buyuruyor:
“Çocuğun, babanın üzerinde üç hakkı vardır: Ona iyi isim seçmesi, ona okuma-yazma öğretmesi, erginlik çağına erdiğinde onu evlendirmesi” (27).
Hz. Peygamber (sav) bir başka hadisi şerifte de “Çocuklarınıza iyi isim seçiniz, zira kıyamet günü size o isimlerle hitap edilecektir” buyurmuştur (28).
İmam Musa Kâzım (as) şöyle buyuruyor: “Babanın, evladına yapacağı ilk iyilik, ona güzel bir isim seçmesidir.” (29).
İmam Muhammed Bâkır (as) şöyle buyurmaktadır: “En iyi ve üstün isimler peygamberlerin isimleridir.” (30).
Biri, İmam Sadık’a (a.s), “Biz kendimiz için sizin ve babalarınızın isimlerini seçiyoruz. Acaba bu amelin bize bir faydası var mıdır?” diye arzetmesi üzerine  İmam: “Allah’a andolsun ki evet. Acaba din, iyilere dostluk ve kötülere düşmanlıktan başka bir şey midir?” buyurdu. (Mustedrek-ul Vesail, c.2, s.618).
Resulullah (sav) buyurur ki: “Dört oğlu olup da onlardan hiç birine benim ismimi bırakmayan kimse, bana zulmetmiştir.” (31).
Esma binti Amis anlatıyor:
İmam Hasan (as) ve İmam Hüseyin (as) doğduklarında ben, Hz. Fatıma (a.s)’ın ebesi idim. İmam Hasan (as) dünyaya geldiğinde Hz. Peygamber (sav) gelerek: “Esma! Bana oğlumu getir” buyurdular.
Ben, İmam Hasan’ı (as) sarı bir beze sarararak O Hazretin (sav) yanına götürdüm. Resulullah (sav): “Esma! Ben size, doğan çocukları sarı bezle sarmayın demedim mi?” buyurdu.
Ben hemen İmam Hasan’ı (as) beyaz bir beze sararak Peygamber (sav)’in yanına götürdüm. Hz. Peygamber (sav), İmam Hasan’ın (as) sağ kulağına ezan, sol kulağına ise ikamet okudu… Daha sonra (vahiyle gelen haber üzerine) ona Hasan (as) ismini koydu. İmam Hasan (a.s)’ın doğumunun yedinci günü, Peygamber (sav) iki alaca koç kurban kesti. Onlardan birinin budunu bir altın dinarla beraber ebeye verdi. Sonra İmam Hasan’ın (as) saçını kesti, onun ağırlığında fakirlere gümüş sadaka verdi ve İmam (a.s)’ın başına ıtırdan yapılan güzel kokulu bir renk sürdü…  İmam Hüseyin’in doğumunda da aynı durum yaşanmıştır. (32).

SÜNNET VE TEMİZLİK

Çocuğu temiz tutmak ve onu hastalıklardan korumak anne babaya düşen vazifelerdendir.
Peygamber Efendimiz (sav) şöyle buyuruyor:
“Çocukları yağ ve kirden temizleyin. Çünkü şeytan onu koklamaktadır. Böylece çocuk uykuda korkar, huysuzlaşır ve melekler rahatsız olur.” (33).
Erkek çocukları sünnet etmek, İslam’ın sünnet ve farzlarından biridir.
“Hz. Peygamber (sav), kızı Hz. Fatıma’ya, İmam Hüseyin’in (as) doğumunun 7. günü başının saçlarını, yani, ana tüylerini Ensar’dan Ebu Hind el-Beyazî’ye tıraş ettirip tarttırarak ağırlığınca gümüş para sadaka vermesini emir buyurmuşlardır. Hz. Ali (as) ve Hz. Fatıma (as) da bu emri hemen yerine getirmişlerdir… Hz. Hüseyin (as), doğumunun yedinci günü sünnet ettirilmiştir” (34).
İmam Sadık (a.s) şöyle buyuruyor:
“Şüphesiz, yeryüzü sünnetsiz insanın idrarından rahatsız olur.” (35).
Peygamber-i Ekrem (s.a.a) buyuruyor ki:
“Yeni doğan çocuğu, temiz olması ve gelişip ilerlemesi için yedi günlük olduğunda sünnetleyin.” (36).

BEBEKLERİN AĞLAMASI, ALLAH’IN BİRLİĞİNE ŞEHADETTİR

Resulullah (sav) ve Ehlibeyt İmamları, bebek dünyaya gelince, bebeğin sağ kulağına ezan ve sol kulağına da ikamet okunmasını emrederek ilk tevhid dersinin ona verilmesini emretmişlerdir. Zira, bebeğin hassas ruhu ve zarif sistemleri, bu sözlerle etkilenmektedir.
İmam Ali (a.s) şöyle naklediyor: “Resulullah (sav); ‘Çocuğu olan kimse, şeytanın şerrinden korunması için çocuğun sağ kulağına ezan, sol kulağına ise ikamet okusun’ buyurdu ve bu güzel ameli Hz. Hasan (as) ve Hz. Hüseyin (as) üzerinde uygulanmasını emretti. Ayrıca, Fatiha, Nas ve Felak surelerinin de bebeğin kulağına okunmasını emretti.” (37).
Resulullah (sav) şöyle buyuruyor: “Çocukları ağladıkları için dövmeyin. Zira, çocuğun dört aya kadar ağlaması, Âlemlerin Rabb’inin varlığına ve birliğine şehadettir.” (38).
Peygamber Efendimiz yine (sav) buyurmuştur ki: “Çocuklarınız ağladığında onları dövmeyin; çünkü ilk dört aydaki ağlamaları ‘Lâ ilâhe illallah’ zikridir, ikinci dört aydaki ağlamaları Peygamber’e (sav) ‘salâvattır’, üçüncü dört aydaki ağlamaları ise anne ve baba hakkında duadır.” (39).

HER DOĞAN ÇOCUK, İSLÂM FITRATI ÜZERİNE DOĞAR

Hz. Peygamber (sav) ve Ehlibeyt İmamları, çocukların eğitim ve öğretimine büyük bir önem vermiş, anne ve babanın bu konudaki ağır sorumluluğunu bildirmiştir. Eğitim ve terbiye için en uygun zaman çocukluk dönemidir. Çünkü bu dönemde çocuk henüz şekillenmemiş ve her türlü terbiyeyi almaya hazır durumdadır. Çocukluk dönemindeki eğitimin önemi, çocukluk ruhunun, her çeşit nakış ve izi kabullenmeye hazır olmasından ileri gelmektedir.
Resulullah (sav) şöyle buyurur: “Her doğan çocuk, muhakkak İslâm fıtratı üzerine doğar…” (40).
İmam Ali (a.s) şöyle buyuruyor:
“Çocuğun gönlü, boş bir araziye benzer; oraya ne ekilirse kabul eder.” (41).
Yine Resulullah (sav)’den şöyle nakledilir:
“Çocuk itaatsizlikten dolayı nasıl anne ve babasını incitiyorsa, anne ve baba da kendi vazifelerini yerine getirmedikleri takdirde çocuklarını incitmiş olurlar.” (42).
Resulullah (sav) şöyle buyurmuştur: “Allah, çocuklarının kendilerine asi olmasına sebep olan anne ve babaya lanet etsin.” (43).
İmam Zeynel Abidin (a.s) der ki: “Bilmelisin ki evladın, senin vücudunun bir parçasıdır; dünyada tüm hayır ve şerriyle sana mensuptur. Onu güzel terbiye etmekten, Rabbine yönlendirmekten, senin ve kendisi için olan hususlarda (Allah’ın emirlerine) itaatkâr olması için ona yardımda bulunmaktan sorumlusun. Bu hususta ya Allah’ın sevabına nail olur veya O’nun cezasına uğrarsın. Öyleyse onunla ilgili üzerine düşen vazifeyi iyice yaparak Rabbinin huzurunda mazeret kazan ve onu eğitmek için de onun kendisinden yardım al. Kuvvet ancak Allah’tandır.” (44).

ÇOCUĞA VEREBİLECEK EN GÜZEL MİRAS: EDEP VE TERBİYE

Resul-i Ekrem (sav) bir gün şöyle buyurdu: “Yazıklar olsun ahir zaman babalarına!”. Bunun üzerine ashap sordu: “Yoksa müşrik mi olacaklar?”. Peygamberimiz (sav) şöyle buyurdu: “Hayır, Müslüman kalacaklar; ama çocuklarına dini öğretmeyecek ve hatta çocukları dini öğrenmek istediklerinde onlara engel olacak ve onları dünya malı kazanmaya sevk edeceklerdir. İşte Ben, böyle babalardan uzağım; onlar da Benden uzaktırlar.” (45).
İmam Cafer Sadık (a.s) buyurmuştur ki: “İyi babaların çocuklarına bırakabileceği en büyük miras, servet değildir; güzel terbiye ve ahlâktır.” (46).
Resul-i Ekrem (sav) şöyle buyuruyor: “Çocuklarınıza değer verin ve onları iyi terbiye edin ki, Allah (c.c) sizleri affetsin.” (47).
İmam Sadık (a.s) buyuruyor ki: “Çocuğa üç yaşındayken “Lailahe illellah” demesini öğretin. Sonra onu üç yıl yedi ay yirmi günlük olana kadar bırakın. Sonra ona “Muhammedun Resulullah”ı öğretin. Daha sonra onu bırakın dört yaşına yetişsin ve dört yaşında ona Hz. Muhammed’e (sav) salavat göndermesini öğretin” (48).
İmam Ali (a.s) buyurmuştur ki: “Çocuk, beş yaşını tamamlayıp sağ ve sol elini tanıdığı zaman, onu kıbleye doğru oturtun ve secde etmesini söyleyin. Altı yaşını tamamlayınca, ona rükû ve secdeyi öğretin. Yedi yaşını tamamlayınca da, yüz ve ellerini yıkayarak namaz kılmasını emredin ve bu konuda asla gevşeklik yapmayın.” (49).
Resulullah (sav) şöyle buyurur: “Çocuk, Bismillah’ı öğrendiği zaman, Allah Teâla çocuğu, annesini ve babasını cehennem ateşinden kurtarır.” (50).
İmam Ali (as) buyurmuştur ki: “Çocuklarınıza Peygamber’i (sav), Ehlibeytini ve Kur’an okumayı sevdirin.” (51).
İmam Ali (a.s) buyuruyor ki: “Kötü evlat, insanın en büyük musibetlerindendir. Kötü evlat, anne ve babanın haysiyetini yok eder ve geriye kalanları ise rezil eder.” (52).
Resulullah (sav) şöyle buyurur: “Çocuk, yedi yaşına kadar amir (emredici), yedi yaşından on dört yaşına kadar memur (emre itaat eden), on dört yaşından sonra yedi yıl da baba ve annesinin veziri olmalıdır.” (53).
İmam Sadık (as) şöyle buyurur: “Çocuk yedi yıl oyun oynar, yedi yıl ders okur ve yedi yıl helal ve haramı öğrenir.” (54).

ÇOCUKLARI SEVMEYEN BİZDEN DEĞİLDİR

Peygamber Efendimiz (sav) şöyle buyuruyor: “Çocukları sevin, onlara karşı şefkatli olun ve onlara söz verecek olursanız kesinlikle sözünüzde durun. Zira, çocuklar, sizin onlara rızık verdiğinizi sanırlar.” (55).
Yine Resulullah (sav) buyuruyor ki: “Çocuklarınızı çok öpün. Zira her öpücüğe karşılık, cennetteki dereceniz yücelir.” (56).
Bir başka hadisi şerifte ise “Çocuk cennet nimetlerinden biridir” (57), “Çocuk kokusu cennet kokularındandır.’ (58) ve “Küçük çocuğu olan onunla çocuklaşsın.’ (59) buyrulmuştur.
Ümmül Fazl anlatıyor: “Resul- i Ekrem (sav) henüz süt çocuğu olan Hz. Hüseyin’i benden alarak kucakladı . Hz. Hüseyin (as) Resulullah’ı n (sav) elbisesini ıslattı. Ben kızarak Hüseyn’i Resulullah’tan (sav) aldım. Bu arada Hüseyin ağladı. Bunun üzerine Resulullah (sav) bana şöyle buyurdu: “Ey Ümmül Fazl, biraz yavaş. Bu idrarı su temizler, ama Hüseyin’in kalbinden üzüntüyü ne giderebilir?” (60).
İmam Sadık (a.s) şöyle buyuruyor: “Allah, kulunu, çocuğuna karşı muhabbeti vasıtası ile merhametine şamil kılacaktır.” (61).
Resul-i Ekrem (sav) buyurur ki: “Çocuklara şefkat ve büyüklere saygı göstermeyen kimse bizden değildir.” (62).
Hz. Ali (a.s) vasiyetinde, “Çocuklara sevgi ve büyüklere saygı göster” buyurmuş tur. (63)

SONSÖZ

Çocuk eğitimi ve gelişiminin her dönemi başlıbaşına birer araştırma konusudur ve tüm yönleriyle ciltler dolusu eserlerin kaleme alınmasını gerektirir. Kaldı ki, bu konuda eğitim uzmanlarının, pedagogların, sosyologların, çocuk sağlığı uzmanları ve diğer bilim adamlarının sayısız eserleri bulunmaktadır. Sağlıklı çocuklar yetiştirmek isteyen her anne ve babanın bu eserlerden mutlaka yararlanması gerekir.
Biz bu yazımızda, Hz. Peygamber (sav) ve Ehlibeyt İmamlarının çocuk eğitimi konusunda ehemniyet verdikleri bir takım değerleri hatırlatarak; daha sağlıklı, daha zeki, daha mutlu, ruhî nitelikleri daha güçlü ve ahlâkî yönden ilerlemeye daha elverişli çocukların yetişmelerine katkı sağlamak istedik.
Evet; çocuklarımızı en güzel ortamlarda büyütüp, en güzel okullarda okutacağız, en güzel şekilde besleyip, en güzel kıyafetleri giydireceğiz.. Resulullah Efendimizin (sav) buyurduğu gibi, çocuklarımıza Kur’anı, Ehlibeyti, İman, İslam ve İbadet esaslarını en güzel şekilde öğreteceğiz.
Ancak, bazen tüm çaba ve emeklerimize rağmen çocuk eğitiminde sorunlarla karşılaşıyor, uzmanlardan profesyonel destek almamıza rağmen başarısız sonuçlarla karşılaşıyoruz.
Unutmamak gerekir ki, Âlemlere Rahmet Hz. Muhammed Mustafa (sav), “Çocukların saadet ve bedbahtlığı anne rahminde başlar” buyuruyor.
Sağlıklı ve kusursuz bir nesil için annenin iman ve ibadet ölçüleri kadar; huzuru, mutluluğu, sağlık ve yaşam koşulları da önemlidir. Örneğin; hamilelik döneminde kullanılan alkol, sigara ve benzeri unsurlar anne karnındaki çocuğa nasıl zarar veriyorsa; sosyal, ekonomik, psikolojik ve ailevî huzursuzluklar ve rahatsızlıklar da anne karnındaki bebeğe direkt zarar vermektedir.
O halde, çocuklarımızın geleceği, büyük ölçüde annenin gebelik döneminde, hatta daha da öncesinde anne ve babanın mutluluklarında aranmalıdır…

DİPNOTLAR
1. Prof. Dr. Haydar Baş, İmam Ali, İcmal Yay., İst., 2010, s.5.
2.  Kifayetu’l-Eser, s.193-200.
3. Sahih-i Müslim, Kitab-u Fezail-i Ali ibn-i Ebi Talib, c.7, s.122;  Sahih-i Tirmizi, c.5, s.328
4. Müslim, Sahih, Fezail’us-Sahabe c.4, s.2224.
5. Suyuti, Tefsir-i Hulafa, s.573; Taberani, Mu’cem’ül Kebir, s. 78.
6. Buhari, Nikah, 15, III /123; Müslim, Rada, 53,II /1086.
7. Kütübü Sitte, Hadis No: 6531.
8. Kütübü Sitte, Hadis No: 6532.
9. Biyografi-i Piş-ez Tevellüd, s. 16.
10. Bihar-ul Envar, c.77, s.133 ve 115.
11. Mustedrek-ul Vesail, c.3, s.113.
12. Mustedrek-ul Vesail, c.2, s.635.
13. Mustedrek-ul Vesail, c.3, s.116.
14. Mustedrek-ul Vesail, c.3, s.112.
15. Bihar-ul Envar, c.60, s.343.
16. Mekarimu’l-Ahlak, c. 1 s. 192-222.
17. İhya-i Ulumid’din, c.4, s.278.
18. Mekarim-ul Ahlak, c. 1, s. 268.
19. Bakara Sûresi, 233. Ayet-i Kerime.
20. Vesail-uş Şiâ, c.15, s.175.
21. Vesail-uş Şiâ , c.15, s.175.
22. Vesail-uş Şiâ, c. 15 s.143.
23. Vesail-uş Şiâ, c. 15 s.102.
24. el-Mehaccet’ül-Beyzâ, c.2, s.64.
25. Nehc’ül-Fesaha, s.365 .
26. Mecma’uz-Zevaid, c. 8 s. 146.
27. Bihar’ul-Envar, c. 104, s. 92.
28. Vesail-uş Şiâ, c.15, s.123.
29. Vesail-uş Şiâ, c.15, s.122.
30. Vesail-uş Şiâ, c.15, s.124.
31. Vesail-uş Şiâ, c.15, s.126.
32. Bihar’ul- Envar, c. 43, s. 238; Mecmau’z-zevaid, 9/174-175.
33. Bihar’ul-Envar, c. 104, s. 95.
34. Prof. Dr. Haydar Baş, İmam Hüseyin, İcmal Yay., İst., 2010, s.11.
35. Vesil’uş-Şia, c. 15, s.  161.
36. Vesil’uş-Şia, c. 15, s.  165.
37. Müstedrek’ul-Vesail, c. 2, s. 619.
38. Bihar-ul Envar, c.104, s.103.
39. Vesâil’uş-Şia, 63. Bab, s.1.
40. Buhârî, cenâiz 92; Ebû Dâvut, sünne 17; Tirmizî, kader 5.
41. Nehc’ül-Belağa, s. 903.
42. Bihar’ul-Envar, c. 104, s. 93.
43. Mekarim’ul-Ahlak, s. 518.
44. Tuhaf’ul-Ukul, s. 531.
45. Mustedrek-ul Vesail, c.2, 625.
46. El-Kafi, c.8, s.150.
47. Mekarim-ul Ahlak, s. 255.
48. Mekarim-ul Ahlak, s.254.
49. Mekarim’ul-Ahlak, s. 254.
50. Mustedrek-ul Vesail, c.2, 625.
51. Kenz’ül-Ummal, Hadis: 45409.
52. Gurer’ul-Hikem, s. 180, s.780.
53. Vesail-uş Şiâ, c.15, s.195.
54. Mustedrek-ul Vesail, c.2, 625.
55. Vesail-uş Şiâ, c.15, s.201.
56. Bihar-ul Envar, c.104, s.92.
57. Keşfül Hafa, 2/1402.
58. Feyz’ül kadir4/42.
59. Deylemî, III, 513.
60. Hedyet-ül Ahbab, s.176.
61. Vesail-uş   Şiâ, c.15, s.98.
62. Bihar-ul Envar, c.75, s.137.
63. Bihar-ul Envar, c.75, s.136.

Oğuz Köroğlu
12 OCAK 2012

http://www.oguzkoroglu.com