1461832_10153557897120346_489676897_n

İslâm âlemi önce geçmişini bulmalıdır
Doç.Dr. İhsan Fazlıoğlu

Bir Sırp atasözü şöyle der: “Mutlak kesin olan tek şey gelecektir; çünkü geçmiş durmaksızın/sürekli değişir”. Son iki yüzyılın dünyasını en iyi ifade eden belki de en güzel cümle bu olmalıdır. Niçin? Bu sorunun yanıtını yine yakın tarihimize geri giderek belki bulabiliriz.

The World of Islam must at first find its past
Assoc. Prof. İhsan Fazlıoğlu  

A Serbian proverb says: “The only absolutely certain thing is the future, because the past constantly changes.” This must be the best sentence that expresses the last two century’s world. Why? Maybe, we can find the answer to this question again by going back to our near past.

Kurtuluşu bu dünyada arayan Yahudîlerin kutsal kitabı Tevrat’ın yorumcuları Kabalacılar belirli bir gayeye göre tarihi değiştirme’ye sefirod adını verirler. Sefirod, ahiret inancı olmayan bazı Yahudilerin yeryüzü cenneti inşa etmek için geliştirdikleri bir düşünme ve eyleme tarzıdır. Ancak belirli bir gaye ifadesi, kapitalizmin doğuşu esnasında, eski ilişkileri (gelenek) ortadan kaldırıp yeni ilişkileri (modern) ikâme etme olarak anlaşılmıştır. Yeni ilişkilerin dayandığı zihniyet ise niyet-insanını devre dışı bırakıp kural-insanını gündeme taşımıştır. Çünkü geleneksel insan niyetlerini (değerlerini) esas alan ve maslahata göre davranan ahlâk-insanıdır; kurallar da değerlerle bağlantıları oranında dikkate alınırlar. Modern insan ise menfaate göre düşünür; bu açıdan kurallara uygun davranmayı esas alır; değerler bu kurallara dayandıkları oranda önemsenir. Bu durum, ahiret inancının yokluğuyla birleşince, dünyaya yönelik, dolayısıyla mutluluğu yalnızca bu dünyada gerçekleştirmeye çalışan salt hukuk-insanını ortaya çıkarır. Sonuçta değerlerin dışarıda bırakıldığı ve salt hukukun üstün kabul edildiği bir çerçeve oluşur. Ancak dikkat edilmesi gereken en önemli nokta, salt hukukun üstünlüğü çerçevesinde dikkate alınan kişi, ancak ve ancak modern ilişki biçimini/biçimlerini kabul eden, kurallara uygun davranan kişidir; geleneksel ilişki/ilişkiler biçiminde ısrar eden, değerlerini esas alan kişi ise,siyah-adamdır (ahlâk-insanı). Çünkü değerlerin olgusal veya işlevsel aklî kaynağı yoktur, tersine değerler menşelerini ya vahiyde/dinde ya da dinleşmiş ideolojilerde bulurlar. Bu açıdan din, salt hukukun üstünlüğü anlayışının hakim olduğu her yerde, önce tasfiye, sonra tadil ve en nihayet tahrip edilir. Bu çerçevede modernleşme/batılılaşma, yani modern Avrupanın dünyaya medeniyet getirme savı, kendi ilişki biçimini hakim kılma ve tarihe bu çerçevede yön verme anlamına gelir. Bu ilişki biçiminin dışında kalmak, direnmek yani kısaca muhalif olmak gericilik(irtica) olarak damgalanır.

The Kabalists, the interpreters of Torah (the holy book of the Jews, who seek salvation on this earth), call changing the history according to a certain objective as sephirod.  Sephirod is a form of thinking and acting that was developed by some of the Jews who didn’t have belief in afterlife. Yet, during the birth of capitalism, the expression of “a certain objective” was understood as removing the old relationships (tradition) and establishing the new ones (modern). However, the mentality that is based on the new relationships has left the human of intention out-of-date and brought in the concept of the human of rules because the traditional human is the human of ethics who takes his intentions (values) as his principle and acts upon matters; and the rules are taken into consideration with regard to their connection to the values. On the other hand, the modern human thinks in terms of benefit; and from this point of view, his main concern is to act according to the rules; values are considered important as long as they are based on these rules. When this situation unites with the absence of belief in afterlife, it consequently brings about the human of absolute law who is earth oriented, working to realize happiness only on this earth. Eventually, a frame comes out in which values are left out and absolute law is accepted as superior. However, the most important point that needs to be paid attention to is that the person who is taken into consideration in the frame of the superiority of absolute law is the person who simply and only accepts the form(s) of modern relationships and acts upon the rules; whereas the person who insists on the form of traditional relationship(s) whose standpoint is his values is the black-man (the human of ethics)  because values don’t have factual or functional intellectual source, on the contrary, they find their roots either in revelation/religion or in the ideologies that have turned into religions. From this point of view, wherever the concept of the superiority of absolute law is dominant, religion will first be eliminated, then altered and eventually destroyed. In this context, modernization/westernization, in other words, the thesis that the modern Europe would bring civilization to the world, means dominating its own form of relationship and reorienting the history in that framework. Staying out of this form of relationship, resisting, in other words, being dissentient would be labeled as reactionism.

Türkiye, Batı Avrupa karşısında aldığı askerî yenilgiler üzerine girdiği batılılaşma macerasında, koruyacak bir şeye sahip olduğundan, daima, İsmet Özel’in deyişiyle Konuşulamaz Türk olarak teklif sahibi olmaya çalıştı. O günden bugüne Türklerin modern Batıyla ilişkileri konuşulamaz ve konuşulabilir olma özellikleri çerçevesinde gelişti. Konuşulabilir olmak için sefirod kavramının yoğun olarak etki bulunduğu Osmanlı münevveri, geçmişi karaladı; geleceği ise kutsadı. Osmanlı münevverleri, ayrıca, geleceğe ilişkin tasavvurlarına uygun olarak, sefirod kavramını geriye doğru işlettiler ve geçmişi de belirli bir gayeye göre değiştirmeye başladılar. Bu gaye, geçmişin gelecek tasavvuruna uygun hatta ona destek olabilecek şekilde yeniden tanımlanması ve inşa edilmesidir. Bu durum, en iyi şekilde tarihî İslâm ile gerçek İslâm ayırımında kendini gösterir. Popüler düzeyde bu ayırım, İslâm ile müslüman ikilemine sebeb oldu: Sorumlu gerçek İslâm değil, bu gerçek İslâm’ı anlayamayan müslümanlardı. Aslında bu anlayış, dini bir idea olarak görüp hayattan, dolayısıyla tarihten uzak tutmaya; ve dini kişinin vicdanına hapsetmeye çalışan zihniyetin bir izdüşümüdür.

Turkey, in its adventure of westernization which had been undertaken as a result of the militarist defeats against the Western Europe, always tried to be the bidder just as Ismet Ozel states as the Incommunicable Turk, because it had something to preserve. From that day on, the Turk’s relationship with the modern West had developed within the framework of their being incommunicable or communicable. In order to be communicable, the Ottoman intellectuals that the concept of sephirod had found an intense effect upon slandered the past and blessed the future.  The Ottoman intellectuals, in accordance with their conceptions of the future, also worked the concept of sephirod backwards and started to change the past according to a certain objective. This objective was the redefinition and the establishment of the past in which it was appropriate to and even reinforced the conception of the future. This is seen best in the differentiation between the historical Islam and the true Islam. On the popular level, this differentiation had caused the dilemma between Islam and Muslim: The responsible one was not the true Islam but the Muslims who couldn’t understand the true Islam. Actually, this way of understanding is a projection of the mentality that considers religion as anidea and tries to keep it away from life, and consequently from history, and imprison it into the person’s conscience.

Modernleşme öncesinde Türk dünyası, ortak bilinç durumunun temsil edildiği bir metafiziğe atıf yaparak maşerî vicdanını canlı tutuyordu. Bu metafiziğin iki yönü vardı: Şifahî olanı ki Mevlid’le, Mızraklı İlmihal’le, Muhammediye veAhmediye’yle, Hz. Ali hikâyeleriyle, Battal Gazi gibi efsanelerle vb. yaşıyordu (Her ne kadar bu eserler yazılı ise de sözlü kültürün özelliklerine uygun yayılıyordu). Bu metafiziğin yazıya dökülmüş kısmını Kelâm ilmi oluşturuyordu. Diğer bir deyişle Kelâm, İslâm dünyasında ortak maşerî vicdanın hesabını verdiği, nazariyata dayalı, yazılı İslâm metafiziğidir. Bu iki yönlü metafizik yanyana değil, teşkik anlayışı gereği, üst üste duruyor; ikisi arasındaki irtibat ve kontrolü ulemâ sağlıyordu. Batılılaşma sürecinde sefirod mantığını ileri ve geri doğru işleten Osmanlı münevverleri ilk önce, bir taraftan hurafe diyerek şifahî vicdâna, bir taraftan da dogmatik diyerek kelâma saldırdılar. Hem de “mesâilin tağayyürü usulun tağayyürünü gerektirmez” kaidesini bildikleri halde. Böylece ulemâ ortadan kalktı; halk ile devlet arasındaki irtibat koptu. Bu iki şemsiye ile ulemânın tasfiyesi aydınlara, hatta bazı ulemâdan kişilere, geçmişi, gelecek tasavvurlarına uygun olarak tahrif etme, tanımlama imkânı verdi. Nitekim maşerî vicdânın her iki unsuru bugün Türkiye’de büyük oranda tasfiye edilmiş durumdadır. Ayrıca, yine bugün aydın kesiminin dinî anlayışı da, ulemâ tasfiye edildiğinden nazariyata dayalı yüksek İslâm değil, tek başına kaldığında, diğer bir deyişle yerinde olmadığında menfi görülebilecek halk İslâmıdır.

Before the process of modernization, the world of Turks kept the social conscience alive by referring to a metaphysics in which a state of common consciousness was represented. This metaphysics had two directions: The oral one had been living through Mevlid, Mizrakli İlmihal, Muhammediye andAhmediye, Hz. Ali stories and the legends such as Battal Gazi. (Although these works were in written form, they had become to be known within the oral culture). The written part of this metaphysics was constituted by the science of Kelâm (Logos). In other words, Kelâm (Logos) is the written Islamic metaphysics where the common social conscience renders in the Islamic world and is based on theories. This bi-directional metaphysics was not side by side but it overlapped as a result of the concept of suspicion; the connection and the control between the two was provided by the scholars. In the process of Westernization, the Ottoman intellectuals who had worked the sephirod logic forwards and backwards, attacked the verbal conscience by calling it superstition on the one hand, and on the other, they attacked kelâm by calling it dogmatic although they knew about the rule which says: “The changing of the problems doesn’t require the method to change”.  This was how the scholars disappeared and the connection between the government and the public was broken. The elimination of the scholars gave the opportunity to intellectuals and even to some of the scholars to alter and to define the past according to their conceptions of the future. As a matter of fact, today in Turkey, both of these components of the social conscience are predominantly eliminated. Furthermore, today, because of the elimination of the scholars, the religious understanding of the intellectuals is not superior Islam based on theories, but public Islam which can be perceived in negative way on its own.

Maşerî vicdânı olmayan bir toplumun ortaklaşa paylaştıkları bir geçmişi ve yine ortaklaşa ümid ettikleri bir geleceği yoktur; bu da kısaca ortak bir gayeleri bulunmadığını gösterir. Bir toplumun maşerî bir gayesi yoksa kendi içerisinde cepheleşir. Bu açıdan Türkiye’de halk arasında devamlı cepheleşmeye neden olan, tüm değişik renkleriyle aydınlar, bu milletin maşerî vicdânından, maşerî gayesinden kopan insanlardır. Bundan dolayı hepsi, topluma mal olmayan, kökleri ötede beride müphem bir iradenin biçimlediği, tayin ettiği birer cephe komutanıdır, kabile şefidir. Çünkü Türkiye’deki aydının mensubiyet duyduğu bir milleti yoktur. Millet olmadan kişi olunamaz. Küresel düşünmek, evrensel dert edinmek geniş düşünmek değil yer-siz düşünmek demektir. Tersi ise bir yerdendüşünmek, yer-li düşünmek demektir. Çünkü merkezi olmayan bir dairenin tanımı nasıl mümkün değilse yeri olmayan bir düşüncenin tanımı da o kadar mümkün değildir. Aksi, küresel, evrensel gibi siyasî kavramları bilgi nazariyesine mal etmek demek olur ki bu yanlıştır. Çünkü bilgi, düşünce, küresel, evrensel olamaz, olsa olsa tümel olur, genel-geçer vb. olur.

A society without social conscience doesn’t have a shared past and a future hoped for jointly; and this shows that the people don’t have a common aim. If a society doesn’t have a social aim, it opposes in itself.  From this point of view, various intellectuals in Turkey causing constant opposition among the public are the people who are driven away from the social conscience, and the social aim of this nation. That’s why all of them are the front commanders, tribe chiefs who are appointed and shaped by an ambiguous will with unrecognized roots. The intellectuals in Turkey don’t have a nation that they feel they belong to. One can not be a person without being part of a nation. Thinking globally, caring about troubles universally doesn’t mean thinking widely, but it means thinking without a ground. The opposite of this means thinking from and with a ground because just as the description of a circle without a center is not possible, the description of a thought without a ground is as much impossible The opposite would mean to dedicate the political concepts such as global, universal to theories of knowledge, which would be wrong. Because knowledge, or thought can not be global, universal, it can at best be universal, generally acceptable, etc.

Kısaca dendikte, başta Türkiye olmak üzere benzer süreci yaşamıs olan diğer müslüman toplumlar dertlerinden ve sıkıntılarından kurtulacakları bir muhayyel gelecek tasarladılar; ve bu geleceği gerçekleştirmek için yalnızca mevcud olanı değiştirmekle kalmadılar, geleceği de bu muhayyel geçmişin muhtevasına uygun şekilde tanımlamaya çalıştılar. Günübirlik sıkıntılar değiştikçe muhayyel gelecek yeniden dizayn edildi; bu yeni dizayna göre de geçmiş tekrar ve tekrar tanımlanmaya çalışıldı. Bu nedenlerle bugün ne Türkiye’de yaşayanların ne de diğer müslüman toplumların kendilerine has ortak-bir geçmişi yani tarihi yoktur. Her bir toplum geçmişini şimdiki sıkıntılarını ve dertlerini çözmeyi düşündüğü muhayyel gelecek tasavvuruna göre değiştirip durmakta silbaştan yeniden ama yepyeniden yazmaktadır.

In brief, Turkey, as being the first in the list of the Muslim societies that had gone through a similar process, designed an imaginary future in which they would be saved from their troubles and difficulties, and in order to realize this future, they did not only change the present according to it, but they also tried to describe the future according to this imaginary past. As the daily troubles changed, the imaginary future was redesigned; and according to this new design was the past tried to be described again and again. Because of these reasons, neither the people who live in Turkey nor the other Muslim societies have a unique common past, i.e. history. Each and every society has been constantly changing its past according to the imaginary future that is expected to solve the existing troubles and problems -rewriting a new, brand new past.

Mirim Çelebî’nin deyişiyle “Akıl, hissî ya da aklî delili olmaksızın bir kavramın [olgu] varlığı hakkında yargıda bulunamaz”, bulunur ise olgu olmaz vehim olur. Bu nedenle muhayyel gelecek tasavvuru bir vehimdi; bu vehme göre yeniden çeki-düzen verilen tarih/geçmiş de bir vehimdi. Geçmişi ve geleceği vehim üzerine kurulu İslâm âleminin bugünü ise -işte- apaçık ortadır (ama ne yazık ki vehim değildir). Çözüm önce geçmişin keşfi, sonra da geleceğin bu geçmişten hareketle yeniden inşasıdır. Rehber ise meşruiyetini değer dünyamızda bulan akıl ile aklın ürünü olan bilgidir; aklın yani bilginin Varlık üzerindeki tatbikatı da adâlettir, erdemdir. Başka bir deyişle sorumluluk (vazife) sorgulayan(muhakkık) içindir. Her sorumluluk hisseden kişi de seçenek arar. Seçenek arayan kişiyse bilgisine (nazar) göre eyler (amel); sonucu adâlettir/erdemdir.

As stated by Mirim Çelebi: “Reaso, can not make a judgement on the existence of a concept existance (fact) without an emotional or an intellectual evidence”, if it does then it’s not a fact but a delusion. That’s why an imaginary design of the future was a delusion; and the past/history that was reorganized according to this delusion was also a delusion. Here, the present situation of the Islamic world whose past and future are based on delusion is obviously apparent (but, unfortunately, this is not a delusion). The solution is the discovery of the past and then the re-construction of the future from this past. The guide is the reason which finds its legitimacy in the world of our values and the knowledge which is the product of this reason; and the practice of reason -the knowledge- on Being is justice and virtue. In other words, responsibility (duty) is for the one who inquires. And every person who feels responsible looks for alternatives. The person who seeks for alternatives acts (amel) in accordance with his knowledge (nazar); and the result of this is justice/virtue.

translated by Deniz Tipigil