Posts from the ‘Hadisler’ Category

Doğrulukta dibe vurmuşsanız…

Bu başlığın altına onlarca, belki yüzlerce böyle kısa cümleler yazılabilir.
Doğrulukta dibe vurmuşsanız dünyanın serveti sizi kurtaramaz.
Doğrulukta dibe vurmuşsanız sizi artık hiçbir vinç kaldıramaz.
Doğrulukta dibe vurmuşsanız eğer, sizin mahkumiyetiniz vicdan mahkumiyetidir ki vicdanların dibinde yaşamaktan başka seçeneğiniz kalmamıştır.
Doğruluk-dürüstlük sermayesini tüketmişseniz eğer, bu sermayeyi geri kazanmak için vadiler dolusu altın bile bir işe yaramaz.
Doğruluk-dürüstlük sıfatlarınızı birer bozuk para gibi harcamışsanız eğer, artık isminizin geçtiği her yerde sahtekârlık, yalancılık, talancılık, fırıldakçılık sizinle beraber anılır olacaktır.
Doğruluk-dürüstlük duvarı tarafınızdan, sizin yalan-dolanlarınızla yıkılmışsa eğer, kırk sığırı kurban etseniz dört yüz kazanda pişirip binlerce insana ziyafet çekseniz dahi, yine de siz o dillere destan ziyafetle değil, öteki özelliğinizle anılmaya mahkûmsunuz demektir.
Kıyamet sabahına değin, Firavun denince hep akıllara; kibir, gurur, yoldan sapmışlık ve yoldan saptırmak gelecektir.
Dünya durdukça Firavun ve Nemrut, kendi acziyetlerine, küçük cirimlerine bakmadan Kâinatın Yaratıcısı ve O’nun elçileri ile mücadele eden aklı noksanlar, idraki bozuklar ve basireti bağlılar olarak hatırlanacaklardır.
İnsan soyunun son ferdi kalana kadar dünya yüzünde Karun; serveti ile böbürlenen, sermayesi ile kibirlenen, insanlara tepeden bakan ve servetini yoksullarla paylaşmayan şımarık zenginlerin temsilcisi olarak anılacaktır.
Kıyamet sabahına kadar Karun; hesapsız serveti ile ve dillere destan sarayı ile birlikte yerin dibine batan şımarık zengin olarak hatırlanacaktır.
Dünya durdukça Bel’am; sahip olduğu bilgi birikimini zalimin ve zulmünün emrinde kullanmış ve o yüzden de “yanına yaklaşsan da uzaklaşsan da dili dışarda soluyan köpeğe benzetilmiş” birisi olarak yâd edilecektir.
“Onlara, şu adamın ibret verici durumunu bir örnek olarak anlat: Biz ona, mükemmel bir zekâ ve derin kavrayış yeteneği armağan etmiş, ilim ve hikmet nurlarıyla kendisini aydınlatmıştık. Bunun da ötesinde, insanı hakikate ulaştıracak bütün delillerimizi önüne koymuş ve ayetlerimizi en üst seviyede anlama ve ilâhî Kitabın muhteşem güzelliğini kavrama yeteneğini kendisine cömertçe bağışlamıştık. Fakat o, yersiz bir gurura kapılarak ayetleri elinin tersiyle bir kenara itiverdi; böylece, şeytan onu kandırıp peşine taktı ve sonunda, diğer birçokları gibi, o da azgınlardan biri olup çıktı!
Eğer dileseydik, elbette onu ayetlerimiz sayesinde şerefli makama yüceltebilirdik; ne var ki o, ihtirâs ve tutkularının peşine takılarak, -sanki hiç ölmeyecekmiş gibi- şu gelip geçici dünyaya saplanıp kaldı!

Onun gibi azgın nankörlerin durumu, tıpkı doyumsuz bir köpeğin hâline benzer; kızıp kovmak için üzerine gitsen de dilini çıkarıp hırlar, nefes nefese solur, kendi hâline bıraksan da! İşte, ayetlerimizi yalanlayan kimselerin durumu, aynen böyledir. Ey Müslüman, yoldan çıkan insanlara bu ibret verici örneği anlat; belki bu sayede öğüt alıp düşünürler.” (A’raf: 175-176).                                                                                                Gafletiniz sadece sizi bağlamıyor ki…Gafletinizden ötürü doğacak kötü sonuçlar sadece sizin elinizi-kolunuzu, sadece sizin yılınızı ve yolunuzu bağlasa “ne haliniz varsa görün” deyip bırakacağız yakanızı.

Derin gafletinizin açtığı derin yaralar sadece sizin canınızı yaksa, sadece sizin canınızı acıtsa, yaralar sadece sizin bedeninizde başlayıp bitse “kendi düşen ağlamaz, kendin ettin kendin buldun” deyip uzaklaşacağız.

Sizin gafletiniz gün geliyor ait olduğunuz ailenize, oturduğunuz mahallenize, kayıtlı olduğunuz ilçe ve ilinize ve dahi vatandaşı olduğunuz ülkenize büyük belalar açıyor.

İçine düştüğünüz derin gafletten ötürü doğan sonuçlar, yaşadığınız günü, geride kalan dünü ve çoluk-çocuğunuzun yarınlarını, dolayısıyla vatandaşı olduğunuz ülkenizin istikbalini ve istiklalini nice tehlikelere soktuğu için “ne haliniz varsa görün” deyip geçemiyoruz.

Gafletinizin kötü sonuçları sadece sizinle sınırlı kalmıyor ki.

1991’de Saddam’ın Kuveyt’e girmesiyle başlayan “Birinci Körfez Savaşının” o günkü yöneticilerin derin ve uzun gafletinden ötürü, milletin de uzaktan seyretmesinden ötürü başımıza ne büyük belalar açtığı cümlenin malumudur.

Söz konusu tarihten itibaren başta PKK terörü olmak üzere, ülkemizi hedef alan her türlü terör şebekelerinin izlediği seyri ve nasıl palazlanıp geliştiklerini inceleyenler demek istediğimizi daha iyi anlayacaklardır.

Amerika’nın Kuveyt’i bahane ederek Irak’a yönelik başlattığı o harekatın asıl hedefinin Türkiye olduğunu söyleyen Sayın Haydar Baş’ı, geride kalan otuz yıl ne yazık ki haklı çıkarmıştır, o günden sonra bölgedeki bütün gelişmeler ülkemizin aleyhine işlemiştir.

Tarihler 2003 yılına doğru yaklaşırken Amerika’nın ikinci defa Irak’a yönelik işgal hareketi başlatacağı yazılıp-çizilirken Türk medyasının büyük çoğunluğu, özellikle o yıllarda AKP iktidarı üzerinde oldukça etkili olan FETÖ medyası adeta Amerika’ya yol gösterirken, işgalcilere yol haritaları yayınlarken elinizdeki bu gazete ve Meltem Medya gurubu “bu işgale destek olmak, onay vermek büyük bir felaket olur” tarzında yayınlar yapıyordu.

O günlerde İstanbul’un orta yerinde esnaf olan bir çok basiret ehli okurumuzdan şu ifadeleri defalarca dinlemiştik: “Akşam televizyonların ana haber saatinde hangisini açsak adeta Amerikan televizyonlarını izliyormuşuz gibi geliyor, sadece Meltem televizyonundan haber izleyince Türkiye’de ve bir Türk televizyonunu izlediğimizi fark ediyoruz.”

Küresel işgalcilerin komşu kardeş Irak üzerine çöreklendiği o yıllarda, ülkemizi yönetenlerin derin ve uzun gafletinin devletimize ve milletimize kaça mal olduğunu hesap etmek artık mümkün değil.

Irak işgalinin ardından bölgede başlatılan “Arap Baharı” yutturmacası sırasında da aynı gafletin devam etmesi, özellikle Suriye konusunda ülkeyi yönetenler defalarca “ABD ve İsrail ile aynı çizgideyiz” tarzında açıklama yapmaları ve aynı tutumu sürdürmeleri başımıza hangi belaların açılmasına sebep olduğu noktasında hepimiz yaşayarak görüyoruz.

Milletin ve özellikle de devleti yönetenlerin gafletleri sadece kendileri ile, kendi dönemleri ile sınırlı kalmıyor, ülkenin ve milletin bilmem kaç nesil geleceğini de ipotek altına alıyor.

“Gafleti çok olanın devleti yok olur” cümlesi hepimizin kulağına küpe olmalıdır.                                                                                            Aziz Karaca
azizkaraca@yenimesaj.com.tr

Her şeyden hesaba çekileceğiz

yeni141fsKıyametin kopması hak olduğuna göre, biz inananlar ahirete hazırlık yapmak, her an Allah’ın bizi gördüğü inancıyla yaşamak zorundayız. Cenab-ı Hakk’ın Kur’an-ı Kerim’de bildirdiğine göre; “Şüphesiz ölüleri ancak Biz diriltiriz. Onların yaptıkları her işi, bıraktıkları her izi yazarız. Biz, her şeyi apaçık bir kitapta (Levh-i Mahfuz) sayıp yazmışızdır.” (Yâsin: 36/12).
“Küçük-büyük her şey, satır satır yazılıdır.” (Kamer: 54/53).
Her şahsın yanında bulunan kayıt melekleri (Kiramen Kâtibin) amel, yani hesap defterine, yaptığı her işi kaydetmektedirler. O kayıt melekleri için Cenab-ı Hakk, “O muhafızlar değerli, şerefli kâtiplerdir” (İnfitar: 82/11) buyuruyor.
O şerefli kâtiplerin (Kiramen Kâtibin) kaydettikleri ahirette insana bildirilir:
“O gün insana, ileri götürdüğü ve geri bıraktığı ne varsa bildirilir.” (Kıyâme: 75/13).
Ehl-i Sünnet ulemasının itikadına ve Ehl-i Beyt ekolüne göre; Mizan haktır. Allah-u Teâlâ’nın terazisi vardır. Bununla kıyamet günü, iyilikleri kötülükleri tartacaktır.
Ahmed b. Hanbel ve Bezzâr’ın İbn Abbâs’dan (radiyallahu anh) şöyle bir rivâyetleri bulunmaktadır: “İman; Cennet’e, Cehennem’e, hesaba, Mizan’a ve iyisiyle kötüsüyle kadere iman etmendir.” (İmam Ahmed’in Müsned’inde, I, 318-9; IV, 129).
Peygamber Efendimiz Mizan için, “Terazi, Rahman ve Rahîm olan Allah Teâlâ’nın yed-i kudretindedir. Bazı kavimleri yükseltir, diğer bazı kavimleri de alçaltır” buyurdu. (Ömer Nasuhi Bilmen, 500 Hadis Tercüme ve İzahı; Camiu’s-Sagir, Darikutni).
Cenab-ı Hakk Kur’an-ı Kerim’de Mizan için şöyle buyuruyor:
“Biz, kıyamet günü için adalet terazileri kurarız. Artık kimseye, hiçbir şekilde haksızlık edilmez. (Yapılan iş,) bir hardal tanesi kadar dahi olsa, onu (adalet terazisine) getiririz. Hesap gören olarak biz (herkese) yeteriz.” (Enbiya: 21/47).
“O gün kimin ameli ağır gelirse işte o, hoşnut edici bir yaşayış içinde olur. Ameli hafif olana gelince, işte onun anası (yeri, yurdu) ‘Hâviye/kızgın ateş’dir.” (Kâria: 101/6-9).
Amelin ağır gelmesi; hayır ve iyiliklerin fazla olması dolayısıyla Allah’ın izniyle Cennet’e girmek demektir. Hafif gelmesi ise; hayır ve sevap kefesine konacak amelin azlığı veya bulunmaması demektir. Dolayısıyla Cehennem’i hak etmek demektir.
Peygamber Efendimiz dahi terazisinin ağır gelmesi için dua etmiştir.
Ümmü Seleme’den (radiyallahu anhâ) rivayetle;
“Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle dua etti: “Allah’ım! Ayağımı kaydırma, terazimi ağır eyle! Derecemi yükselt, namazımı kabul et, hatamı bağışla! Senden Cennet’in en yüksek derecelerini dilerim. Âmin!” (Taberânî, el-Mu’cemu’l-Evsat’ta; Heysemî, Mecma X, 176).
Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) buyurdu: “Müflis kimdir, bilir misiniz?”
“Bize göre müflis, parası ve malı olmayandır” dediler.
Şöyle buyurdu: “Gerçek müflis, kıyamet günü namazı, oruç ve zekâtı ile gelir. Diğer yandan, şuna hakaret etmiş, ona iftira atmış, berikinin malını yemiş, öbürünün kanını akıtmış ve falanı dövmüş olarak gelir. Yaptığı iyilik ve sevapları işte böylece ona buna dağıtılır. Borcu ödenmeden sevapları biterse, bu defa onların günahlarını kendisi yüklenecek, sonra da Cehennem’e atılacaktır.” (Müslim, birr ve’s-sıla 59, s. 1997 ve Tirmizî, 2418).

Yeni Mesaj Gazetesi

Yeliz Yücel

 

Adaletle hükmetmeyenin sonu helak olur

yeni141fsUğur KepekçiYasalarla sahip olunan hakların herkes tarafından kullanılmasının sağlanmasına adalet denilmektedir. Adaletin doğru işlemesi, konulan yasayla da doğru orantılıdır. Yasalar konurken insanın yaratılışını, niteliklerini, ihtiyaçlarını tanıyan bir otorite tarafından hazırlanmalıdır. Öyleyse, insanı tanımadan insana iyilik sağlanamaz.

O zaman adalet kavramını anlamanın ve uygulamanın yolu;  insanları ve kâinatı yoktan var eden Allah’ın(cc) buyruklarını yerine getirmektir. İnsanlar kendi akıl ölçüleriyle, kabiliyetleriyle, nefisleriyle yasa yapmaya kalkıştıkça adalet kavramı da yavaş yavaş yok olmaya yüz tutmuştur. Böylece insanlık da huzurunu, sağlığını ve birçok değerlerini kaybetmiştir.
Yüce Allah adaleti ayakta tutmamızı ve Allah için şahitlik etmemizi biz kullarından istemiştir:
“Ey iman edenler adaleti ayakta tutarak Allah için şahitlik edenler olun. Kendinizin, ana ve babanızın aleyhinde bile olsa (şahitlik ettiğiniz kimseler) zengin veya fakir de olsalar (adaletten ayrılmayın). Çünkü Allah ikisine de daha yakındır. Adaleti yerine getirebilmek için hevâ ve hevesinize uymayın. Eğer eğri davranır veya yüz çevirirseniz, Allah yaptıklarınızdan haberdardır.” (Nisa suresi / Ayet 135)
Yüce Allah hüküm sahiplerine de şu uyarıyı yapmıştır;
“Allah size, emanetleri mutlaka ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emrediyor. Doğrusu Allah, bununla size ne güzel öğüt veriyor! Şüphesiz ki Allah hakkıyla işitendir, hakkıyla görendir.” (Nisâ suresi / Ayet 58)
Bir başka ayeti kerimede de Allah(cc) adaleti, iyiliği, emredip hayâsızlığı yasaklayarak bize öğüt veriyor:
“Şüphesiz Allah, adaleti, iyilik yapmayı, yakınlara yardım etmeyi emreder; hayâsızlığı, fenalık ve azgınlığı da yasaklar. O, düşünüp tutasınız diye size öğüt veriyor. “ (Nahl suresi / Ayet 90)
Diğer bir Ayet-i Kerimede Allah(cc) işleri ehline vermemizi ve adaletle hükmetmemizi istiyor:
“Allah size emanetleri ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman, adaletle hükmetmenizi emreder.” (Nisa suresi / Ayet 58)
Hz. Peygamber (s.a.a.) de adalet ve adaletle hükmedenlerin ahirette ne kadar yüce mertebelere erişecekleri hakkında birçok hadis buyurmuşlardır:
“Hükmünde, yönetimi ve velâyeti altındakiler hakkında adil davrananlar, Allah katında nurdan minberler üzerinde olacaklardır.” (Müslim, İmâre, 18).
“Adil devlet başkanı ve idareciler mahşer yerinde Allah’ın yüce lütfüne ve himayesine mazhar olacakların öncüleridir.” (Buhârî, Edep, 36)
Bugün dünyanın kan-ı revan, insanlığın perişan olmasının nedenlerine bakılırsa; adaletten, doğruluk ve iyilikten uzaklaşmaları sebebiyle olduğunu görürüz.
Çözüm: İnsanlığın huzuru, Allah ve Resûlünün emirlerine uymak, yasaklarından kaçınmak ve adaletle hükmetmekle mümkündür. U.Kepekçi-Yeni Mesaj

Doğru duvar yıkılmaz

Doğru olmanın, doğru kalmanın, gerçekten zor olduğu bir dönemden geçtiğimizin bilincindeyiz ama doğruluğun her zaman kârlı bir iş olduğunu, hem bu dünyada hem de ahirette karşılığının alınacağını unutmamak lazımdır.
Atalarımız “doğru duvar yıkılmaz” ifadesiyle doğruluğun önemine dikkat çekmiştir.
Doğru olabilmek ve doğru kalmak gerçekten de zor bir iş; onun için Âlemlere Rahmet Hazreti Muhammed (s.a.v.), “Öyle ise emrolunduğun gibi dosdoğru ol. Beraberindeki tevbe edenler de dosdoğru olsunlar. Hak ve adalet ölçülerini aşmayın. Şüphesiz O yaptıklarınızı hakkıyla görür” şeklindeki Hud suresinin 112. ayeti indirildiğinde “Hud suresi Beni kocattı” buyurmuştur. Demek ki doğru olmak ve doğru kalmak gerçektende zor bir iştir.
Doğruluk sözde değil özde olmalıdır. Çünkü doğruluktan bahseden çok ama doğru olan maalesef gayet azdır.
Doğru olan ve doğru davrananlar hakkında Yüce Allah’ın çok büyük müjdeleri vardır.
“Rabbimiz Allah’tır deyip sonra da dosdoğru yaşayanlara melekler gelerek, ‘Korkmayın, üzülmeyin, size vadedilen cennetle sevinin. Biz, dünya hayatında da ahirette de sizlere dostuz. Esirgeyip bağışlayan Allah’ın ikramı olarak (cennette) canınızın çektiği ve dilediğiniz her şey sizindir’ derler.”  (Fussilet suresi / Ayet 30-32)
Gerekten doğru olanlar, Allah’a dostluk makamına ulaşmakta, dostluk makamına ulaşanlar da korku ve hüzünden uzak tutulmaktadırlar.
“Allah’ın dostları için ne korku ne de hüzün vardır.” (Yunus suresi/ Ayet 62).
Abdullah İbn-i Mes’ud radıyallahu anh’den rivâyet edildiğine göre Nebî sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
“Şüphesiz ki sözde ve işte doğruluk hayra ve üstün iyiliğe yöneltir. İyilik de cennete iletir. Kişi doğru söyleye söyleye Allah katında sıddîk (doğrucu) diye kaydedilir. Yalancılık, yoldan çıkmaya (fücura) sürükler. Fücur da cehenneme götürür. Kişi yalancılığı meslek edinince Allah katında çok yalancı (kezzâb) diye yazılır.” (Buhâri, Edeb 69; Müslim, Birr 103-105).
Şimdi de doğruların ahiret kazancı hakkında bir hadisi şerifi aktaralım:
“Doğru sözlü, dürüst bir tüccar, peygamberlerle, sıddıklarla ve şehitlerle birliktedir.” (Tirmizi, 72, 4)
Değerli dostlar, doğru olmak doğru kalmak zor gibi görünüyor ama sonunda cennet ve Allah’ın rızasının olduğu bir netice için geçici dünyada zorluklara katlanmamız, Allah’ın rızasını her şeyin üzerinde görmemiz gerekmektedir. Ne mutlu doğru olanlara, doğru
kalanlara… U.Kepekçi

Bir hadis–i şerif ve bugünkü halimiz

Müslim KARABACAK

Daha önce de bu sayfada sizlerin bilgisine sunmuş idim bu hadis–i şerifi.
Ama her gün tazeliğini koruduğu için tekrar tekrar ben yazayım siz okuyun.
On dört asır önce, bugünleri bakın nasıl tarif ediyor Hazret–i Resûlüllah.
Buyuruyor ki;
İnsanlar öylesine aldatıcı yıllar görece ki,
O yıllarda;
Yalancı tasdik edilecek, doğru konuşan yalancı ilan edilecek.
Haine itimat edilecek, güvenilir kişi hain ilan edilecek.
Ammenin işlerinde “değersiz” adamlar söz sahibi olacak.
Hadis–i şerifin mana özeti bu.
İlk cümle aldatıcı yıllardan bahsediyor.
Aldatma,
Kandırma,
Hile.
Hilekarlık.
Mesela;
Fazla gerilere gitmeden, son on yılın olaylarını ve o olayların öznesi olarak önümüze konan kişileri düşünün.
Arı–duru bir zihinle düşünün ama.
Hadis–i şerifte dikkat çekilen aldatıcıların bizi aldatmak için başvurdukları hilelerden korunarak düşün.
Bu tedbiri alırsanız, ancak, işte o zaman dünyamıza büyük bir aldatmacanın hakim olduğunu anlamakta zorluk çekmeyeceksiniz.
Aldatılıyoruz,
Kandırılıyoruz.
En fazla da iman–küfür bağlamında kandırılıyoruz.
Her işin esasını imanımız oluşturduğu için, imanî konulardaki aldatmanın yanında, diğer aldatmaların pek fazla bir önemi yok hani.
En büyük “hüdda’/aldatıcı” Deccal olduğuna göre, Deccalizm’in ne noktaya vardığını anlamak zor olmasa gerek.
Deccal, iman–küfür noktasında kandıracak.
Yani Deccal, din davasını güdecek, ama muhataplarını dinden/İslam’dan koparacak.
Düşünsenize,
On dört asırlık iman–küfür hassasiyeti son on yılda ya tamamen kayboldu, ya da birden değişiverdi.
En azından hassasiyeti kayboldu.
On dört asırdır haram olduğu hususunda farklı tek düşüncenin oluşmadığı fikirler ve fiiller birden helal oluverdi.
Bundan daha önemlisi, on dört asırdır iman belli, küfür de belli iken, birden yeni fetvalar yeşermeye başladı.
Küfür iman oluverdi.
Bundan daha büyük aldatma olur mu?
Hadis–i şerifin bir başka yönü ise tamamen “siyasi” bir içerikte olmasıdır.
“Yıllarca siyasetten ve şeytandan Allah’a sığınanlar(!)” yetiştirdikleri kadrolarla milletin evlatlarını Allah’tan alıp “Baba–oğul–Kutsal Ruh” troykasına teslim ediyorlar.
Bundan da daha büyük aldatma olur mu?
Daha başka neler var Hadis–i şerifte?
“Haine itimat edilecek, güvenilecek.”
Adam baştan sona hain, ihanet içinde.
Dinî değerlere,
Millî değerlere,
Ülkenin yer altı–yerüstü kaynaklarına.
Her şeye ihanet ediyor.
Ama hala emin–güvenilir ilan ediliyor.
Bütün bu değerlere her ne pahasına olursa olsun sahip çıkan, çıkmaya çalışana da “sen hainsin” deniliyor.
Denilmiyor mu?
Aldatma, aynı zamanda yalan konuşmaktır.
Önümüze gerçek diye konanların neredeyse tamamı yalan.
Yalan, baştan sona yalan.
Yalan vallahi yalan.
Ve toplumun meselelerinde, ammeyi ilgilendiren meselelerde söz sahibi olanlara bir bakın.
“Ruveybida” diyor Hazret–i Resûlüllah bu tipleri tanımlarken.
Hiçbir derinliği olmayan kişilere emanet etmişiz halimizi, istikbalimizi.
Evlad–ü iyalimizi.
Değerlerimizi.
Sonumuzu Allah hayretsin der geçeriz.
Eder mi peki?
Etmez.
Dua; kul üzerine düşeni yaptıktan sonradır.
Üzerine düşeni yapmayanın, gücünün yettiğini yerine getirmeyenin duasını Allah kabul eder mi?
Bütün insanlığın yalana teslim olduğu bu dünyada işimiz ne kadar da zor.
Buna bir de “ihanet” eklenince işin vahameti daha artıyor.
Çok basit şeylere imanını satmaktan daha büyük ihanet mi olur?
Yıllardır savuna geldiği düşüncelerden vazgeçmek.
“Değişmek” bir kalbe girmeyedursun, mikrop gibi her yanı kuşatır.
İmanî kangren bu olsa gerektir.
Hiçbir şeyi hissetmez olur artık insan.
Asıl bitkisellik de budur.
İmanî yönü bitkisel hayattadır artık bu gibilerin.

Müslim KARABACAK