Archive for Temmuz 2012

Yağdır Mevlam basiret…

İçinde bulunduğumuz Ramazan hürmetine…
Bu ayda indirilen Kur’an hürmetine…
Ramazan’ı da Kur’an’ı da bizlere tebliğ eden alemlerin Efendisi, son elçi hürmetine…
Uzun ve sıcak günlerde tutulan ve senin katında makbul olan oruçlar hürmetine…
Bu mübarek ve müstesna vakitlerden istifade için tilaveti artırılan ayetler ve sureler hürmetine…
Sağnak sağnak basiret yağdır üzerimize.
Üzerimize basiret ihsan ve ikram eyle ki;
Aleyhimizde döndürülen dolapların farkına varalım.
Bozgunculuğu meslek edinmiş olan laf cambazlarını görüp şerlerinden emin olalım.
Cin ve insan şeytanlarının boyalı-cilalı ve yaldızlı tuzaklarına düşmeyelim.
Çukurlarda debelenmekten kurtulup “dosdoğru caddede” yürümeyi başarabilelim.
Düzenbazların, elbise giydirilmiş hurma kütüklerinin sahte seslerine kanmayalım ve dostu-düşmanı gerçek çehreleri ile tanıyalım.
Ellerimizi zalimlere değil mazlumlara uzatalım, ellerimizi zalimlerin işledikleri ve işleyecekleri cürümlerle kirletmeyelim.
Fiillerimize çeki düzen verelim, faaliyetlerimizi senin koyduğun ölçülere uyduralım.
Güzeli görelim, güzele varalım, güzele erelim, güzel kulların arasına girelim.
Bu mübarek vakitler hürmetine, nazlı kulların hürmetine basiret ihsan ve ikram eyle ki;
Halimizi en güzel hale tebdil etmenin yollarını arayalım, hileden-hurdadan, hileciden-hurdacıdan uzak duralım, hainlikten ve hainlerden fersah fersah kaçalım.
İçimizi ıslah edelim, ihmallerimizi tamir edelim, ilmimizi ikmal ve bildiklerimizle amel edelim.
Kuyu kazanları fark edelim, kaçakları, kaçak güreşenleri hissedelim, düşmanın safına geçip bize kılıç çekenleri tanıyalım.
Milli menfaatlerimize sahip çıkalım, onları örseleyen ve örseletenlerin gerçek yüzlerini görelim ve teşhir edelim, milletimize ve devletimize tuzak kuranları ve iş birlikçilerini yakından tanıyalım.
Nazlı hilale halel getirtmeyelim, nazlı hilalin temsil ettiği kutsiyetin farkına varalım ve “onu selamlamadan uçan kuşun yuvasını bozma” andımızı unutmayalım.
Obamızı dağıttırmayalım, ocaklarımızı söndürtmeyelim, onurumuzu çiğnetmeyelim, ovamızı satmayalım, sattırmayalım.
Öfkemize yenilmeyelim, ölçülerimizi kaybetmeyelim ve ettirmeyelim, öksüze-yetime sahip çıkalım, el uzatalım, ömrümüzü boşa harcamayalım.
Paraya kul olmayalım, para sahiplerinin önünde eğilmeyelim.
Rezil-rüsva olmayalım, rızandan ayrılmayalım.
Ümmet-i Muhammed üzerine sağnak sağnak basiret niyaz ediyoruz Ya Rab! A.Karaca..

Yaratıcı deneyle değil, iman ile bulunur

Avrupa Nükleer Araştırmalar Merkezi CERN’de bir deney sonucu dünya ile paylaşıldı. Deneyin konusu, manyetik alanda ışık hızına kavuşturulmuş parçacıklar çarpıştırılarak ortaya neyin çıktığını bulmak. Kısaca merak diye biliriz ama sadece merak değil tabi…
Bu deney sonucunda evrenin nasıl oluştuğunu, oluşmasından öncesine ve sonrasına ait bilenmeyenleri bilmek ve görmek hedeflenmektedir. Yaratıcıyı bilmek, deneyin amacı olmasa da, sonucu olduğunu tartışmalara bakarak söyleyebiliriz.
Şimdi bu deney sonucunda elde edilen bulguların hem eksik, hem yanlış olduğunu söylesek on milyar dolar harcayarak binlerce bilim adamına saygısızlık yapmış olur muyuz diye korkuyorum. Ama maksadımı anlatmak için söylemek zorundayım, beni bağışlasınlar.
Zahmet etmişler, boşuna masraf etmişler, bunun yerine Prof. Dr. Haydar Baş beyin bu konularda bir görüş ve düşüncesi var mı diye merak etseler çok daha iyi olurdu.
Yaklaşık 17 yıl önce Haydar Baş Hocamız Türkiye genelinde verdiği konferans serilerinde, evreni anlatarak Allah’ın ne kadar büyük güç ve kudret sahibi olduğunu beyan buyurmuş, “ne zengin Allah” diye sayha atıp kendinden geçmişlerdi.
Bu konuşmasında atom ve atomdan küçük parçacıklardan bahsedip zamanın, kütlenin ve mekânın ne olduğunu anlatarak, bugün deney sonucunda büyük buluş diye sunulan yanlış sonuçların doğrusunu anlatmışlardı.
“Allah her an bir oluştadır” ayetinde Allah tecelliden bahsetmektedir. Tecelliler anı, anlar zamanı oluşturur. Zamanın görünümü ise mekânı, yani kütleyi oluşturur. Yani bizim mekân veya kütle olarak gördüğümüz her şeyin aslı tecelliden başka bir şey değildir.
Tecelli dursun kütle yok olur, ortada madde diye bir şey kalmaz. Aslında bizim gözümüzle gördüğümüzü zannettiğimiz şeylerde bir göz yanılmasından ibarettir. Yani hepimiz serap görüyormuşuz.
Kısaca Üstadımızın söylediklerine bakarak şunu söyleyebiliriz: “Her şey tecelliden ibarettir. Gördüklerimizin aslı, yansıma ve göz yanılması olup gerçekten Allah’tan başka hiçbir şey yoktur.”
Deneyin sonucunda parçalanamayan parçacığı “Tanrı parçacığı” diye adlandıranlar, yakın tarihe kadar bu parçacıkların sürekli yenilendiğini bilmiyorlardı. Parçacığın enerji olduğunu da bilmiyorlardı, tabi yaklaştığı parçacığı kütleye dönüştürdüğünü ise yeni öğrenmişler. Kısaca bu Batılılar aslın da hiçbir şey bilmiyor
Onlar önce gelsin Müslüman olsun, sonrada Haydar Hocama talebe olsun ve harcadıkları on milyar doları da açlıktan ölen insanlara bağışlasınlar. Konumuza dönecek olursak onların ‘karanlık enerji’ dedikleri şey tecellidir. Kendileri karanlıkta olduğu için bunu anlayamayıp böyle adlandırıyorlar.
Üstelik Üstadımız ışık hızında olan bu enerjinin yaklaştığı parçacığı kütleye çevirdiği gibi, kütleyi aynı hızda uçurabileceğini de bizlere sohbet buyurmuşlardı.
Ve Allah dostlarının bir anda bir yerden bir yere hızlıca gitmesi ya da iki yerde bulunması anlamına gelen “Tayyizaman, Tayyimekân” diye ifade edilen gerçeği de anlatmışlardı.
Meltem TV ekranlarında bir sohbetinde ise “bir ömür beden ruhu taşıyor da, Ruh neden bir sefere mahsus bedeni taşımasın?” diyerek Miracı anlatmışlardı. Hz Ali Efendimize atfen çocukluğumda duyduğum “Ali yürüdüğünde yolun dürüldüğü olurmuş”, bu ise Allah’u âlem “Işığın geçtiği yerden mekânın büzüşmesi” gerçeğini ifade eden en güzel örnek olsa gerektir.
Batılılar çok cahil ve karanlıkta insanlar, materyalist olan Müslümanlar da farklı değil maalesef. Şeytanın bir anda garptan şarka gittiğine inanırlar ama insanın gideceğine inanmazlar.
Bunlar henüz insanı tanımıyorlar ve “insan bu meçhul” diyenlere Nobel Ödülü verdiler. Meçhul olan kendileri, insan değil. Ruhu hem bilmiyor, hem de inkâr ediyorlar, ruhu inkar eden bir anlayış sahipleri için elbette insan meçhul.
Bir söyleşilerinde Prof. Dr. Haydar Baş hocamız “İnsan gönüldür, gönül” demişlerdi. Tabi Batı dünyası bunu da bilmez çünkü onların dilinde “gönül” kelimesinin karşılığı bile yoktur.
Onların deneyle aradığı şey aslında Allah’tır. Ama çok gururlular, bunu açıkça söylemiyorlar. Ancak yanlış yerde arıyorlar, Allah’ı laboratuarda değil, Haydar Hoca’nın kalbinde arasınlar.
Çünkü Allah bir kutsi hadiste, “Ben yere göğe sığmam, mümin kulumun kalbine sığarım” diye buyurulmuştur. Y.Karaca

Doğru duvar yıkılmaz

Doğru olmanın, doğru kalmanın, gerçekten zor olduğu bir dönemden geçtiğimizin bilincindeyiz ama doğruluğun her zaman kârlı bir iş olduğunu, hem bu dünyada hem de ahirette karşılığının alınacağını unutmamak lazımdır.
Atalarımız “doğru duvar yıkılmaz” ifadesiyle doğruluğun önemine dikkat çekmiştir.
Doğru olabilmek ve doğru kalmak gerçekten de zor bir iş; onun için Âlemlere Rahmet Hazreti Muhammed (s.a.v.), “Öyle ise emrolunduğun gibi dosdoğru ol. Beraberindeki tevbe edenler de dosdoğru olsunlar. Hak ve adalet ölçülerini aşmayın. Şüphesiz O yaptıklarınızı hakkıyla görür” şeklindeki Hud suresinin 112. ayeti indirildiğinde “Hud suresi Beni kocattı” buyurmuştur. Demek ki doğru olmak ve doğru kalmak gerçektende zor bir iştir.
Doğruluk sözde değil özde olmalıdır. Çünkü doğruluktan bahseden çok ama doğru olan maalesef gayet azdır.
Doğru olan ve doğru davrananlar hakkında Yüce Allah’ın çok büyük müjdeleri vardır.
“Rabbimiz Allah’tır deyip sonra da dosdoğru yaşayanlara melekler gelerek, ‘Korkmayın, üzülmeyin, size vadedilen cennetle sevinin. Biz, dünya hayatında da ahirette de sizlere dostuz. Esirgeyip bağışlayan Allah’ın ikramı olarak (cennette) canınızın çektiği ve dilediğiniz her şey sizindir’ derler.”  (Fussilet suresi / Ayet 30-32)
Gerekten doğru olanlar, Allah’a dostluk makamına ulaşmakta, dostluk makamına ulaşanlar da korku ve hüzünden uzak tutulmaktadırlar.
“Allah’ın dostları için ne korku ne de hüzün vardır.” (Yunus suresi/ Ayet 62).
Abdullah İbn-i Mes’ud radıyallahu anh’den rivâyet edildiğine göre Nebî sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
“Şüphesiz ki sözde ve işte doğruluk hayra ve üstün iyiliğe yöneltir. İyilik de cennete iletir. Kişi doğru söyleye söyleye Allah katında sıddîk (doğrucu) diye kaydedilir. Yalancılık, yoldan çıkmaya (fücura) sürükler. Fücur da cehenneme götürür. Kişi yalancılığı meslek edinince Allah katında çok yalancı (kezzâb) diye yazılır.” (Buhâri, Edeb 69; Müslim, Birr 103-105).
Şimdi de doğruların ahiret kazancı hakkında bir hadisi şerifi aktaralım:
“Doğru sözlü, dürüst bir tüccar, peygamberlerle, sıddıklarla ve şehitlerle birliktedir.” (Tirmizi, 72, 4)
Değerli dostlar, doğru olmak doğru kalmak zor gibi görünüyor ama sonunda cennet ve Allah’ın rızasının olduğu bir netice için geçici dünyada zorluklara katlanmamız, Allah’ın rızasını her şeyin üzerinde görmemiz gerekmektedir. Ne mutlu doğru olanlara, doğru
kalanlara… U.Kepekçi

Müslüman, kendisine kimleri model edinmelidir?

İnsan, kemal için en değerli kabiliyet ve cevherlere sahiptir. İnsan bu cevherler ile sıfır noktadan başlayarak ve tekâmül ederek kemale doğru gidip mükemmelleşebilir. Bu yolculuğa başlamak ve hedefe doğru hareket etmek programsız olmaz. Bu yolda kemale doğru giderek insanı kâmil olabilmek için insanın bu doğrultudaki emirleri öğrenmesi ve amel etmesi gerekir.
Peygamberler mektebine göre insan çift boyutlu bir varlıktır. Bu iki boyuttan bir tanesi tabiat âlemine bağımlı ve âşıktır diğeri ise mana âlemine bağımlı ve âşıktır. İnsan akıl ve melekût boyutuna dikkat eder ve ulvi derecelere doğru hareket ederse, kemal noktalarına ulaşmış olur. Ama ihtiyarını nefs tarafında kullanır ve tabiata yönelik yaşarsa aşağılık noktalarına düşer ve böylelikle hayvanileşmiş olur.
İslam inancına göre insan bu dünyada yolcudur. Yolcu olan bu insan nasıl yaşarsa yaşasın dönüşü ve varışı Allah’a olacaktır. Yalnız Allah’a giden insan ikiye ayrılmaktadır. Bazıları Allah’ın rahmet sıfatına doğru gider ve diğer bazıları da Allah’ın gazap ve kahhar sıfatlarına doğru giderler. Yolcu olan insanın son noktada ikiye ayrılması, bu dünyadaki yaşam biçiminden ve farklılıklarından kaynaklanmaktadır. Akıllarını nefislerine hâkim kılanlar ile nefislerini akıllarına hâkim kılanlar bu dünyanın koşullarından dolayı bu dünyada iç içe yaşasalar da, öldükten sonra bunların yaşam alanları birbirlerinden ayrılacaktır. Bazıları Allah’ın gazabı diğer bazıları ise Allah’ın rahmeti ile birleşeceklerdir.
Tevhid ve Allah’ı tanıma ilminden sonra en değerli ilimlerden bir tanesi ahlak ilmi, nefis tezkiyesi ve nefis terbiyesini içeren ilimlerdir. Zira her ilmin değeri o ilmin konusunda yatmaktadır. Ahlak, nefis terbiyesi ve cihadı-ı ekber ilminin konusu “hareket halinde olan insanın mutlak kemale doğru olan yolculuğudur.” Bu ilmin netice ve semeresi ise, insanın ruhunu şeytani ve rezil sıfatlardan arındırarak, ruhu ilahi nurları almaya müsait kılarak kâmil olmaktır. Çünkü ayetler ve rivayetlere göre, nefis tezkiyesi ve terbiyesi peygamberlerin bisat amaçlarından birisi olarak anlatılmıştır.
Her insanın bu dünyada bir takım amaçları vardır. Müslüman bir insan dünya yaşamında tüm yaptıklarında Allah’ın rızasını gözetmeli ve onun rızası doğrultusunda hareket ederek, ilahi rızayı kazanmalıdır. Bu ise ancak ruh eğitimi ile gerçekleşir. İnsanın bu önemli amacı başarabilmesi, onun model seçmesine bağlıdır. Dünya hayatında modelsiz bir insan yoktur. İnsan her yaş aşamasında kendisine model edinir ve o modele benzemeye çalışır. Bazıları bir futbolcuyu, film aktörünü, sanatçıyı, yazarı veya bir siyasi lideri kendilerine model edinirler. Ama Müslüman birisi için Allah-u Teâlâ peygamberleri, Ehl-i Beyt imamlarını ve evliyaları model olarak tayin etmiştir. Müslümanların bu ilahi nurları kendilerine model edinmeleri gerekir.
Gerçek modellerin yaşam felsefelerinde ben yoktur. Dolayısıyla halkı kendilerine davet etmezler. Model olan insanlar akıllarını yaşam şekillerine komutan ederler ve aklın doğrultusunda hareket ederler. Model olan insanlar kendi değerlerini ve kendilerindeki cevherlerin değerlerini bilirler ve onları harap etmezler. Onlar Allah’ın farzlarına önem verirler, helale ve harama çok dikkat ederler. Onlar ilim silahını kuşanırlar ve ilim elbisesini giyinerek kendilerini ziynetlendirirler. Model insanlar hayatlarının her alanında, gençlikte ve yaşlılıkta daima çalışırlar, çalışırken engellere karşı direnirler ve yaptıkları işlere etraflıca dikkat ederler. Onların yaşam felsefesinin merkezinde ihlâs olduğu için bu kavramın dışında hareket etmezler. Onlar yapmak istedikleri her şeyi önce Kur’an’a sunarlar, Kur’an ile bağdaşıyorsa onu yaparlar aksi halde ondan vazgeçerler. Hiçbir zaman ve hiçbir halde adaleti bırakmazlar, özgürce adalet ilkesine göre yaşarlar. Yaşadıkları camialarda vahdet ve birlik olgusu olurlar ve ihtilafa karşı mücadele ederler. Onlar her açıdan geri kalmışlığa, fakirliğe, cehalete karşı mücadele eder ve bu uğurda yılmazlar. Model insanlar kabileciliğe, ırkçılığa, dil, servet ve makam imtiyazına karşı olurlar, üstünlük ölçüsünün takva olma şuurunu insanlara kazandırmak için çaba sarf ederler… Bu ve benzeri ilkelere göre yaşayan insanlar Model insanlardır. Bu kıstaslara sahip olanları kendisine model edinen insanlar bu kavramlara göre yaşadıktan bir zaman sonra başkalarına model olurlar. Dolayısıyla insan önce model seçmeli ve sonra seçtiği modelin yaşam metotlarını öğrenmeli ve ardından da bu metotlara amel etmelidir. Bu aşamaları geride bırakan birisi bir zaman sonra başkalarına model olur. Ancak şunu da unutmamak gerekir ki kusursuz ve kâmil olan modeller Allah’ın resulleri, Hz. Fahri Kâinat Efendimiz, Hz. Fâtıma (s.a) ve Ehl-i Beyt imamlarıdır. Âlemde bu zümrenin asla alternatifi yoktur ama bunların dışında kalanların alternatifleri muhakkak vardır. Model bir Müslüman olma ümidi ile…

Mehdi AKSU