Posts from the ‘Ehl-i Beyt’ Category

Cumhuriyet İmam Alinin (a.s.) Saltanat Muaviyenin yönetim biçimidir

Müslim Karabacak                                                                                                                             Arı duru bir zihin,
Pîr u pak bir gönül,
“Allah rızası” tek gaye ile araştırın bakın aynı fikre varırsınız.
Daha henüz Resûlüllah’ın mübarek naşı ortada iken başlayan yanlış ve hatalardan ilham ve cesaret alan Muaviye’nin tertemiz İslam bünyesine zerk ettiği en büyük fitne tohumudur saltanat.
Ve saltanatın kaçınılmaz sonucu olarak da, bütün ahlaksızlıkların mecmuu/toplamı oğlu Yezid’i (aleyhi’l lane),
Ömürlerini Resûlüllah’a ve İslam’a vakfetmiş,
Tek gayesi Allah’ın rızasını kazanmak olan,
Gerektiğinde malını ve canını din-i mübin İslam uğruna gözünü kırpmadan feda eden mümtaz sahabeye rağmen ve onlara inat Müslümanların başına dikmiştir, bela edilmiştir.
Bu fitneyi meşru göstermek için can atanlar hemen bir hadis ürettiler, “hilafet benden sonra otuz yıldır.”
Eee, bir konuda hadis varsa itiraz edilmez.
İtiraz edenler de;
Kâbe’nin yıkılıp yakılmasıyla Mekkeliler,
Meşhur “harre” olayıyla Medineliler,
Kerbela vahşetiyle de topyekûn Müslümanlar korkuya, suskunluğa kabule mahkûm edilmişlerdir.
Muaviye’nin saltanat anlayışı Osmanlı’ya ilham kaynağı olmuştur desek yanlış mı olur?
Tıpkı Merhum Gazi Mustafa Kemal gibi,
Müslüman toplumun;
Bütün çıkış yolları kapalı,
Ümitleri tükenmiş,
Fitnenin her yanı kuşattığı,
Fesadın her bireyi etkisi altına aldığı bir zamanda…
İmam Ali (a.s.) Müslümanların yegâne ‘Hacetler kıblesi’ olmuştur.
Hiçbir beşeri sistemin bile ömrü otuz yılla mukayyet değildir.
İslam gibi bir ilahî din hangi sebeplerle daha otuz yılını bile doldurmadan, fitnenin, kargaşanın, anarşinin kurbanı olmuş, ilahî değerleri hâk ile yeksan/yerle bir edilmiştir.
Bu husus araştırılmaya değer değil mi sizce?
Bir yerde yapılan koca bir yanlışın,
Yok edici bir hamlenin,
Kısaca gasp edilen bir hakkın kaçınılmaz sonucu değil mi?
Allah’ın son Resûlü,
O son Resûl’ün getirdiği, yaşayıp yaşattığı “en ekmel” son din,
O Resûl’ün rihletinden fazla değil 30 sene sonra içler acısı bir hale bürünüyor.
“Gadîr u Hum” denen mevkide “seni tebrik ederiz Ey Hasan’ın babası (Ali), Sen bütün müminlerin velisi, valisi, idarecisi oldun” diyenlerin daha dillerinin nemi kurumadan: “Seni tanımayız Ey Ali!” demelerinin bunda katkısı ne kadardır diye hiç düşündünüz mü?
İmam Ali (a.s.) cumhurun başıdır artık.
Cumhurbaşkanıdır.
Başka çıkış bulamayanların tek umududur İmam Ali.
Tıpkı Mustafa Kemal gibi.
Alın kıyaslayın.
Kıyas akıl kadar değerlidir.
Ben Şiî/Ehl-i Beyt ekolünün “akıl” ölçüsünü Sünnî ekolün “kıyas” ölçüsüne benzetirim.
Hatası bana ait.
“Birinci halife ne şura ile ne icma ile seçilmiştir” diyenler yerden göğe haklıdırlar.
O süreçte “Benî Sakife yurdunda” vuku bulanları “mal kaçırma” telaşına benzetenler de en az onlar kadar haksız sayılamazlar…
Aksini iddia edenlerin şuna da cevap vermesi gerekmez mi?
“Madem Hz. Ebu Bekr bütün ashabın icmasiyle hilafet makamına oturdu, niye ikinci halife Hz. Ömer de aynı yolla değil de, birinci halifenin -hem de hasta yatağında- nasbiyle hilafet makamına oturdu.”
Dahası; Son demlerinde “ümmetinin dalalete/küfre düşmemesinin reçetesini yazmak isteyen Resûlüllah’a: “Allah’ın resûlü hastalığın şiddetine bağlı olarak sayıklıyor, ne dediğini bilmiyor” deyip karşı çıkan Hz. Ömer aynı tepkiyi hasta yatağında Ebu Bekr’e göstermiyor, niye?
Sorgulama ne zaman suç kapsamına girdi ki?
Resûlüllah’ın -rıhletinden kısa bir süre önce- bizzat donattığı ve “git babanın intikamını al” deyip Bizans’ın üzerine yolladığı Usama b. Zeyd’in ordusunda birinci ve ikinci halifenin de -nefer olarak- olduğu bir vakıadır.
Resûlüllah’ın: “Üsame’nin ordusunu donatın. Ondan geri kalana Allah lânet etsin” (el-Milel ve’n-Nihal, c.1, s.29) ağır ikazına rağmen (birilerinin iddia ettiği); “Resûlüllah hasta yatağında iken O’nu nasıl bırakıp giderlerdi” diyenlerinin -O’nun mübarek naşı henüz sıcaklığını korurken- bu hilafet telaşı neye binaendi acaba?
Birinci halifenin (Hz. Ebu Bekr’in) seçiminde icma yoktur ve ikinci halife (Hz. Ömer) birinci halifenin nasbiyle halife olmuştur.
Bu konuda İmam Gazali “Sırr’ul Alemeyn ve Keşfi Ma fi’d Dareyn, sayfa 16-18’de şöyle der:
“Dolayısıyla icmaya ve icma ile sabit naslara aykırı olarak teviller üretmek bâtıldır. Eğer onun hilafetini kurtarmak için ‘icma hâsıl olmuştu’ derseniz, şüphesiz bu da doğru değildir. Çünkü onun hilafetinde icma yoktur. Nasıl olsun ki? Hz. Abbas ve evlatları, Hz. Ali ve zevcesi Hz. Fatıma ve evlatlarının hiçbirisi biat halkasında bulunmadılar. Dahası Sakife’de bulunanların bile birçoğu muhalefet ederek oradan ayrıldılar.” (Prof. Dr. Haydar Baş, Tevhidin Merkezi Ehl-i Beyt s. 73-74).
İmam Ali (a.s.), iştirak ettiği bütün savaşları kazanmıştır, Gazi Mustafa Kelam de öyle.
İmam Ali (a.s.) asr-ı saadetin -saltanat öncesinin- halife cumhurbaşkanıdır, Gazi Mustafa Kemal de saltanat sonrasının.
İmam Ali (a.s.) dip yapmış toplumun tek çaresidir, dip yapmış Osmanlı’nın son çaresi Mustafa Kemal gibi.
İmam Ali’nin (a.s.) hutbelerinin toplandığı kitap “Nehcü’l Belağa/Aydınlık Yol”, Gazi Mustafa Kemal’in “Nutuk”.
Sırf bunlar bile aynı sulbün devamı düşüncesine delil olarak yeter.
Saltanat âşıklarının müzmin Muaviye aşığı olması,
İmam Ali (a.s.) dîvânelerinin aynı zamanda Gazi Mustafa Kemal’e meftun/tutkun olması yazımın sağlaması olsun.
Hak ve hakikatin adresi bu asrın Haydar’ına Prof. Dr. Haydar Baş’a selam olsun.

“Cennet mekân”  
Sultan Abdülaziz’in oğlu son halife(!) Abdülmecid Efendi’nin aynı zamanda iyi bir ressam olduğuna delil son günlerin tartışma ve hatta kavga sebebi nü tabloları.
Nü: İnsan bedeninin çıplak olarak resmedildiği eserlere verilen isim.
Farklı ifadeler olsa da cennet ehlinin kıyafeti bugünün tesettürü gibi değilmiş.
Yani, demem o ki;
Hem “cennet mekân” ilan edeceksiniz hem de tesettürlü tablo çizmesini isteyeceksiniz.
Adamı cennetten kovarlar be…

Basından
“Suudi Arabistan’ın başkenti Riyad’da düzenlenen “Gelecek Yatırım Girişimi” toplantısında gösterilen Sophia adlı robota Suudi hükümeti tarafından vatandaşlık hakkı verildi. (Medya)
Uyum sorunu yaşayacağını sanmam.
Tek sorun “sophia” bilgelik demek.                                                                                                                                                                    Yeni Mesaj Gazetesi 

Müslim Karabacak

Reklamlar

Hz. Mevlanayı rahmetle anıyoruz

Prof. Dr. Haydar Baş Âşıklar sultanı, marifet nurunun aynası, ebediyete kadar ölmezlik sırrına eren büyük veli Hz. Mevlana’yı 743. vuslat yıldönümünde anıyoruz.

Hazret-i Mevlana, 1203 tarihinde Horasan’ın Belh şehrinde dünyaya teşrif etmiştir. Babası Sultanu’l Ulema diye bilinen Bâhâeddin Veled, annesi Harzemşahlar’dan bir prenses olan Mü’mine Hatun’dur.

Belh şehrinde babası hakkında çıkarılan haksız söylentiler nedeni ile buradan ayrılışlarının ardından Nişabur, Bağdat, Mekke ve Medine’de geçirilen dönemlerden sonra 1219 senesinde Selçuklu hükümdarı Alaaddin 1. Keykubat döneminde ailesi ile beraber Konya’ya yerleşmiştir.

Babası 1231 yılında burada vefat etmiştir.

İlk manevi terbiyesini babası Bâhâeddin Veled Hazretlerinden alan Mevlana Celaleddin, daha sonra babasının halifelerinden Seyyid Burhaneddin Hazretlerinin terbiyesi ile yetişmiştir.

Seyyid Burhaneddin, onu nefs tezkiyesinde çok ciddi bir gönül adamı yapacak, nefs basamaklarından yükselebilmesi için engin bir çileye sokacaktır. Devamlı oruç ibadeti ile Hazret-i Mevlana’ya nefsini tezkiye ettirmiştir.

Mevlana o kadar yükselmiştir ki, Konya’dan çıkıp Kayseri’ye yerleşmek isteyen üstadı Seyyin Burhaneddin’e gönül etmiş, bindiği katırı bu nazla devirerek ayağının kırılmasına sebep olmuştur. Seyyid Burhaneddin Hazretleri de ayağı kırılmasına rağmen, bu talebesine kızması gerekirken tatlı bir tebessümle yanındakilere “Bizi Celaleddin göndermiyor” diyerek geri dönmüştür. Ne var ki, Seyyid Burhaneddin, “Bir postta iki aslan oturmaz” diyerek bir zaman sonra Mevlana’dan ayrılmıştır.

Onun vuslata giden yolda üçüncü hocası Şems-i Tebrizi Hazretleridir. İlk karşılaşmalarında, Mevlana medresesinden çıkmıştı. Kendine doğru ilerleyen o kişi, kendi kadar güzel bir soru soruyordu bu mana erine: “Söyler misin bana ‘Seni tanıdım diyen Beyazıd-ı Bestami mi büyük, yoksa ‘Ya Rabbi seni layıkıyla tanıyamadım’ diyen Hazret-i Muhammed (s.a.v.) mi?”

Hazret-i Mevlana bu soruyu, bir mana padişahı olduğunu ifade edercesine şöyle cevaplandırdı: “Hiç şüphesiz ‘seni layıkı ile tanıyamadım’ diyen Hz. Muhammed, Beyazıd’dan çok büyüktür.” Şems, bu tecelli karşısında bir sayha atıp kendinden geçer. Bundan sonra iki ezeli dostun beraberliği başlar.

Babası Sultan Veled ve Seyyid Burhaneddin Hazretleri onu nefs merdivenlerinden gönül dünyasına çıkarmış, Tebrizli güneşi yani şemsi tanıtmışlardır. Şems-i Tebrizi ile olan yakınlığın firkatte olması gerekirdi ki, bir hasret neticesinde vuslat olsun. Bu seyirde bütün makamları Mevlana yaşasın, seyri billah ve seyri maallah da olsun.

İşte Mevlana, Şems ile bu sonsuz muhabbet âleminde deryada bir damla olmanın zenginliğini yaşamış, bazen dünya sahillerinde insanlarla dolaşmış, çok defa da Mesnevi’sinde olduğu gibi Hak ile beraber Hak’da seyretmiştir.

Büyük bir tasavvuf terbiyesi ile Allah’a vuslata erişen mana eri Hz. Mevlana, Hz. Peygamber (s.a.v.) için şöyle buyurmuştur:

“Sağ olduğum müddetçe, Kur’an’ın kölesi, bendesiyim

Ben Muhammed Muhtâr’ın yolunun tozuyum

Benim sözümden bundan başkasını, bir kimse naklederse

Ben ondan da bizarım, onun sözünden de.” (Hazret-i Mevlana’nın Rubaileri )

Hz. Mevlana, Peygamber’in (s.a.v.) sünneti ve İmam Ali’nin (as) velayeti üzere devam eden irşad yolunda devam etmiş; uluhiyet ve tevhid inancı ile İslam’ı yaşamıştır. Nefis tezkiyesi, istikamet, teslimiyet ve zikir ile vuslata ermiştir.

“İslam ve Mevlana” isimli eserimizde geniş olarak ele aldığımız gibi bugün onun mübarek adını “hümanist, mistik veya Darvinisttir” diyerek kendilerine mal etmek isteyenler, İslam’ı ve Hz. Peygamber’i (s.a.v.) devreden çıkarma gayretinde olanlardır.

Mevlana’nın müsamahakâr görüşleri, “kim olursan gel yine gel” şeklindeki herkesi İslam’a davet eden sözleri, diyalogcu çevrelerce saptırılmış ve onun hümanist, mistik veya evrimci olduğu gündem edilmiştir.

Tamamı felsefi olan bu akımların çıkış noktası akıldır. Tevhid inancı üzerine yaşayan Hz. Mevlana ise, aklı çamura saplanmış bir merkep olarak anlatmaktadır.

İnsana ibadet dini olarak ifade edilen hümanist görüşte her şey insan içindir. Oysa Hz. Mevlana’nın hayatını yaşadığı İslam dininde her şey Allah’a kulluk gayesi için hayata geçirilir. Hakim unsur, Hakk’ın varlığı ve gönüllerde hakim kılınmasıdır.

Keza, mistisizm Eflatun’un idealizminden etkilenen felsefi bir akımdır ve Darvinizm biyolojik bir nazariye ve yine felsefedir.

Akıl ve vahiy çatışmasında aklı üstün görenlerin uydurmasıdır, Hz. Mevlana’yı bu akımlarla bir göstermek.

Oysa Hz. Mevlana, tevhid akidesi üzere yaşamış, muhabbet ve aşk ile vuslata ermiş büyük bir mana eridir.

Allah şefaatlerinden ayırmasın.  Prof. Dr. Haydar Baş

Hz. Ali (a.s.)

Prof. Dr. Haydar Baş                                                                                                                             Velayetin şahı Hz. Ali Efendimiz, bizzat Hz. Peygamber’in elinde büyümüştür.
Çocukluk yıllarını anlatırken şöyle der: “Çocukluğum Resulullah’ın evinde geçti. Beni O büyüttü. Beni şefkatle kucağına alır, lokmayı çiğneyip ağzıma koyardı. Onun o güzelim kokusu elvan, elvan ruhumu okşardı. Sözlerimde yalana, davranışlarımda bir kusur ve cahilliğe asla rastlamadı. Yüce Allah, gece ve gündüz O’nunla birlikte olup dünyanın yücelikleri ve iyilikleri konusunda O’nu eğitmesi için süt çağından hemen sonra büyük melekleri Resulllah’ı yanına verdi. Ben de tıpkı süt çağındaki bir bebek gibi Peygamber’e uymakta ve O’nu izlemekteydim.
İslam henüz hiçbir eve girmemişken, sadece Resulullahla Hatice’nin Müslüman olduğu dönemde Ben üçüncü Müslümandım” diye buyurur.
Tarihi gerçekler göstermektedir ki Peygamberimiz, Hz. Ali’yi evine götürdüğü ilk günden beri, O’nu asla kendi başına bırakmamıştır.
Hz. Ali, her zaman Peygamberle beraberdi. Hz. Peygamber ibadet için şehir dışındaki dağlara ve çöllere gittiği vakit bile Hz. Ali’yi yanında götürdü.
Resulullah, üç yıl boyunca genel bir davette bulunmadı. Sadece kabul edeceğine inandığı kişilere tebliğ yapmıştır.
“Ve en yakın akrabalarını korkut. İnananlardan Sana uyanlara karşı sevgi kanadını indir, mütevazi ol. Sana isyan ederlerse, de ki, şüphe yok ki, Ben sizin için yaptıklarınızdan uzağım.” (Şuara, 214-216)
Bu ayetin nazil olmasının ardından Allah Resulü, kendisine yardımcı olması için Hz. Ali’yi çağırdı ve Ben-i Haşim’in büyüklerinden 40 kişiyi yemeğe davet etti.
Aralarında amcaları Ebu Talib, Ebu Leheb, Hamza, Abbas da vardı.
Peygamberimiz onlarla konuşmak istediğinde, Ebu Leheb atılarak, “Arkadaşınız sizi büyüledi” dedi ve topluluk dağıldı. Bunun üzerine Peygamber ertesi gün yine davet verilmesini kararlaştırdı. Belirlenen vakitte herkes geldi.
Hz. Peygamber (sav), “Ey Abdulmuttaliboğulları! Kendisinden başka tapacak ilah bulunmayan Allah’a and olsun ki, Ben size ve tüm insanlara Allah’ın elçisi olarak gönderildim. Allahım Bana emir verdi ki, sizi Allah’ın birliğine ve Benim risaletime davet edeyim” şeklinde bir konuşma yaparak, içinizden kim ‘Bana bu yolda yardım edip, kardeşim, vasim ve Benden sonra halife olmak ister?’ diye sordu. Kimse müspet bir cevap vermedi. O tarihte henüz 15 yaşında bile olmayan Hz. Ali, “Ey Allah’ın Peygamberi! Sana bu yolda ben yardım edeceğim” diye üç kez söz aldı.
Ancak Resulullah, O’na oturmasını emretti ve oradakilere tekrar sordu. Hz. Ali, tekrar ayağa kalkarak kendinin yardım edeceğini beyan etti.
Hz. Ali’den başka hiç kimse ayağa kalkmadı. Bunun üzerine Resulullah, Hz. Ali’nin elini sıkıp şöyle buyurdu: “Bu Ali, Benim kardeşim, vasim ve halifemdir. O’nu dinleyin, O’na itaat edin.”
Yine Taif’de Hz. Peygamber, çocuklar ve köleler tarafından taşlanırken, Hz. Ali ve Zeyd b. Harise atılan taşlara siper olmuşlardır.
Allah Resulü, Mekke’den Medine’ye hicret ederken, emanetleri teslim etmesi için Hz. Ali’yi kendi yatağına yatırdığında, hakkında, “İnsanlardan öyleleri vardır ki, Allah rızasına nail olmak için kendini satar, Allah rızasını alır. Allah kullarını esirger.” (Bakara, 207) ayeti nazil olmuştur.
Mekke’den Medine’ye hicret ederken, Resullullah Kuba’da Amr b. Avf’ın evine misafir oldular. Orada 10 günden fazla kaldılar. Kendine bir ev ve mescid yapılmasını teklif ettiklerinde, “Hayır! Ben, Ali’yi bekliyorum. Gelip Bana yetişmesini emretmiştim” demiştir.
Hz. Ali geldiğinde ayakları çok yürümekten ve sıcaktan çatlamıştı ve Resulullah O’nun bu halini görünce ağlamıştır.
Bedir Savaşı’nda öldürülen 70 müşrikten 24’ü Hz. Ali’nin kılıcı ile can vermiştir. 18’inin de öldürülmesine yardım etmiştir.
Uhud’da, gösterdiği kahramanlıkla ilgili İmam Cafer şöyle buyurur: “Uhud Savaşı’nda şirk ordusunun bayraktarları dokuz kişiydi. Hepsi de Ali’nin güçlü elleri ile helak oldular.”
Bu savaş esnasında gösterdiği kahramanlıklara karşı vahiy meleği Hz. Peygamber’e “Bu Ali’nin gösterdiği fedakârlıkların en üstünüdür” deyince, Hz. Peygamber, “O Bendendir, Ben de ondanım” buyurmuştur. O anda gökten, “Ali gibi kahraman, Zülfikar gibi kılıç yoktur” nidası duyuluyordu.
Hendek Savaşı’nın başlangıcında Hz. Ali Efendimiz savaş meydanına çıktığında, Hz. Resul O’nun için şöyle buyurdu: “İmanın tamamı, küfrün tamamının karşısına çıktı.”
Hayber’in fethi sırasında şiddetli bir baş ağrısına tutulan Resulullah Efendimiz, sancağı her gün birine veriyor, kaleyi fethe gönderiyordu. Hz. Ebubekir’e verdiğinde o fethi gerçekleştiremeden geri döndü.
Resulullah ikinci gün Hz. Ömer’e verdi ve kaleleri ele geçirmesini emretti, o da başarısız oldu.
Hz. Resul, o gece “Yarın, sancağı öyle birine vereceğim ki, O Allah ve Resulünü sever; Allah ve Resulü de onu sever. Döne döne vuruşur, asla düşmana sırt çevirip kaçmaz. Allah onun önünü açar. Cebrail sağında, Mikail solunda olur.”
Herkes başını kaldırdı, boynunu uzattı. Bütün herkesin dileği bu kişinin kendisi olmasıydı.
Gün ağarınca Peygamberimiz, sancağın getirilmesini emretti. Resulullah, Hz. Ali’yi çağırdı, oradakiler “Gözleri ağrıyor” dedilerse de çağrısını yineledi.
Hz. Ali, gözlerine sargı bağlamıştı. Resulullah ağzının suyunu alıp, Hz. Ali’nin gözlerine sürdü.
O anda İmam Ali’nin gözleri sapasağlam oldu. Sonra Allah Resulü şöyle dua etti: “Allahım! Sıcak ve soğukta O’na yardımcı ol.”
Sonra demir zırhını O’na giydirdi. Kendi kılıcı Zülfikar’ı beline bağladı. Sancağı eline verdi ve kaleye gönderdi. O’na şu tavsiyelerde buluncu: “Onlara doğru hareket et. Kaleye varınca onları önce İslam’a davet et, onlara Allah’a karşı olan vazifelerini hatırlat. Allah’a and olsun ki, Allah onlardan birini Senin elinle hidayete erdirirse bu Senin için kızıl develere sahip olmandan daha hayırlıdır.”
Resulullah şöyle devam etti: “Cebrail seninle olacak! Zafer senindir. Rabbim onların yüreğine korku salmıştır.  Ya Ali! Bilesin ki onlar kendilerini mağlup edecek kimsenin adını kendi kitaplarında okumuşlardır. Onun adı İlya’dır Ali’dir. O halde git ve karşılarına dikilip adının Ali olduğunu söyle. Rabbinin izniyle dehşete düşüp hakir olduklarını göreceksin.” Ali yola çıktı. Allah’a yemin olsun ki, seğreterek yürüyordu. Biz de arkasında koşuyorduk. Nihayet sancağını kalenin dibindeki bir taş yığınının ortasına dikti. Kalenin burcundaki bir Yahudi, onu fark ederek kim olduğunu sordu. Hz. Ali, ‘Ben Ali b. Ebu Talib’im’  dedi. Yahudi arkadaşlarına dönerek, ‘Musa’ya indirilene and olsun ki, yenildiniz.’ Pek çok Yahudiyi öldürdükten sonra, kalenin kapısına yöneldi. Kapıyı açıncaya kadar zorladı. Kapıyı kavrayarak yerinden söktü. Onu hendeğin üzerine bir köprü gibi yerleştirdi ardından Müslümanlar kapının üzerinden karşı tarafa geçtiler.”
İbn Amr şöyle dedi: “Biz Yüce Allah’ın Hayber’i Ali aracılığıyla bize açmasına şaşırmadık. Ama Ali’nin tek başına kale kapısını yerinden sökmesine, kapıyı arkaya fırlatmasına şaşırdık.”
Bu olay Peygamberimize haber verildiğinde: “Nefsim elinde olan Allah’a yemin ederim ki, O’na kırk tane melek yardım ediyordu.”
Kısaca Hz. Ali, Allah Resulünden hiç ayrılmıyordu. Her yerde O’nunlaydı.
Hz. Peygamber, “İslam Hatice’nin parası ve Ali’nin kılıcı üzerine bina edildi” buyurmuştur.
Allah şefaatlerinden ayırmasın.Prof. Dr. Haydar Baş

12 İmam’dan İmam Cafer

Prof. Dr. Haydar Baş Hz. Peygamber’in (sav), rıhlet etmeden kısa bir süre önce Gadir-i Hum denilen mevkide Hz. Ali Efendimizi yerine imam, halife ve vasi olarak tayin ettiği, 220 Sünni âlimin eserinde yer alan bir hakikattir. Maide 67. ayetin nazil olmasının ardından gerçekleşen bu ilandan sonra, Hz. Ali, Allah’ın emriyle halife seçilmiştir.

Resulullah, kıyamete kadar İslam dinine halife olacak ve Hz. Hüseyin’in soyundan gelecek imamların isimlerini de saymıştır. Yani imamet, ne kişilerin arasından seçilebilecek ne de babadan oğula geçecek bir makam olarak görülemez.

Ebu Basir şöyle aktardı: “Ebu Abdullah’ın (İmam Cafer’in) yanındaydım. İnsanlar vasilerden söz etmeye başladılar. Ben de oğlu İsmail’in adını andım. Bana dedi ki: ‘Hayır! Allah’a yemin ederim ki, Ey Muhammed! Bir sonraki imamı belirlemek bizim elimizde değildir. O yetki tamamen Allah’a aittir. Bu yetkiyi her imam için ayrı ayrı indirir.” (Prof. Dr. Haydar Baş, İmam Hüseyin, Önsöz)

Şii dünya için iman şartı olan imamet konusu, Sünni dünyada velayetin devamı şeklinde kabul görür. İmam Rıza, babaları kanalıyla İmam Ali’den (as) şöyle nakletmektedir: “Resulullah (sav) buyurdu: Kurtuluş gemisine binmek, sağlam tutacağa sarılmak ve Allah’ın muhkem ipine yapışmak isteyen Ali’yi sevsin ve onun evlatlarından olan hidayetçileri izlesin.” (Prof. Dr. Haydar Baş, İmam Hüseyin, Önsöz)

İmamet, Allah’ın emri ve Hz. Peygamber’in beyanı ile tayin edilirken ilim de bir imamdan diğerine Allah’ın lütfü ile bir anda geçer. Denilebilir ki, imamın hak oluşunun bir ispatı da hiçbir eğitim almadan ilim sahibi olmasıdır.

Bu ilme ilaveten Hz. Peygamber’den gelen ve İmam Ali tarafından kaleme alınan Hz. Ali’nin Mushafı, Camia, Cifr, Hz. Fatıma’nın Mushafı da başvurdukları bilgi kaynaklarıdır.

Kuteybe şöyle rivayet eder: “Bir adam Cafer-i Sadık’a gelerek bir soru sordu. O da bu soruya gereken cevabı verdi. Sonra adam şunları söyledi: ‘Sence şöyle şöyle olursa o zaman nasıl bir görüş söylemek gerekir?” İmam buyurdu: “Yavaş ol! Sana bir cevap vermişsem. Bu Resulullah’tandır. Biz de bir şey hakkında ‘bence şöyledir’ demek yoktur.” (Prof. Dr. Haydar Baş, İmam Cafer, sayfa 397)

İmam Cafer’in (as) kıyası reddeden hükümleri de Allah’ın lütfü ve Resulullah’ın mirası ilimle değerlendirilmelidir. İmam Cafer (as) kıyası dinde hüküm verilecek bir yöntem olarak kabul etmemektedir.

Ebu Basir, şöyle rivayet eder: “Cafer-i Sadık’a dedim ki: Karşımıza öyle şeyler çıkıyor ki, bunların cevabını ne Allah’ın Kitabında, ne de Peygamber’in sünnetinde bulamıyoruz. Böyle meseller hakkında kendimiz bir görüş beyan edebilir miyiz?”

Buyurdu ki: “Hayır çünkü isabet etsen sevap alamazsın ve eğer yanılırsan Allah’a yalan isnat etmiş olursun.”

İmam Cafer, kıyas hususunda şöyle der: “Sünnet, (İslam’ın hükümleri) kıyas kabul etmez. Aybaşı halindeki bir kadının tutamadığı oruçları daha sonra kaza ettiği halde, kılamadığı namazları kaza etmediğini bilmiyor musun? Ey Eban! Sünnet kıyaslandığı zaman din ortadan kalkar.”

Ehl-i Sünnet’in büyük imamı İmam Azam, Ehl-i Beyt’e olan sevgisinden vazgeçmediği için hapiste şehit edilmiştir. Ebu Hanife, İmam Cafer’in yanına geldi. İmam, “Ey Ebu Hanife, duydum ki kıyas yapıyormuşsun, bu doğru mu?” diye sordu.

Ebu Hanife, ‘evet’ dedi.

İmam buyurdu: “Kıyas yapma. Çünkü ilk kıyas yapan kişi, ‘beni ateşten, onu balçıktan yarattın’ diyen İblis’tir. İblis ateşle balçık arasında kıyas yapmıştır. Eğer Adem’in nuraniliğini ateşin nuraniliği ile karşılaştırsaydı, iki nur arasındaki üstünlük farkını anlardı. Birinin diğerinden daha berrak olduğunu görürdü.”

İmamların ilimleri hakkında son söz şu olsun: Mualla b. Huneys rivayet eder: “İmam Cafer şöyle buyurdu: İki insanın ihtilaf ettikleri hiçbir mesele yoktur ki, buna ilişkin bir temel Allah’ın kitabında olmasın. Ancak sıradan insanların akılları buna ermez.” (Prof. Dr. Haydar Baş, İmam Cafer eserinden derlenmiştir.)Prof. Dr. Haydar Baş

Ehl-i Beyt’in değeri

İnanan Müslümanlar içinde en üstün sınıf takva sahibi Ehl-i Beyt’tir.

Ehl-i Beyt, Hz. Peygamber, Hz. Fatıma, Hz. Ali, Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin efendilerimizdir.
Cenab-ı Hak ayeti kerimede, “Yüce Allah ancak ve ancak siz Ehl-i Beyt’ten her türlü pisliği gidermek ve sizi tertemiz yapmak ister” (Ahzab, 33) buyurmuştur.
Yine “De ki: Ben bu (Peygamberliğimi tebliğime) karşılık sizden yakınlarıma sevgiden başka hiç bir ücret istemiyorum” (Şura, 23) buyurur.
Ehl-i Beyt’in üstünlükleri hakkında onlarca ayet ve yüzlerce hadis vardır.
Biz bu ikisini vermekle kifayet ediyoruz.
Bugün çeşitli bahaneler ile birliği bozulan, tevhid akidesinin manasını unutan İslam dünyasının tekrar bir ve beraber olması için tek payda ise Ehl-i Beyt’tir.
Birlik mayası Ehl-i Beyt, bilinçli bir şekilde gizlenmiştir. Hatta Hamse-i ali Aba hadisinde ısrarla altı çizildiği şekliyle 5 kişi olan Ehl-i Beyt’in içine Hz. Peygamber’in hanımları, Haşimoğulları, ümmetin tamamı dahil edilmek istenmiştir.
Ehl-i Beyt’in beş kişi ile sınırlandırılması, İslam’ın devamında üstlendikleri rol sebebiyledir.
Ehl-i Beyt, Cenab-ı Hak tarafından sevilmiş, seçilmiş ve üstün tutulmuştur.
Ehl-i Beyt’in üstünlükleri mübarek imamların döneminde de tartışılmıştır.
İmam Rıza Efendimiz ile Memun arasındaki bir münazarayı vermek istiyoruz.
Ayette geçen ‘temiz ıtret’ hakkında Halife Memun’un sorusuna İmam Rıza ayetlerle izah getirmiştir: “İmam (as):  Onlar Allah-u Teala’nın kendi kitabında şu şekilde vasfettiği kimselerdir: ‘Ancak ve ancak Allah, siz Ehl-i Beyt’ten  her çeşit günah ve çirkinliği gidermek ve sizi tertemiz kılmak ister.’ Yine onlar Resulullah ı haklarında şu şekilde buyurduğu kimselerdir: Ben aranızda iki ağır emanet bırakıyorum. Allah’ın kitabı ve ıtretim olan Ehl-i Beyt’im.
Bilesiniz ki, bu ikisi havuzu başında Bana gelinceye dek birbirlerinden ayrılmazlar. Öyleyse Benden sonra bu ikisi hakkında nasıl davranacağınıza dikkat edin. Ey insanlar! Onlara bir şey öğretmeye kalkışmayın zira onlar sizden âlimdirler.”
Alimler: “Ey Ebu’l Hasan! Acaba itret dediğin Al’nin kendisi midir yoksa diğer kimseleri de kapsıyor mu?”
İmam: “Onlar Al’in ta kendisidir”
Alimler: “Resulullah’tan: Ümmetim Benim Al’imdir” diye nakledilmektedir. Ashabtan inkâr edilemeyecek rivayetlerde Muhammed’in Al’i onun ümmetidir” denilmiştir.
İmam : “Bana söyleyiniz, acaba sadaka Al-i Muhammed’e haram mıdır?”
Ashab: Evet haramdır.”
İmam: “Sadaka bütün ümmete haram mıdır?”
Alimler: “Hayır.”
İmam: İşte ‘Al’ ve ‘ümmet’ arasındaki fark da budur. Yazık sizlere… Kuran’dan yüz mü çevirdiniz.”
Allah-u Teala yarattıklarından tertemiz olanları ayırdığında, mübarek ayetinde Peygamber’ine onlarla beraber lanetleşmeye gitmesini emrederek şöyle buyurdu: “Ey Muhammed! Artık sana gelen bunca ilimden sonra da gene bu hususta seninle çekişip tartışmalara girişirlerse de ki: Gelin oğullarımızı ve oğullarınızı, kadınlarımızı ve kadınlarınızı, kendimizi ve kendinizi çağıralım, sonra da dua edelim ve Allah’ın lanetini yalancıların üstüne kılalım.” (Al-i İmran, 61) Bu ilahi emirden sonra Resulullah, Ali’yi, Fatıma’yı, Hasan ve Hüseyin’i yanına aldı.  Ayette geçen kendimiz ve kendiniz ibaresinin anlamını biliyor musunuz?
Alimler: “Allah-u Teala onunla Peygamberin kendisini kastetmiştir.”
İmam: “Yanıldınız çünkü Allah-u Teala onunla Ali bin Ebu Talib’i kastetmiştir.”
Bir başka ayet: Peygamber itretinin dışında herkesi caminin dışına çıkardı. Bu duruma halk ve Abbas itiraz edip şöyle dediler. “Ey Allah’ın Resulü neden Ali’yi bırakıp da sizi çıkaran Ben değilim, bunu Allah böyle yapmıştır.”
Alimler: Bu söz Kuran’ın neresinde geçiyor?
İmam:  Allah şöyle buyuruyor: Musa’ya ve kardeşine Mısır’da kavminiz için evler hazırlayın ve evlerinizi kıble yapın diye vahyettik.” (Yunus 87) Bu ayet Harun’un Musa’nın yanındaki ve Hz. Ali’nin de Peygamberin nezdindeki makamını beyan eder.”
İmam: “Resulullah (sav), ben ilmin şehriyim, Ali de onun kapısıdır, ilmin şehrini dileyen onun kapısından geçmelidir, buyururken bizim bu mevkimizi kim inkâr edebilir?”
İmam: Başka bir delil de “Akrabalarının hakkını ver” (İsra, 26) ayetidir. Bu ayetten sonra Resulullah Fatıma’yı yanına çağırdı. Resulullah: “Şu Fedek savaşsız elde edilen ganimetler arasındadır. Bu yüzden Bana aittir. Başkalarının onda hakkı yoktur. Şimdi, Allah emrettiği için onu sana bağışladım. Öyleyse onu kendin ve evlatların için al.”
Başka bir ayet, Allah-u Teala’nın buyurmuş olduğu şu ayet: “De ki: sizden tebliğime karşılı bir ücret istemiyorum. İstediğim ancak yakınlarıma sevgidir.” (Şura, 23)
İmam buyurdu: Başka bir ayet de: “Şüphe yok ki, Allah ve melekleri Peygambere salat ve selam ederler! Ey inananlar! Siz de ona salat edin ve selam verin.” (Ahzab, 56)
Ashab: “Ey Allah’ın Resulü, sana selam vermeyi biliyoruz da sana salat nasıl olur?” diye sordular.
Resulullah şöyle buyurdu: “Şöyle diyeceksiniz: Allahumme salli ala Muhammedin ve al-i Muhammed, kema sallayte ala İbrahime ve ala al-i İbrahim. İnneke hamidun mecid.” Allah’ım İbrahim’e ve Al’ine salat ettiğin gibi, Muhammed ve Al’i Muhammed’e de salat eyle. Şüphesiz sen hamid ve mecidsin.” Aranızda bu konuda bir ihtilaf var mı?
Oradakiler: ‘Hayır’ dediler.
İmam: “Anneleriniz, kızlarınız ve kız kardeşleriniz size haram kılındı” (Nisa, 23). Şimdi söyleyin, Resulullah hayatta olmuş olsa benim kızım ve oğlumun kızı ve yahut benim neslimden olan diğer kızlarla evlenmesi doğru olur muydu?”
Alimler: “Hayır, olmazdı” buyurdu.
İmam: “Eğer Resulullah sizin kızlarınızla evlenebilir miydi?”
Alimler: “Evet, evlenebilirdi” dediler.
İmam: “İşte bunun kendisi, benim O’nun Al’inden olduğuma delildir. Eğer siz O’nun al-inden olsaydınız, benim kızlarımın ona haram olduğu gibi sizin kızlarınız da ona haram olurdu.”
İmam: Allah “Ve ehline namazı emret ve kendinden de ona karşı sabırlı ol” (Taha 132). Resulullah bu ayetin nazil olmasından sonra 9 ay boyunca her gün beş defa namaz vakitlerinde Ali ve Fatıma’nın kapısına gelerek şöyle buyurdu: “Namaza! Allah size rahmet etsin! Allah-u Teala, Peygamber’in evlatlarından hiç birisine, bize ikram ettiği derece de ikram etmemiştir. Peygamberler ailesinden sadece bizi has kılmıştır.”
Burada Gadir hadisine de değinmek gerekir.
220 Sünni âlimin eserinde yer verdiği Gadir Hutbesi, Hz. Peygamber’in rıhleti ile sonra eren risalet kapısından sonra açılan velayet kapısının Hz. Ali Efendimiz ile devam ettiğini gösterir.
Veda Haccı’ndan dönerken Maide suresi 67. ayetin nazil olmasından sonra yapılan Hz. Ali’nin halife ilanı, ümmete halifenin tayininin Allah’ın emri ve Resulullah’ın sünneti ile yapıldığını göstermekteydi.
Hutbenin 6 yerinde Hz. Ali Efendimiz halife tayin edilmiştir.
Halife ilanının bitiminden sonra Maide suresinin “Bugün sizin için dininizi kemale erdirdim, size nimetimi tamamladım ve din olarak İslam’ı beğendim” 3. ayeti gelmiştir.
Denilebilir ki din, Hz. Ali’nin halife ilanı ile tamamlanmıştır.
Gadir hadisi, Ehl-i Beyt’i ümmetten ayıran en önemli hadistir. Zira Hz. Ali Efendimiz ile devam eden soyun ümmetin imamı olduğu ilanı Cenab-ı Hakk’ın emri ve Hz. Peygamber’in beyanın ile duyurulmuştur.
Yine Hz. Peygamber’in, “Biliniz ki, aranızda Ehl-i Beyt’imin misali, Nuh’un Gemisi gibidir, kim ona bindiyse kurtuldu ve kim de ondan ayrıldıysa boğuldu” şeklindeki hadisi meşhurdur.
Ehl-i Beyt ümmetin güvencesi, sığınacak limanıdır.
Resulullah buyurdu: “Yıldızlar yeryüzündekilerin -denizde- boğulmamalarını sağlayan yegâne güvencedir. Ehl-i Beyt’im de ümmetimin ihtilaflar karşısındaki yegâne güvencesidir.” (Müstedrek-i Hakim, c.3,sayfa 149)
Kısaca Ehl-i Beyt olan beş kişi ve onlardan devam eden soy ümmetten üstündür.    Prof. Dr. Haydar Baş

Lübnanlı heyetten Haydar Baş’a anlamlı ziyaret

Lübnanlı heyetten Haydar Baş'a anlamlı ziyaretLübnan’ın saygın âlimlerinden oluşan bir ilim heyeti BTP Genel Başkanı Prof. Dr. Haydar Baş’ı İstanbul’da ziyaret etti. Lübnanlı ilim heyeti Ehl-i Beyt’e yapmış olduğu hizmetlerden dolayı Prof. Dr. Baş’a teşekkürlerini ifade etti

Lübnan’ın en saygın âlimlerinden rahmetli Ayetullah Fazlullah’ın âlim kadrosundan Seyyid Abdülkerim Fazlullah, Enerji Uzmanı Dr. Ahmed Reslan, Bilgisayar Mühendisi Hasan Haşim Bey’den oluşan heyet, Dünya Ehli Beyt Âlimleri Derneği Başkanı Hasan Kanatlı Bey’le beraber, Bağımsız Türkiye Partisi (BTP) Genel Başkanı Prof. Dr. Haydar Baş’ı İstanbul’da ziyaret etti.

Görüşmede İslam coğrafyasında yaşanan sıkıntılar ele alındı. Heyet kaleme almış olduğu 14 ciltlik Ehli Beyt Külliyatı ve Ehli Beyt’e yapmış olduğu hizmetlerden dolayı Prof. Dr. Haydar Baş’a teşekkür ettiler.

‘BARIŞTAN YANAYIZ’

Karşılıklı sorulu cevaplı geçen konuşmada Lübnanlı ilim heyeti, İslam ülkelerinde şu anda egemen olan siyaset anlayışlarının, Yahudilerin ve İsrail hükümetinin çıkarlarına hizmet ettiğini dile getirdiler. Kendilerinin Lübnan coğrafyasında barış içinde yaşamak istediklerini ve kesinlikle savaştan yana olmadıklarını dile getiren Lübnanlı ilim heyeti, gerektiği anda ülkelerini savunmak için bugüne kadar olduğu gibi bundan sonra da her türlü fedakârlığa katlanmaya hazır olduklarını ifade ettiler.

İSLAM’IN ÖZÜ EHL-İ BEYT’TİR

Prof. Dr. Haydar Baş’ın yapmış olduğu Ehli Beyt üzerine çalışmaların nasıl, niçin başladığını soran Lübnan’dan gelen heyete cevabı bizatihi Prof. Dr. Haydar Baş verdi. “Biz Alevileri, Ehl-i Beyt taraftarlarını siyasi çalışmalarımıza başlamadan önce yakinen tanıma imkânı bulamamıştık” diyen Prof. Dr. Haydar Baş şöyle konuştu: “Siyasi parti olarak onların taleplerine cevap verebilmek için çalışmalar yaptığımızda Alevileri daha yakından tanıma fırsatı bulduk. İmam Ali eserimizi kaleme almaya başladığımda İmam Ali ile alakalı çok ezer yazıldığını düşünerek bunları toplamaya başladım. Baktım ki, İmam Ali’nin hayatı üzerine Türkiye’de yazılmış ciddi bir eser yok. Bundan sonra araştırmalarımı daha da derinleştirdim. İmam Ali eserini bitirdikten sonra Fatıma annemizin ve tüm Ehli Beyt imamlarının hayatını içeren Ehl-i Beyt Külliyatı olarak 14 tane eser yazdık. Zannediyorum 14 bin sayfalık bir eserdir bunlar. Bu eserleri yazarken bilgi sahibi olduk, burada ufkumuz açıldı. Gördük ki, İslam’ın özü Ehl-i Beyt’tir.”

HADİSLER 200 SENE SONRA TOPARLANDI

Görüşmede İslam dünyasında hadislerin derlenmesi konusunda da önemli açıklamalarda bulunan Prof. Dr. Baş, Peygamber Efendimizin hadislerin yazılması yetkisini sadece Hz. Ali’ye verdiğinin altını çizdi.

Hz. Ebubekir, Hz. Ömer ve Hz. Osman’ın da bu konuda Hz. Ali’yi öne çıkardıklarını kaydeden BTP Genel Başkanı Prof. Dr. Haydar Baş şunları söyledi: “Peygamberden tam 200 sene sonra hadisler tedvin edilmiştir. İmam Ali Efendimizden rivayet edilen hadisler ise Peygamber Efendimiz söylediği an, bizzat İmam Ali tarafından kaleme alınmıştır. İmam-ı Ali Efendimizin eserinde siyasi, sosyal, ahlaki, iktisadi konulardaki hadislere ‘Cami’ adı veriliyor, ceza hukuku konusundaki hadislere de ‘Cifr Kitabı’ deniyor. İmam-ı Cafer Efendimizin beyanına göre İmam Ali’nin yazdığı yüz binlerce hadis var.”

MEZHEP İMAMLARI EHL-İ BEYT’TENDİR

Lübnan’dan gelen ilim heyetiyle görüşmesinde İmamı Şafii’nin, İmamı Hanbel’in, İmamı Malik’in ve İmamı Azam’ın her zaman Ehl-i Beyt’i savunduklarını söyleyen BTP Genel Başkanı Prof. Dr. Haydar Baş, “İmamı Azam Ehl-i Beyt’tendir. Zaten İmamı Azam’ın hocası İmamı Cafer ve Muhammed Bakır’dır. İki büyük imamdan ders almış, sohbetlerine iştirak etmiş bir adamdır İmamı Azam.”

Gece geç saatlere kadar devam eden görüşmenin akabinde ziyaretlerinden dolayı Lübnan’dan gelen ilim heyetine teşekkür eden Bağımsız Türkiye Partisi Genel Başkanı Prof. Dr. Haydar Baş, heyet aracılığıyla Lübnan halkına selamlarını iletti.

YENİ MESAJ

Ehl-i Beyt-1

Prof. Dr. Haydar BaşSalât ve selam Peygamberimize (s.a.a.) ve O’nun Ehl-i Beyt’ine olsun.
Zübde–i Kur’an olan Peygamberimiz, Veda Haccı’ndan dönerken ümmetine şu ikazda bulunmuştur: “Size iki emanet bırakıyorum . Biri Allah’ın kitabı Kur’an, diğeri Ehl-i Beyt’imdir. Bunlara sarıldığınız sürece hidayettesiniz.”
Öyleyse hidayet kaynağı, Ehl-i Beyt’tir.
Ehl-i Beyt Kur’an-ı Kerim’de Cenab-ı Hakk’ın (cc) doğru, temiz ve sevilmesi şart olarak buyurduğu Peygamber ailesidir.
Bazıları, Hz. Peygamberin hanımlarının veya Haşimoğullarının Ehl-i Beyt içine girdiğini iddia etseler de, Ehl-i Beyt Hamse-i Ali Aba hadisinde Hz. Peygamberin beyan buyurduğu şekliyle; Peygamberimiz, Hz. Fatıma, Hz. Ali, Hz. hasan ve Hz. Hüseyin efendilerimizdir.
Ehl-i Beyt hakkında Kur’an-ı Kerim’de onlarca ayet bulunmaktadır.
“Kim sana gelen ilimden sonra seninle tartışmaya girişirse, de ki, ‘gelin oğullarımızı ve oğullarınızı, kadınlarımızı ve kadınlarınızı, kendimizi ve kendinizi çağıralım’ ve sonra dua edelim de Allah’ın laneti yalancıların üzerine olsun.” (Al-i İmran, 61) Bu ayetin nazil olmasından sonra Hz. Peygamber Necran Hıristiyanlarıyla karşılaşmaya Hz. Fatıma, Hz. Ali, Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin’i alarak gitmiştir.
Başka kimseyi almamıştır.
Hamse–i Ali Aba hadisine ve Al-i İmran 61. ayete göre Ehl-i Beyt hiçbir şüpheye yer bırakmayacak şekilde sınırları ve adedi belli bu mübarek beş kişidir.
Ehl-i Beyt’i işaret eden diğer ayetlerden örnekler şöyledir:
“Yüce Allah ancak ve ancak siz Ehl-i Beyt’ten her türlü pisliği gidermek ve sizi tertemiz yapmak ister.” (Ahzab, 33)
“De ki: Ben buna (peygamberliğimi tebliğime) karşılık sizden yakınlarıma sevgiden başka hiç bir ücret istemiyorum.” (Şura, 23)
“Ve ona ihtiyaçları olduğu halde yemeklerini yoksula ve yetime ve tutsağa verirler, onları doyururlar.” (İnsan, 8)
“Topluca Allah’ın ipine yapışın” (Al-i İmran, 103)
İmam Caferi Sadık, “Allah’ın ipi biziz” buyurmaktadır.
“Ey inananlar! Allah’tan korkun, doğrularla beraber olun.” (Tevbe, 119)
Bu ayet hakkında İmam Muhammed Bakır şöyle diyor: “Yani Al-i Muhammed ile birlikte olun.”
“Bilmiyorsanız zikir ehline sorun.” (Nahl, 43)
İmam Muhammed Bakır buyuruyor: “Bu ayet nazil olduğunda, İmam Ali buyurdu ki, “zikir ehli biziz; yüce Allah kitabında bizi kast etmiştir.”
“Sen ancak bir uyarıcısın, her toplumun ise bir yol göstericisi vardır.” (Rad, 7)
İmam Muhammed Bakır bu ayet hakkında şöyle diyor: “Uyarıcı Resulullah’tır. Bizden her zaman insanları Allah’ın peygamberinin getirdiği şeylere hidayet eden bir yol gösterici vardır. Resulullah’tan sonra yol gösterici Ali’dir ve O’nun ardından birbirinden sonra gelen vasilerdir.” (Ra’d, 7)
“O’nun tevilini Allah ve ilimde ileri gidenlerden başka kimse bilemez.” (Al-i İmran, 7)
İmam Caferi Sadık buyuruyor: “İlimde ileri gidenler, Emir’ül müminin Ali ve O’ndan sonra gelen imamlardır.”
“Allah ve melekleri Peygambere salât etmektedirler. Ey inananlar! Siz de O’na salât edin, içtenlikle selam edin!” (Ahzab, 56)
Resullah’a bu ayetle ilgili “sana nasıl salât edelim?” diye sorulduğunda şöyle buyurdu: “Şöyle deyin: Allah’ım, İbrahim’e ve Al-i İbrahim’e bereket verdiğin gibi Muhammed ve Al-i Muhammed’e de bereket ver. Doğrusu sen övülen ve ulusun.”
“Şüphesiz budur benim doğru yolum. Onu takip edin.” (En’am, 153)
“Ey inananlar! Allah’a ve Resulüne ve sizden olan emir sahiplerine itaat edin.” (Nisa, 59)
“Hak, hidayet yolu göründükten sonra, her kim Resulullah’a muhalefet eder ve müminlerin yolundan saparsa onu cehennem ateşi ile yakarız.” (Nisa, 115)
“Bizi nimetini kendilerinden esirgemediğin kişilerin dosdoğru yoluna irşat et, ayaklarımızı onda sabit kıl.” (Fatiha, 7)
“Onlar, Allah’ın kendilerine nimetini lütfettiği peygamberler, sıddıklar, şehitler ve salihlerle beraber olan kimselerdir.” (Nisa, 69)
“Şüphesiz, o kıyamet günü, Allah’ın size ihsan ettiği nimetten sorulacaksınız.” (Tekasür, 8)
“İşte bugün dininizi kemale erdirdim, nimetimi üzerinize tamamladım ve size din olarak İslam’ı seçip razı oldum.” (Maide, 3)
“Durdurun onları; onlar sorgulanacaklardır.” (Saf, 24)
“Allah onlara azap verecek değil ya.” (Enfal, 33)
“Yoksa Allah’ın fazlına mazhar olmuş insanları mı kıskanıyorlar?” (Nisa, 54)
“O’nun (Kur’an) tevilini ancak Allah bilir. İlimde derinleşen kimseler ise, biz ona inandık, iman ettik’ derler” (Al-İmran, 7)
“Allah, adının yüceltilmesine ve içlerinde kendi isminin anılmasına izin verdiği evler vardır.” (Nur, 36)
“Sabıklar (ileri geçenler) dereceleri en yüksek olanlar…” (Vakıa, 10)
“Araf (cennetle–cehennem arasındaki engel) üzerinde bir kısım kimseler var ki bunlar cennetlik ve cehennemliklerden her birini simasından tanırlar.” (Araf, 46)
“Allah adının yüceltilmesine ve kendi isminin anılmasına izin verdiği evler vardır. Bu evlerde kendisini sabah akşam tesbih edip, namaz kılan kimseler vardır. Onları ne ticaret, ne de bir alışveriş Allah’ı anmaktan, namaz kılmaktan ve zekât vermekten alıkoymaz. Onlar, kalplerin ve gözlerin halden hale dönüp kıvrandığı günden (kıyamet gününden) korkarlar.” (Nur, 36-37)
“Bizim yarattığımız insanlardan bir ümmet vardır ki, rehberlik ederler ve hak ile hüküm verirler.” (Araf, 181)
“Cehennemlik olanlarla cennetlik olanlar bir olamaz. Kurtulacak olanlar cennet ehlidir.” (Araf, 181)
“Yoksa o günah kazananlar, kendilerine iman edip salih ameller işleyenler gibi sayacağımızı, hayat ve ölümlerini bir tutacağımızı mı sanıyorlar? Ne de fena hüküm veriyorlar.” (Casiye, 21)
“İman edip salih amel işleyenler, işte onlar yaratıkların en hayırlısıdırlar.” (Beyine, 7)
“Hak ile gelen Peygamber ve O’nu tasdik edenler, işte onlar takva sahibi kimselerdir.” (Zümer, 33)
“Bir kısım insanlar da vardır ki, Allah’ın rızası uğruna, canlarını satarlar. Allah ise kullarına çok merhamet edicidir.” (Bakara, 207)
“Mallarını gece ve gündüz, gizli ve aşikâr hayra harcayanlar vardır ki, onların Rableri katında ecirleri mahfuzdur. Onlar için hiçbir korku yoktur. Ve onlar hiçbir zaman mahzun olmayacaklardır.” (Bakara, 274)
“Tuba (ne mutlu) onlara! Ahirette en güzel barınak da onlarındır.” (Ra’d, 29)
“Sonra biz Kitab’ı seçtiğimiz kimselere miras olarak bıraktık. Bunların kimi nefislerine zulüm edicidir. Kimi muktesid, kimileri de Allah’ın izniyle hayır yapmakta ileri geçendir. İşte bu çok büyük bir ihsandır” (Fatır, 32) (Prof. Dr. Haydar Baş, İmam Ali.)
Yarın Ehl-i Beyt konusuna devam edeceğiz.