Posts from the ‘İslam İnancı’ Category

Ahlakı güzel olmayandan adalet beklenmez

Adalet herkeste olması lazım ama en çok halkın idaresinden sorumlu olanlara yakışır; cömertlik de yine herkeste olması gereken bir güzellik ama en çok zengin olanlara yakışır.
Adalet, cömertlik, merhamet, sevgi, saygı, kanaat, özveri, fedakarlık, hoşgörü, tevekkül, tefekkür, sabır, şükür, haya, şecaat, iffet bunların hepsi güzel ahlaktır.
Prof. Dr. Haydar Baş Hocamızın yıllardır ifade ettiği, “insanımızı Hak adına, kendi yararına kazanmak” ifadesi, işte bu güzel ahlakın vasıflarını insanımıza kazandırmaktır.
Peygamber Efendimiz (s.a.v.) “Ben güzel ahlakı tamamlamak için gönderildim” buyurarak, güzel ahlakın önemini en üst düzeyde ifade etmiştir, yine Peygamberimiz, “Beni Rabbim terbiye etti, ne güzel terbiye etti” buyurarak da güzel ahlakın kazanılmasının ancak bir mürebbiyle gerçekleşebileceğini ifade etmektedir.
Allah Resulü’nün, bir peygamber olarak, Allah’ın bir elçisi olarak mürebbisi bizzat Cenab-ı Hak’tır; bizlerin ise mürebbileri peygamberlerdir, Allah’a vuslat etmiş olan, Allah’ın ve Peygamberinin nasp ettiği insan-ı kamillerdir, velilerdir. 
Mürebbinin kendisi kurtulmuş olacak ki kurtarıcı olabilsin; rahmetli Baki Bektaş hocamızın dediği gibi, “Kurtarmak kurtulmuşların işidir.”
Dilerseniz güzel ahlakın önemini Peygamber Efendimizden sonra bu güzel ahlakı insanlara kazandırmakla vazifeli, Ehl-i Beyt imamlarından İmam Cafer efendimizin ifadeleriyle anlatalım.
“Şüphesiz Allah (c.c.), sabah akşam yolunda mücadele eden kimseye sevap verdiği gibi, güzel ahlak sahibi olan kimseye de sevap verir.”
“Şüphesiz Allah (c.c.), dostlarının ahlakından düşmanlarına ödünç verir ki dostları, düşmanlarının egemenlikleri altında onlarla yaşayabilsinler. Eğer böyle olmasaydı, mutlaka Allah’ın bütün dostlarını öldürürlerdi.”
“Resulüllah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: En üstününüz ahlakı en güzel olanınızdır. Güzel ahlak sahibi olanlar şerefli ve misafirperver kimselerdir. Onlarla yakınlık kurulur ve attıkları adımlar izlenir.”
“Emirü’l-mü’minin (Ali b. Ebu Talib Aleyhisselam) şöyle demiştir: Mü’min kendisiyle kaynaşılmaya elverişli muaşeret ehli kimsedir. Muaşeret ehli olmayan, başkasının ilişki kurmasına yatkın olmayan kimselerde hayır yoktur.”
“Güzel ahlakın sınırı, kanatlarını indirmen, tatlı sözlü olman ve kardeşini güler yüzle karşılamandır.”
“İyi işler yapmak ve güler yüzlü olmak sevgi kazandırır ve de kişinin cennete girmesini sağlar. Cimrilik ve asık suratlılık, insanı Allah’tan uzaklaştırır ve kişinin cehenneme girmesini sağlar.”
“Farzlardan sonra mü’minin Allah (c.c.)’ın huzuruna takdim ettiği ameller içinde, Allah’ın bütün insanlarda yayılmasını istediği güzel ahlakından daha üstün bir amel yoktur.”
“Resulüllah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: Güzel ahlak sahibi olan kimseye, gününü oruçla ve gecesini ibadetle geçiren kimsenin sevabı gibi sevap vardır.”
“Resulüllah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: Benim ümmetimin cennete girmesine en çok vesile olan şey, takva (Allah korkusu) ve güzel ahlaktır.”
“İyilik ve güzel ahlak beldeleri mamur eder, ömürleri de uzatır.”
“Allah (c.c.) peygamberlerinden birine şöyle vahyetti: Güzel ahlak, güneşin kırağıyı erittiği gibi hataları eritir.”
“İnsanların namazlarına ve oruçlarına kanmayın. Hatta kişi namaza ve oruca o kadar düşkün olur ki, terk edecek olursa, derhal onları özler. Fakat siz (insanları) doğru sözlülük ve emanete riayet açısından sınayın.”
“Dili doğru söyleyenin ameli de temiz olur.”
“Ali (a.s.) doğru sözlülüğü ve emanet hususundaki güvenilirliğiyle Resulüllah nezdindeki o seçkin makama ulaştı.”
“İnsanları hayra davet edenlerden olun. Bunu sadece dilinizle yapmayın. Sizin hareketlerinizde çalışkanlık, doğruluk ve takva görsünler.”
“Hayası olmayanın imanı da yoktur.” (Daha fazla bilgi için Prof. Dr. Haydar Baş’ın İmam Cafer eserinin 516’ıncı sayfasından sonrasına bakabilirsiniz.)
“Güzel ahlak nasıl elde edilir?” sorusunun cevabını, işin Üstadına, Prof. Dr. Baş’a bırakalım. Sayın Baş, yıllardır bizlere bıçak örneğini vermektedir. Bıçağın sadece bir vasıta, bir araç olduğunu ifade ettikten sonra, onu kullanan insanın niyetine ve ahlakına göre o bıçağın faydalı ya da zararlı olabileceğini belirtmektedir.
6 Temmuz tarihli “Önce insan demedikçe” başlıklı makalesinde Sayın Baş bu misali yeniden hatırlattıktan sonra şunları belirtmektedir:
“İşte biz hep bu bıçağın şekliyle uğraştık, bıçağı kullanacak gönlü, kafayı yetiştiremedik. Müslüman bir toplumuz ama İslam adına yaşanacak güzellikleri yitirdik.
Günümüze, günümüz insanına, insanı işleyen ve tanıyan bir mantık, bir anlayış gerekiyor. “İnandım” diyen kişinin öz cevheri ile yani Yaradan’ı ile kopan bağını tekrar kurması için kendinde bulunan nefha-i İlahî ona yardımcıdır. Rabbini aramasının sebebidir. Bizim Rabbimizi aramamız da tecelliden mahrum olan akıl ile değil, tecellilere mazhar olan kalp yolu ile gerçekleşecektir. Ancak tecellilere mazhar olan kalp yolu ile Allah’ı bilebiliriz. 
Kul, kendini Yaratan’ı aramaktadır ve bunun yolu da ibadetlerdir. İmam Ali Efendimiz (a.s.), “Ben görmediğim Allah’a inanmam” buyurmuştur. Demek ki, yapılan ibadetler ile kalp kulvarında Allah görülebilmektedir. 
Gerçek mânâda kulluk da o zaman başlayacaktır. Güzel ahlaka bürünmemiz de…”
Cenab-ı Hak, güzel ahlakı yaşayanlarla güzel ahlaka bürünmemizi bizlere nasip etsin.                                                                           Yeni Mesaj Gazetesi 

Murat Çabas
Reklamlar

Allah Resulünün hadisinde fitne dönemi

Prof. Dr. Haydar Baş                                                                                                                                                                                   Ankebut Sûresi’nin 2. ayeti yani, “İnsanlar imtihandan geçirilmeden, sadece iman ettik demekle bırakıverileceklerini mi sandılar?” ayeti nazil olduğunda Hz. Ali Efendimiz, “Resûlullah aramızda iken imtihan edilmeyeceğiz” diye anladım buyurur ve ayette geçen imtihanı kendilerine sorar. 
Hz. Peygamber’e (s.a.v.), “Ey Allah’ın Resûlü, Yüce Allah’ın Sana haber verdiği bu imtihan nedir?” diye sordum.
“Ey Ali! Ümmetim Benden sonra imtihan edilecek” dedi.
“Ey Allah’ın Resûlü! Uhud Savaşı’nda Müslümanlardan şehit olanlar şehit olduğunda, şehadet Benden uzaklaştırılınca ve bu bana ağır gelince, ‘gözün aydın şehadet arkandadır’ demediniz mi?” diye sordum.
Bana, “Bu böyle olacak, o durumda nasıl sabredeceksin?” dedi.
Ona, “Ey Allah’ın Resûlü! Bu sabrın değil, müjde ve şükrün zamanıdır” dedim.
Hz. Peygamber, “Ey Ali! Topluluk mallarıyla sınanacaklar, dinleri ile Rablerine minnet edecekler, O’nun rahmetini umacaklar, O’nun gücünden emin olacaklar. O’nun haram kıldığını yalancı şüphelerle ve gaflete düşürücü arzularıyla helal kılacaklardır” buyurdu.
“Ey Allah’ın Resûlü, bu durumda onları hangi konumda değerlendireceğim. İrtidat konumunda mı yoksa fitne konumunda mı?” diye sordum.
Allah Resûlü bana, “Fitne konumunda” buyurdular. (İmam Ali, Prof. Dr. Haydar Baş, s.1104). 
İslam âlemi bugün Hz. Peygamber’in, “fitne konumu” olarak buyurduğu üç hali de yaşamaktadır.
Ve Ankebut Sûresi’nin 2. ayetine göre, sadece ‘inandım’ demek yeterli olmayacak, Müslümanlar bu fitne ortamında deneneceklerdir.
Müslümanlar malları ile sınanmaktadır.
Bugün malımızı; hayra mı, harama mı gittiğine bakmadan harcamaktayız. Helal-haram kavramı her konuda kalkmıştır.
Hele hele Arap İslam ülkelerinin paraları Müslüman kardeşini öldürmek maksadıyla Batı’nın silah sanayiine gitmektedir.
İbadetimiz neredeyse
kalmamıştır.
Namaz kılanlar azalmış, oruç tutanlar parmakla gösterilir haldedir.
Allah rızası istikametinde bir yaşam çizgisinden
maalesef toplum olarak uzaklaşıyoruz.
Hadiste beyan buyrulduğu gibi fitne döneminde haramlar helal yapılmıştır.
Domuz eti haramdır, ülkemizde market reyonlarında satılır hale gelmiştir.
Faiz haramdır; hacı amcalar faiz ile sofralarına ekmek götürmektedir.
Zina haramdır; artık suç dahi sayılmamaktadır.
Müslümanın Müslümana kanı haramdır; İslam dünyasında silahlar birbirine dönmüştür, akan kan kimsenin umurunda değildir.
Hal böyle iken, idrak edeceğimiz Kadir Gecesi fitnelerden kurtulabilmemiz, iman imtihanını vereceğimiz bir ömür geçirmemiz için dua etmemize vesile büyük bir gecedir.
Nefsimizin, ailemizin, milletimizin ve İslam âleminin fitnelerden kurtuluşu için yapılacak duaları Cenab-ı Hak (c.c.) kabul eylesin.               Prof. Dr. Haydar Baş

Hz. Mevlanayı rahmetle anıyoruz

Prof. Dr. Haydar Baş Âşıklar sultanı, marifet nurunun aynası, ebediyete kadar ölmezlik sırrına eren büyük veli Hz. Mevlana’yı 743. vuslat yıldönümünde anıyoruz.

Hazret-i Mevlana, 1203 tarihinde Horasan’ın Belh şehrinde dünyaya teşrif etmiştir. Babası Sultanu’l Ulema diye bilinen Bâhâeddin Veled, annesi Harzemşahlar’dan bir prenses olan Mü’mine Hatun’dur.

Belh şehrinde babası hakkında çıkarılan haksız söylentiler nedeni ile buradan ayrılışlarının ardından Nişabur, Bağdat, Mekke ve Medine’de geçirilen dönemlerden sonra 1219 senesinde Selçuklu hükümdarı Alaaddin 1. Keykubat döneminde ailesi ile beraber Konya’ya yerleşmiştir.

Babası 1231 yılında burada vefat etmiştir.

İlk manevi terbiyesini babası Bâhâeddin Veled Hazretlerinden alan Mevlana Celaleddin, daha sonra babasının halifelerinden Seyyid Burhaneddin Hazretlerinin terbiyesi ile yetişmiştir.

Seyyid Burhaneddin, onu nefs tezkiyesinde çok ciddi bir gönül adamı yapacak, nefs basamaklarından yükselebilmesi için engin bir çileye sokacaktır. Devamlı oruç ibadeti ile Hazret-i Mevlana’ya nefsini tezkiye ettirmiştir.

Mevlana o kadar yükselmiştir ki, Konya’dan çıkıp Kayseri’ye yerleşmek isteyen üstadı Seyyin Burhaneddin’e gönül etmiş, bindiği katırı bu nazla devirerek ayağının kırılmasına sebep olmuştur. Seyyid Burhaneddin Hazretleri de ayağı kırılmasına rağmen, bu talebesine kızması gerekirken tatlı bir tebessümle yanındakilere “Bizi Celaleddin göndermiyor” diyerek geri dönmüştür. Ne var ki, Seyyid Burhaneddin, “Bir postta iki aslan oturmaz” diyerek bir zaman sonra Mevlana’dan ayrılmıştır.

Onun vuslata giden yolda üçüncü hocası Şems-i Tebrizi Hazretleridir. İlk karşılaşmalarında, Mevlana medresesinden çıkmıştı. Kendine doğru ilerleyen o kişi, kendi kadar güzel bir soru soruyordu bu mana erine: “Söyler misin bana ‘Seni tanıdım diyen Beyazıd-ı Bestami mi büyük, yoksa ‘Ya Rabbi seni layıkıyla tanıyamadım’ diyen Hazret-i Muhammed (s.a.v.) mi?”

Hazret-i Mevlana bu soruyu, bir mana padişahı olduğunu ifade edercesine şöyle cevaplandırdı: “Hiç şüphesiz ‘seni layıkı ile tanıyamadım’ diyen Hz. Muhammed, Beyazıd’dan çok büyüktür.” Şems, bu tecelli karşısında bir sayha atıp kendinden geçer. Bundan sonra iki ezeli dostun beraberliği başlar.

Babası Sultan Veled ve Seyyid Burhaneddin Hazretleri onu nefs merdivenlerinden gönül dünyasına çıkarmış, Tebrizli güneşi yani şemsi tanıtmışlardır. Şems-i Tebrizi ile olan yakınlığın firkatte olması gerekirdi ki, bir hasret neticesinde vuslat olsun. Bu seyirde bütün makamları Mevlana yaşasın, seyri billah ve seyri maallah da olsun.

İşte Mevlana, Şems ile bu sonsuz muhabbet âleminde deryada bir damla olmanın zenginliğini yaşamış, bazen dünya sahillerinde insanlarla dolaşmış, çok defa da Mesnevi’sinde olduğu gibi Hak ile beraber Hak’da seyretmiştir.

Büyük bir tasavvuf terbiyesi ile Allah’a vuslata erişen mana eri Hz. Mevlana, Hz. Peygamber (s.a.v.) için şöyle buyurmuştur:

“Sağ olduğum müddetçe, Kur’an’ın kölesi, bendesiyim

Ben Muhammed Muhtâr’ın yolunun tozuyum

Benim sözümden bundan başkasını, bir kimse naklederse

Ben ondan da bizarım, onun sözünden de.” (Hazret-i Mevlana’nın Rubaileri )

Hz. Mevlana, Peygamber’in (s.a.v.) sünneti ve İmam Ali’nin (as) velayeti üzere devam eden irşad yolunda devam etmiş; uluhiyet ve tevhid inancı ile İslam’ı yaşamıştır. Nefis tezkiyesi, istikamet, teslimiyet ve zikir ile vuslata ermiştir.

“İslam ve Mevlana” isimli eserimizde geniş olarak ele aldığımız gibi bugün onun mübarek adını “hümanist, mistik veya Darvinisttir” diyerek kendilerine mal etmek isteyenler, İslam’ı ve Hz. Peygamber’i (s.a.v.) devreden çıkarma gayretinde olanlardır.

Mevlana’nın müsamahakâr görüşleri, “kim olursan gel yine gel” şeklindeki herkesi İslam’a davet eden sözleri, diyalogcu çevrelerce saptırılmış ve onun hümanist, mistik veya evrimci olduğu gündem edilmiştir.

Tamamı felsefi olan bu akımların çıkış noktası akıldır. Tevhid inancı üzerine yaşayan Hz. Mevlana ise, aklı çamura saplanmış bir merkep olarak anlatmaktadır.

İnsana ibadet dini olarak ifade edilen hümanist görüşte her şey insan içindir. Oysa Hz. Mevlana’nın hayatını yaşadığı İslam dininde her şey Allah’a kulluk gayesi için hayata geçirilir. Hakim unsur, Hakk’ın varlığı ve gönüllerde hakim kılınmasıdır.

Keza, mistisizm Eflatun’un idealizminden etkilenen felsefi bir akımdır ve Darvinizm biyolojik bir nazariye ve yine felsefedir.

Akıl ve vahiy çatışmasında aklı üstün görenlerin uydurmasıdır, Hz. Mevlana’yı bu akımlarla bir göstermek.

Oysa Hz. Mevlana, tevhid akidesi üzere yaşamış, muhabbet ve aşk ile vuslata ermiş büyük bir mana eridir.

Allah şefaatlerinden ayırmasın.  Prof. Dr. Haydar Baş

İslâm Âlemi Önce Geçmişini Bulmalıdır

1461832_10153557897120346_489676897_n

İslâm âlemi önce geçmişini bulmalıdır
Doç.Dr. İhsan Fazlıoğlu

Bir Sırp atasözü şöyle der: “Mutlak kesin olan tek şey gelecektir; çünkü geçmiş durmaksızın/sürekli değişir”. Son iki yüzyılın dünyasını en iyi ifade eden belki de en güzel cümle bu olmalıdır. Niçin? Bu sorunun yanıtını yine yakın tarihimize geri giderek belki bulabiliriz.

The World of Islam must at first find its past
Assoc. Prof. İhsan Fazlıoğlu  

A Serbian proverb says: “The only absolutely certain thing is the future, because the past constantly changes.” This must be the best sentence that expresses the last two century’s world. Why? Maybe, we can find the answer to this question again by going back to our near past.

Kurtuluşu bu dünyada arayan Yahudîlerin kutsal kitabı Tevrat’ın yorumcuları Kabalacılar belirli bir gayeye göre tarihi değiştirme’ye sefirod adını verirler. Sefirod, ahiret inancı olmayan bazı Yahudilerin yeryüzü cenneti inşa etmek için geliştirdikleri bir düşünme ve eyleme tarzıdır. Ancak belirli bir gaye ifadesi, kapitalizmin doğuşu esnasında, eski ilişkileri (gelenek) ortadan kaldırıp yeni ilişkileri (modern) ikâme etme olarak anlaşılmıştır. Yeni ilişkilerin dayandığı zihniyet ise niyet-insanını devre dışı bırakıp kural-insanını gündeme taşımıştır. Çünkü geleneksel insan niyetlerini (değerlerini) esas alan ve maslahata göre davranan ahlâk-insanıdır; kurallar da değerlerle bağlantıları oranında dikkate alınırlar. Modern insan ise menfaate göre düşünür; bu açıdan kurallara uygun davranmayı esas alır; değerler bu kurallara dayandıkları oranda önemsenir. Bu durum, ahiret inancının yokluğuyla birleşince, dünyaya yönelik, dolayısıyla mutluluğu yalnızca bu dünyada gerçekleştirmeye çalışan salt hukuk-insanını ortaya çıkarır. Sonuçta değerlerin dışarıda bırakıldığı ve salt hukukun üstün kabul edildiği bir çerçeve oluşur. Ancak dikkat edilmesi gereken en önemli nokta, salt hukukun üstünlüğü çerçevesinde dikkate alınan kişi, ancak ve ancak modern ilişki biçimini/biçimlerini kabul eden, kurallara uygun davranan kişidir; geleneksel ilişki/ilişkiler biçiminde ısrar eden, değerlerini esas alan kişi ise,siyah-adamdır (ahlâk-insanı). Çünkü değerlerin olgusal veya işlevsel aklî kaynağı yoktur, tersine değerler menşelerini ya vahiyde/dinde ya da dinleşmiş ideolojilerde bulurlar. Bu açıdan din, salt hukukun üstünlüğü anlayışının hakim olduğu her yerde, önce tasfiye, sonra tadil ve en nihayet tahrip edilir. Bu çerçevede modernleşme/batılılaşma, yani modern Avrupanın dünyaya medeniyet getirme savı, kendi ilişki biçimini hakim kılma ve tarihe bu çerçevede yön verme anlamına gelir. Bu ilişki biçiminin dışında kalmak, direnmek yani kısaca muhalif olmak gericilik(irtica) olarak damgalanır.

The Kabalists, the interpreters of Torah (the holy book of the Jews, who seek salvation on this earth), call changing the history according to a certain objective as sephirod.  Sephirod is a form of thinking and acting that was developed by some of the Jews who didn’t have belief in afterlife. Yet, during the birth of capitalism, the expression of “a certain objective” was understood as removing the old relationships (tradition) and establishing the new ones (modern). However, the mentality that is based on the new relationships has left the human of intention out-of-date and brought in the concept of the human of rules because the traditional human is the human of ethics who takes his intentions (values) as his principle and acts upon matters; and the rules are taken into consideration with regard to their connection to the values. On the other hand, the modern human thinks in terms of benefit; and from this point of view, his main concern is to act according to the rules; values are considered important as long as they are based on these rules. When this situation unites with the absence of belief in afterlife, it consequently brings about the human of absolute law who is earth oriented, working to realize happiness only on this earth. Eventually, a frame comes out in which values are left out and absolute law is accepted as superior. However, the most important point that needs to be paid attention to is that the person who is taken into consideration in the frame of the superiority of absolute law is the person who simply and only accepts the form(s) of modern relationships and acts upon the rules; whereas the person who insists on the form of traditional relationship(s) whose standpoint is his values is the black-man (the human of ethics)  because values don’t have factual or functional intellectual source, on the contrary, they find their roots either in revelation/religion or in the ideologies that have turned into religions. From this point of view, wherever the concept of the superiority of absolute law is dominant, religion will first be eliminated, then altered and eventually destroyed. In this context, modernization/westernization, in other words, the thesis that the modern Europe would bring civilization to the world, means dominating its own form of relationship and reorienting the history in that framework. Staying out of this form of relationship, resisting, in other words, being dissentient would be labeled as reactionism.

Türkiye, Batı Avrupa karşısında aldığı askerî yenilgiler üzerine girdiği batılılaşma macerasında, koruyacak bir şeye sahip olduğundan, daima, İsmet Özel’in deyişiyle Konuşulamaz Türk olarak teklif sahibi olmaya çalıştı. O günden bugüne Türklerin modern Batıyla ilişkileri konuşulamaz ve konuşulabilir olma özellikleri çerçevesinde gelişti. Konuşulabilir olmak için sefirod kavramının yoğun olarak etki bulunduğu Osmanlı münevveri, geçmişi karaladı; geleceği ise kutsadı. Osmanlı münevverleri, ayrıca, geleceğe ilişkin tasavvurlarına uygun olarak, sefirod kavramını geriye doğru işlettiler ve geçmişi de belirli bir gayeye göre değiştirmeye başladılar. Bu gaye, geçmişin gelecek tasavvuruna uygun hatta ona destek olabilecek şekilde yeniden tanımlanması ve inşa edilmesidir. Bu durum, en iyi şekilde tarihî İslâm ile gerçek İslâm ayırımında kendini gösterir. Popüler düzeyde bu ayırım, İslâm ile müslüman ikilemine sebeb oldu: Sorumlu gerçek İslâm değil, bu gerçek İslâm’ı anlayamayan müslümanlardı. Aslında bu anlayış, dini bir idea olarak görüp hayattan, dolayısıyla tarihten uzak tutmaya; ve dini kişinin vicdanına hapsetmeye çalışan zihniyetin bir izdüşümüdür.

Turkey, in its adventure of westernization which had been undertaken as a result of the militarist defeats against the Western Europe, always tried to be the bidder just as Ismet Ozel states as the Incommunicable Turk, because it had something to preserve. From that day on, the Turk’s relationship with the modern West had developed within the framework of their being incommunicable or communicable. In order to be communicable, the Ottoman intellectuals that the concept of sephirod had found an intense effect upon slandered the past and blessed the future.  The Ottoman intellectuals, in accordance with their conceptions of the future, also worked the concept of sephirod backwards and started to change the past according to a certain objective. This objective was the redefinition and the establishment of the past in which it was appropriate to and even reinforced the conception of the future. This is seen best in the differentiation between the historical Islam and the true Islam. On the popular level, this differentiation had caused the dilemma between Islam and Muslim: The responsible one was not the true Islam but the Muslims who couldn’t understand the true Islam. Actually, this way of understanding is a projection of the mentality that considers religion as anidea and tries to keep it away from life, and consequently from history, and imprison it into the person’s conscience.

Modernleşme öncesinde Türk dünyası, ortak bilinç durumunun temsil edildiği bir metafiziğe atıf yaparak maşerî vicdanını canlı tutuyordu. Bu metafiziğin iki yönü vardı: Şifahî olanı ki Mevlid’le, Mızraklı İlmihal’le, Muhammediye veAhmediye’yle, Hz. Ali hikâyeleriyle, Battal Gazi gibi efsanelerle vb. yaşıyordu (Her ne kadar bu eserler yazılı ise de sözlü kültürün özelliklerine uygun yayılıyordu). Bu metafiziğin yazıya dökülmüş kısmını Kelâm ilmi oluşturuyordu. Diğer bir deyişle Kelâm, İslâm dünyasında ortak maşerî vicdanın hesabını verdiği, nazariyata dayalı, yazılı İslâm metafiziğidir. Bu iki yönlü metafizik yanyana değil, teşkik anlayışı gereği, üst üste duruyor; ikisi arasındaki irtibat ve kontrolü ulemâ sağlıyordu. Batılılaşma sürecinde sefirod mantığını ileri ve geri doğru işleten Osmanlı münevverleri ilk önce, bir taraftan hurafe diyerek şifahî vicdâna, bir taraftan da dogmatik diyerek kelâma saldırdılar. Hem de “mesâilin tağayyürü usulun tağayyürünü gerektirmez” kaidesini bildikleri halde. Böylece ulemâ ortadan kalktı; halk ile devlet arasındaki irtibat koptu. Bu iki şemsiye ile ulemânın tasfiyesi aydınlara, hatta bazı ulemâdan kişilere, geçmişi, gelecek tasavvurlarına uygun olarak tahrif etme, tanımlama imkânı verdi. Nitekim maşerî vicdânın her iki unsuru bugün Türkiye’de büyük oranda tasfiye edilmiş durumdadır. Ayrıca, yine bugün aydın kesiminin dinî anlayışı da, ulemâ tasfiye edildiğinden nazariyata dayalı yüksek İslâm değil, tek başına kaldığında, diğer bir deyişle yerinde olmadığında menfi görülebilecek halk İslâmıdır.

Before the process of modernization, the world of Turks kept the social conscience alive by referring to a metaphysics in which a state of common consciousness was represented. This metaphysics had two directions: The oral one had been living through Mevlid, Mizrakli İlmihal, Muhammediye andAhmediye, Hz. Ali stories and the legends such as Battal Gazi. (Although these works were in written form, they had become to be known within the oral culture). The written part of this metaphysics was constituted by the science of Kelâm (Logos). In other words, Kelâm (Logos) is the written Islamic metaphysics where the common social conscience renders in the Islamic world and is based on theories. This bi-directional metaphysics was not side by side but it overlapped as a result of the concept of suspicion; the connection and the control between the two was provided by the scholars. In the process of Westernization, the Ottoman intellectuals who had worked the sephirod logic forwards and backwards, attacked the verbal conscience by calling it superstition on the one hand, and on the other, they attacked kelâm by calling it dogmatic although they knew about the rule which says: “The changing of the problems doesn’t require the method to change”.  This was how the scholars disappeared and the connection between the government and the public was broken. The elimination of the scholars gave the opportunity to intellectuals and even to some of the scholars to alter and to define the past according to their conceptions of the future. As a matter of fact, today in Turkey, both of these components of the social conscience are predominantly eliminated. Furthermore, today, because of the elimination of the scholars, the religious understanding of the intellectuals is not superior Islam based on theories, but public Islam which can be perceived in negative way on its own.

Maşerî vicdânı olmayan bir toplumun ortaklaşa paylaştıkları bir geçmişi ve yine ortaklaşa ümid ettikleri bir geleceği yoktur; bu da kısaca ortak bir gayeleri bulunmadığını gösterir. Bir toplumun maşerî bir gayesi yoksa kendi içerisinde cepheleşir. Bu açıdan Türkiye’de halk arasında devamlı cepheleşmeye neden olan, tüm değişik renkleriyle aydınlar, bu milletin maşerî vicdânından, maşerî gayesinden kopan insanlardır. Bundan dolayı hepsi, topluma mal olmayan, kökleri ötede beride müphem bir iradenin biçimlediği, tayin ettiği birer cephe komutanıdır, kabile şefidir. Çünkü Türkiye’deki aydının mensubiyet duyduğu bir milleti yoktur. Millet olmadan kişi olunamaz. Küresel düşünmek, evrensel dert edinmek geniş düşünmek değil yer-siz düşünmek demektir. Tersi ise bir yerdendüşünmek, yer-li düşünmek demektir. Çünkü merkezi olmayan bir dairenin tanımı nasıl mümkün değilse yeri olmayan bir düşüncenin tanımı da o kadar mümkün değildir. Aksi, küresel, evrensel gibi siyasî kavramları bilgi nazariyesine mal etmek demek olur ki bu yanlıştır. Çünkü bilgi, düşünce, küresel, evrensel olamaz, olsa olsa tümel olur, genel-geçer vb. olur.

A society without social conscience doesn’t have a shared past and a future hoped for jointly; and this shows that the people don’t have a common aim. If a society doesn’t have a social aim, it opposes in itself.  From this point of view, various intellectuals in Turkey causing constant opposition among the public are the people who are driven away from the social conscience, and the social aim of this nation. That’s why all of them are the front commanders, tribe chiefs who are appointed and shaped by an ambiguous will with unrecognized roots. The intellectuals in Turkey don’t have a nation that they feel they belong to. One can not be a person without being part of a nation. Thinking globally, caring about troubles universally doesn’t mean thinking widely, but it means thinking without a ground. The opposite of this means thinking from and with a ground because just as the description of a circle without a center is not possible, the description of a thought without a ground is as much impossible The opposite would mean to dedicate the political concepts such as global, universal to theories of knowledge, which would be wrong. Because knowledge, or thought can not be global, universal, it can at best be universal, generally acceptable, etc.

Kısaca dendikte, başta Türkiye olmak üzere benzer süreci yaşamıs olan diğer müslüman toplumlar dertlerinden ve sıkıntılarından kurtulacakları bir muhayyel gelecek tasarladılar; ve bu geleceği gerçekleştirmek için yalnızca mevcud olanı değiştirmekle kalmadılar, geleceği de bu muhayyel geçmişin muhtevasına uygun şekilde tanımlamaya çalıştılar. Günübirlik sıkıntılar değiştikçe muhayyel gelecek yeniden dizayn edildi; bu yeni dizayna göre de geçmiş tekrar ve tekrar tanımlanmaya çalışıldı. Bu nedenlerle bugün ne Türkiye’de yaşayanların ne de diğer müslüman toplumların kendilerine has ortak-bir geçmişi yani tarihi yoktur. Her bir toplum geçmişini şimdiki sıkıntılarını ve dertlerini çözmeyi düşündüğü muhayyel gelecek tasavvuruna göre değiştirip durmakta silbaştan yeniden ama yepyeniden yazmaktadır.

In brief, Turkey, as being the first in the list of the Muslim societies that had gone through a similar process, designed an imaginary future in which they would be saved from their troubles and difficulties, and in order to realize this future, they did not only change the present according to it, but they also tried to describe the future according to this imaginary past. As the daily troubles changed, the imaginary future was redesigned; and according to this new design was the past tried to be described again and again. Because of these reasons, neither the people who live in Turkey nor the other Muslim societies have a unique common past, i.e. history. Each and every society has been constantly changing its past according to the imaginary future that is expected to solve the existing troubles and problems -rewriting a new, brand new past.

Mirim Çelebî’nin deyişiyle “Akıl, hissî ya da aklî delili olmaksızın bir kavramın [olgu] varlığı hakkında yargıda bulunamaz”, bulunur ise olgu olmaz vehim olur. Bu nedenle muhayyel gelecek tasavvuru bir vehimdi; bu vehme göre yeniden çeki-düzen verilen tarih/geçmiş de bir vehimdi. Geçmişi ve geleceği vehim üzerine kurulu İslâm âleminin bugünü ise -işte- apaçık ortadır (ama ne yazık ki vehim değildir). Çözüm önce geçmişin keşfi, sonra da geleceğin bu geçmişten hareketle yeniden inşasıdır. Rehber ise meşruiyetini değer dünyamızda bulan akıl ile aklın ürünü olan bilgidir; aklın yani bilginin Varlık üzerindeki tatbikatı da adâlettir, erdemdir. Başka bir deyişle sorumluluk (vazife) sorgulayan(muhakkık) içindir. Her sorumluluk hisseden kişi de seçenek arar. Seçenek arayan kişiyse bilgisine (nazar) göre eyler (amel); sonucu adâlettir/erdemdir.

As stated by Mirim Çelebi: “Reaso, can not make a judgement on the existence of a concept existance (fact) without an emotional or an intellectual evidence”, if it does then it’s not a fact but a delusion. That’s why an imaginary design of the future was a delusion; and the past/history that was reorganized according to this delusion was also a delusion. Here, the present situation of the Islamic world whose past and future are based on delusion is obviously apparent (but, unfortunately, this is not a delusion). The solution is the discovery of the past and then the re-construction of the future from this past. The guide is the reason which finds its legitimacy in the world of our values and the knowledge which is the product of this reason; and the practice of reason -the knowledge- on Being is justice and virtue. In other words, responsibility (duty) is for the one who inquires. And every person who feels responsible looks for alternatives. The person who seeks for alternatives acts (amel) in accordance with his knowledge (nazar); and the result of this is justice/virtue.

translated by Deniz Tipigil

Ehl-i Beyt-1

Prof. Dr. Haydar BaşSalât ve selam Peygamberimize (s.a.a.) ve O’nun Ehl-i Beyt’ine olsun.
Zübde–i Kur’an olan Peygamberimiz, Veda Haccı’ndan dönerken ümmetine şu ikazda bulunmuştur: “Size iki emanet bırakıyorum . Biri Allah’ın kitabı Kur’an, diğeri Ehl-i Beyt’imdir. Bunlara sarıldığınız sürece hidayettesiniz.”
Öyleyse hidayet kaynağı, Ehl-i Beyt’tir.
Ehl-i Beyt Kur’an-ı Kerim’de Cenab-ı Hakk’ın (cc) doğru, temiz ve sevilmesi şart olarak buyurduğu Peygamber ailesidir.
Bazıları, Hz. Peygamberin hanımlarının veya Haşimoğullarının Ehl-i Beyt içine girdiğini iddia etseler de, Ehl-i Beyt Hamse-i Ali Aba hadisinde Hz. Peygamberin beyan buyurduğu şekliyle; Peygamberimiz, Hz. Fatıma, Hz. Ali, Hz. hasan ve Hz. Hüseyin efendilerimizdir.
Ehl-i Beyt hakkında Kur’an-ı Kerim’de onlarca ayet bulunmaktadır.
“Kim sana gelen ilimden sonra seninle tartışmaya girişirse, de ki, ‘gelin oğullarımızı ve oğullarınızı, kadınlarımızı ve kadınlarınızı, kendimizi ve kendinizi çağıralım’ ve sonra dua edelim de Allah’ın laneti yalancıların üzerine olsun.” (Al-i İmran, 61) Bu ayetin nazil olmasından sonra Hz. Peygamber Necran Hıristiyanlarıyla karşılaşmaya Hz. Fatıma, Hz. Ali, Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin’i alarak gitmiştir.
Başka kimseyi almamıştır.
Hamse–i Ali Aba hadisine ve Al-i İmran 61. ayete göre Ehl-i Beyt hiçbir şüpheye yer bırakmayacak şekilde sınırları ve adedi belli bu mübarek beş kişidir.
Ehl-i Beyt’i işaret eden diğer ayetlerden örnekler şöyledir:
“Yüce Allah ancak ve ancak siz Ehl-i Beyt’ten her türlü pisliği gidermek ve sizi tertemiz yapmak ister.” (Ahzab, 33)
“De ki: Ben buna (peygamberliğimi tebliğime) karşılık sizden yakınlarıma sevgiden başka hiç bir ücret istemiyorum.” (Şura, 23)
“Ve ona ihtiyaçları olduğu halde yemeklerini yoksula ve yetime ve tutsağa verirler, onları doyururlar.” (İnsan, 8)
“Topluca Allah’ın ipine yapışın” (Al-i İmran, 103)
İmam Caferi Sadık, “Allah’ın ipi biziz” buyurmaktadır.
“Ey inananlar! Allah’tan korkun, doğrularla beraber olun.” (Tevbe, 119)
Bu ayet hakkında İmam Muhammed Bakır şöyle diyor: “Yani Al-i Muhammed ile birlikte olun.”
“Bilmiyorsanız zikir ehline sorun.” (Nahl, 43)
İmam Muhammed Bakır buyuruyor: “Bu ayet nazil olduğunda, İmam Ali buyurdu ki, “zikir ehli biziz; yüce Allah kitabında bizi kast etmiştir.”
“Sen ancak bir uyarıcısın, her toplumun ise bir yol göstericisi vardır.” (Rad, 7)
İmam Muhammed Bakır bu ayet hakkında şöyle diyor: “Uyarıcı Resulullah’tır. Bizden her zaman insanları Allah’ın peygamberinin getirdiği şeylere hidayet eden bir yol gösterici vardır. Resulullah’tan sonra yol gösterici Ali’dir ve O’nun ardından birbirinden sonra gelen vasilerdir.” (Ra’d, 7)
“O’nun tevilini Allah ve ilimde ileri gidenlerden başka kimse bilemez.” (Al-i İmran, 7)
İmam Caferi Sadık buyuruyor: “İlimde ileri gidenler, Emir’ül müminin Ali ve O’ndan sonra gelen imamlardır.”
“Allah ve melekleri Peygambere salât etmektedirler. Ey inananlar! Siz de O’na salât edin, içtenlikle selam edin!” (Ahzab, 56)
Resullah’a bu ayetle ilgili “sana nasıl salât edelim?” diye sorulduğunda şöyle buyurdu: “Şöyle deyin: Allah’ım, İbrahim’e ve Al-i İbrahim’e bereket verdiğin gibi Muhammed ve Al-i Muhammed’e de bereket ver. Doğrusu sen övülen ve ulusun.”
“Şüphesiz budur benim doğru yolum. Onu takip edin.” (En’am, 153)
“Ey inananlar! Allah’a ve Resulüne ve sizden olan emir sahiplerine itaat edin.” (Nisa, 59)
“Hak, hidayet yolu göründükten sonra, her kim Resulullah’a muhalefet eder ve müminlerin yolundan saparsa onu cehennem ateşi ile yakarız.” (Nisa, 115)
“Bizi nimetini kendilerinden esirgemediğin kişilerin dosdoğru yoluna irşat et, ayaklarımızı onda sabit kıl.” (Fatiha, 7)
“Onlar, Allah’ın kendilerine nimetini lütfettiği peygamberler, sıddıklar, şehitler ve salihlerle beraber olan kimselerdir.” (Nisa, 69)
“Şüphesiz, o kıyamet günü, Allah’ın size ihsan ettiği nimetten sorulacaksınız.” (Tekasür, 8)
“İşte bugün dininizi kemale erdirdim, nimetimi üzerinize tamamladım ve size din olarak İslam’ı seçip razı oldum.” (Maide, 3)
“Durdurun onları; onlar sorgulanacaklardır.” (Saf, 24)
“Allah onlara azap verecek değil ya.” (Enfal, 33)
“Yoksa Allah’ın fazlına mazhar olmuş insanları mı kıskanıyorlar?” (Nisa, 54)
“O’nun (Kur’an) tevilini ancak Allah bilir. İlimde derinleşen kimseler ise, biz ona inandık, iman ettik’ derler” (Al-İmran, 7)
“Allah, adının yüceltilmesine ve içlerinde kendi isminin anılmasına izin verdiği evler vardır.” (Nur, 36)
“Sabıklar (ileri geçenler) dereceleri en yüksek olanlar…” (Vakıa, 10)
“Araf (cennetle–cehennem arasındaki engel) üzerinde bir kısım kimseler var ki bunlar cennetlik ve cehennemliklerden her birini simasından tanırlar.” (Araf, 46)
“Allah adının yüceltilmesine ve kendi isminin anılmasına izin verdiği evler vardır. Bu evlerde kendisini sabah akşam tesbih edip, namaz kılan kimseler vardır. Onları ne ticaret, ne de bir alışveriş Allah’ı anmaktan, namaz kılmaktan ve zekât vermekten alıkoymaz. Onlar, kalplerin ve gözlerin halden hale dönüp kıvrandığı günden (kıyamet gününden) korkarlar.” (Nur, 36-37)
“Bizim yarattığımız insanlardan bir ümmet vardır ki, rehberlik ederler ve hak ile hüküm verirler.” (Araf, 181)
“Cehennemlik olanlarla cennetlik olanlar bir olamaz. Kurtulacak olanlar cennet ehlidir.” (Araf, 181)
“Yoksa o günah kazananlar, kendilerine iman edip salih ameller işleyenler gibi sayacağımızı, hayat ve ölümlerini bir tutacağımızı mı sanıyorlar? Ne de fena hüküm veriyorlar.” (Casiye, 21)
“İman edip salih amel işleyenler, işte onlar yaratıkların en hayırlısıdırlar.” (Beyine, 7)
“Hak ile gelen Peygamber ve O’nu tasdik edenler, işte onlar takva sahibi kimselerdir.” (Zümer, 33)
“Bir kısım insanlar da vardır ki, Allah’ın rızası uğruna, canlarını satarlar. Allah ise kullarına çok merhamet edicidir.” (Bakara, 207)
“Mallarını gece ve gündüz, gizli ve aşikâr hayra harcayanlar vardır ki, onların Rableri katında ecirleri mahfuzdur. Onlar için hiçbir korku yoktur. Ve onlar hiçbir zaman mahzun olmayacaklardır.” (Bakara, 274)
“Tuba (ne mutlu) onlara! Ahirette en güzel barınak da onlarındır.” (Ra’d, 29)
“Sonra biz Kitab’ı seçtiğimiz kimselere miras olarak bıraktık. Bunların kimi nefislerine zulüm edicidir. Kimi muktesid, kimileri de Allah’ın izniyle hayır yapmakta ileri geçendir. İşte bu çok büyük bir ihsandır” (Fatır, 32) (Prof. Dr. Haydar Baş, İmam Ali.)
Yarın Ehl-i Beyt konusuna devam edeceğiz.

Ehl-i Beyt-2

Prof. Dr. Haydar BaşEhl-i Beyt, iki kapak arasında emirleri ve yasakları ile yazılı Kur’an-ı Kerim’in müşahhas örneklere dökülmüş halidir.
Ehl-i Beyt, yaşayan Kur’an numuneleridir.
Kur’an-ı Kerim’de namaz, oruç, zekât, hac emredilir. Bunların nasıl yapılacağı ise Hz. Peygamber’in uygulamalarında ve ondan sonra da “Ehl-i Beyt’im” dediği Hz. Fatıma’nın, Hz. Ali’nin, Hz. Hasan’ın, Hz. Hüseyin’in hayatlarından öğrenilir.
Bu sebeple Hz. Peygamber mübarek hadislerinde Ehl-i Beyt’i işaret buyurmuştur.
Sabır, kanaat, tefekkür, tevekkül gibi güzel ahlak halleri Ehl-i Beyt’e bakılarak hayata geçirilir.
Onları Allah sevmiş, seçmiş ve ümmete rehber kılmıştır.
Meveddet ayetine göre, Ehl-i Beyt’i sevmek bizlere de farzdır.
Resulullah’ın hadislerinden, Allah’ın ve Peygamber’inin rızasının Ehl-i Beyt’i sevmekte olduğunu görüyoruz.
Bu sevgi bizleri Allah’a yaklaştırır.
Hâkim, Mecmaü’l-Beyan’ında şöyle nakleder: Peygamber şöyle buyurdu: “Allah peygamberleri muhtelif şecerelerden yaratmıştır ama beni ve Ali’yi bir şecere ve ağaçtan yaratmıştır. Ben o ağacın kökleri mesabesindeyim. Ali ise o ağacın gövdesi. Fatıma ise o ağacın meyve vermesine bir vesiledir. Hasan ve Hüseyin bu ağacın meyveleridir. Bize tabi olanlar da bu ağacın yapraklarıdır. Birisi tam 3 bin yıl Allah’a ibadet dahi etse dahi bizim ailemizi sevmediği sürece Allah onu yüzü üstü ateşe atacaktır.”
Hz. Peygamber ondan sonra Meveddet ayetini tilavet buyurdu.
Sünni hadisçi İmam Müslim’in Sahih adlı eserinde: “Mübahale ayeti nazil olunca Peygamber; Ali, Fatıma, Hasan ve Hüseyin’i çağırdı ve Allah’ım! Bunlar benim Ehl-i Beyt’imdir” diye buyurdu.
Resulullah şöyle buyurdu: “Yıldızlar yeryüzündekileri boğulmaktan güvencedir. Ehl-i Beyt’im de ümmetime ihtilafa düşmekten güvencedir.”
Sünni âlim Tırmızi’nin Sünen’in de Hz. Ali, Resulullah’tan şöyle buyurmuştur: “Bir gün Hz. Peygamber (saa) ciğerimin köşeleri Hasan ile Hüseyin’in ellerinden tutarak şöyle buyurdu: beni, bu ikisini, bunların babalarını ve analarını seven, kıyamette bana ait derecenin yakınında, bizimle beraber yerleştirilecektir.”
Hz. Resulullah, Selman’a şöyle dedi: “Ey Selman! Kim kızım Fatıma’yı severse cennette benimle birlikte olur. Kim de ona düşman olursa ateşe atılır. Ey Selman! Fatıma’ya sevgi beslemenin yüz yerde insana faydası dokunur. O yerlerin en kolayı şunlardır: ölüm zamanı, kabre koyulurken, terazi kurulduğunda, mahşer günü, sırat köprüsünde, sorgu sual anında.” (Feraidus-Simteyn, c.2, sayfa 68)
İbn-i Mesud rivayet etmiştir: “Allah Resulü şöyle buyurdu: Fatıma iffetini kâmil olarak korudu. Bu yüzden Allah onun soyuna ateşi haram kılmıştır.” (Hâkim, Müstedrekü’s Sahihayn, c.3, sayfa 152)
“Kim Ali’yi severse, beni sevmiştir. Kim Ali’ye buğzederse bana buğz etmiştir.” (Hâkim, Müstedreku’s Sahihayn, c.3, sayfa 130)
“Allah her ilmi Bende toplamıştır. Ben de bildiğim her ilmi muttakilerin imamında topladım. Ben her ilmi Ali’ye öğrettim. Odur açık ve şüphesiz imam.”
“Ali, Havz-ı Kevserimin başında Benim halifem olacaktır.”
“Ey Fatıma! Allah, Ali’yi Benimle birlikte yedi haslette bir kıldı:
O, kabri açılıp Benimle birlikte çıkan ilk kişidir.
O, Benimle sırat başında duran ve cehennem ateşine bunu al, bunu bırak diyen ilk kimsedir.
O, Benden sonra ululuk ve şeref elbisesi giydirilen ilk kişidir.
O, arşın sağında Benimle birlikte duran ilk kişidir.
O, cennet kapısını Benimle birlikte çalan ilk kimsedir.
O, cennetin en yüce makamına ve İlliyun’a yerleştirilecek ilk kimsedir.
O, benimle birlikte mühürlenmiş şarap içen ilk kimsedir ki, onun soyu misktir.” (Prof. Dr. Haydar Baş, İmam Ali)
İmam Zeynelabidin’e sordular: “Baban İmam Hüseyin’in evladı neden azdır?”
İmam cevaplarında şöyle buyurdu:
“Ben nasıl doğduğuma şaşıyorum. Çünkü babam İmam Hüseyin (as) her gündüz ve gecede bin rekât namaz kılardı.” (Sünni İbn Abdurrabbih, İkdu’l Ferid eserinden )
“Bir gün Hz. Hüseyin mescide girmişti. Bunu gören Hz. Peygamber’in şöyle dediği duyuldu: Cennet gençlerinin seyidine bakmak isteyen buna baksın.” (Zehebi, c.3, sayfa 282-283)
“Ashab-ı Kiram’ın nakline göre, bir gün Hz. Peygamber, Hasan ve Hüseyin’in elinden tutmuş, onlardan ‘evlatlarım’ diye bahsederek şöyle diyordu: Hasan ile Hüseyin, benim evlatlarımdır; onları seven Beni sevmiş, onları gazaplandıran Beni öfkelendirmiştir.” (İbn Mace, Mukaddime, 11; Ez-Zehebi, Siyer’u A’lami’n-Nübela, c.3, sayfa 284)
“Hz. Hasan ömrü boyunca iki kere tüm mal varlığını Allah yolunda harcadı. Üç kere mal varlığını yarı yarıya böldü. Yarısını kendine ayırdı. Yarısını Allah yolunda harcadı.” (Suyuti, Tarih-i Hulefa, sayfa 190)
 Şii veya Sünni fark etmez, her mezhep ve meşrebin merkezi Ehl-i Beyt’tir.
İslam’ın doğru yaşanması için kendilerine yönelinmesi gereken örneklerimiz Ehl-i Beyt’tir.
Yarın Gadir-i Hum gününü ve İmam Ali Efendimiz’in hilafeti konusunu anlatacağız.Prof. Dr. Haydar Baş

Ehl-i Beyt-3

Prof. Dr. Haydar Başİslam tarihini değiştiren belki de en büyük olay, İmam Ali Efendimizin hilafetinin gaspı meselesidir.
Hz. Ali Efendimizin halife oluşu, Hz. Peygamber’in hadislerinde beyan buyrulmuştur.
Hz. Peygamber, Veda Haccı’ndan dönerken, “Ey Elçi! Rabbinden sana indirileni duyur; eğer bunu yapmazsan, O’nun elçiliğini duyurmamış olursun” (Maide 67) mealindeki ayetin nazil olması üzerine Gadir-i Hum denilen yerde sahabeleri toplamış ve Gadir Hutbesi olarak bilinen hutbeyi irad buyurmuştur.
Gadir Hutbesi, Hz. Ali Efendimizin halifelik ilanıdır.
Hz. Ali’nin halife olarak ilan edilmesinin, Maide Suresi’nin 67. ayetinin nazil olmasından sonra gerçekleştiği, Suyuti’nin Ed-Durr’ul Mensur eserinde, Vahidi’nin Esbab-ı Nüzul eserinde, İbn ebi Hatim’in Tefsir-il Kur’an’il Azim eserinde anlatılır.
Buna göre halifelik ilanı Allah’ın emridir.
220 Sünni eserde Gadir Hutbesi yer almaktadır.
Bu hutbenin altı yerinde Hz. Ali Efendimizin Hz. Peygamber’den sonra yerine halife bırakıldığı Allah’ın emri ile bizzat Peygamber’in ağzından buyrulmuştur:
1- “Ali b. Ebî Talib, benim kardeşimdir, vasimdir, halifemdir ve benden sonraki halifemdir.”
2-  “Allah Resulünün (sav) halifesi odur. Müminlerin emiri odur. Allah tarafından tayin edilen hidayet imamı odur.”
3-  “Ey insanlar! Bu Ali’dir! O benim kardeşimdir, vasim, ilmimi toplayan ve ümmetim arasında iman eden kimseler üzerindeki halifemdir.”
4- “Ey insanlar! Ben hilafet emrini kıyamet gününe kadar imamet veraseti olarak neslime emanet ediyorum.”
5- “Ali, Allah tarafından tayin edilen imamdır.”
6-  “Benden sonra Ali, Allah’ın emri ile sizin veliniz ve imamınızdır. İmamet makamı ondan sonra da Allah ve  Resulü ile görüşeceğiniz güne kadar O’nun evlatlarından olan benim neslimin hakkıdır.”
Resulullah’ın Hz. Ali’nin hilafeti hakkındaki hutbesinin bitmesinin hemen ardından, “Bugün sizin dininizi kemale erdirdim, size din olarak İslam’ı verdim” (Maide, 3) ayeti nazil olmuştur.
Bunun üzerine Peygamberimiz (s.a.a.), “Allah benim peygamberliğimden, Ali’nin velayetinden razı oldu” buyurdular.
Yani Hz. Ali’nin hilafet ilanı ile din kemale ermiştir.
İmam Ali’nin halife tayini ile risalet dönemi bitmiş, velayet dönemi başlamıştır.
Bu velayet de, Hz. Peygamber’in risalet kuralları üzere devam eder.
İmam Muhammed Bakır, Maide 3. ayet hakkında, “Farzlar birbirinin ardınca nazil oluyorlardı, velayet farzların en sonuncusudur. Allah, ‘Bugün sizin dininizi kemale erdirdim ve üzerinizdeki nimetimi tamamladım’ ayeti ile bundan sonra size bir farz inmeyecektir” buyurmuştur.
Ayet ve hadisin olduğu bir konuda içtihat, vahiy ile aklın çatışmasıdır ki, bu müsteşriklerin de kullandığı bir metottur.
124 bin sahabenin katıldığı Veda Haccı’nda yapılan bu hilafet beyanına karşılık, Hz. Peygamber’in vefatının hemen ardından naaş daha ortadayken halife seçimi yapılmıştır.
Hz. Ali Efendimiz, Hz. Peygamber’in defin işleri ile uğraşmaktadır.
Bu esnada Hz. Ebubekir, Hz. Ömer’i alarak bundan sonra yapılacakları konuşmak üzere oradan ayrılarak Hazreçli Sa’d b. Ubade başkanlığında yapılan Sakife toplantısına giderler.
Sakife, İslam tarihinde halifenin seçimle başa getirilmeye çalışıldığı ilk bidattir.
Zira Ensar’ın yaptığı bu toplantıda, Hz. Peygamber’in yerine kimin halife olacağı tartışılmış, bir oldu-bitti ile Hz. Ebubekir’e biat alınmıştır.
Oysa İslam dininde halife seçimle başa getirilmez.
Bakınız, İmam Gazali hilafetle ilgili olarak ne söylemiştir: “Fakat hilafet hususunda delil bütün açıklığı ile ortaya çıktı ve konu aydınlandı. Cumhur (Müslümanların tamamına yakın çoğunluğu) Gadir-i Hum Hutbesi’ndeki hadisin metninde şeksiz şüphesiz tam icma ve ittifak ettiler. Orada Resulullah şöyle buyuruyor:
‘Ben kimin idarecisi isem, Ali de onun idarecisi ve velisidir.’ Dolayısıyla icmaya ve icma ile sabit naslara aykırı olarak teviller üretmek batıldır. Eğer onun hilafetini (Hz. Ebubekir) kurtarmak için ‘icma hasıl olmuştu’ derseniz, şüphesiz bu da doğru değildir. Çünkü onun hilafetinde icma yoktur. Nasıl olsun ki?
Hz. Abbas ve evlatları, Hz. Ali ve zevcesi Hz. Fatıma ile evlatlarının hiç birisi biat halkasında bulunmadılar. Dahası Sakife’de bulunanların bile bir çoğu muhalefet ederek oradan ayrıldılar.” (İmam Gazali, Sırr’ul Alemeyn ve Keşfi Ma fi’d Dareyn, sayfa 16-18)
Hz. Ali Efendimiz ise hilafetin kendinden alınmasıyla ilgili şunları demiştir:
“Allah’a and olsun ki, hiç bir zaman Arap’ın Peygamberden sonra imamet ve liderliği O’nun Ehl-i Beyti’nden alacağı, hilafeti benden uzaklaştıracağı aklımın ucundan geçmezdi. Beni üzen halkın biat etmek için falancanın etrafında toplanmasıydı. Elimi çektim ta ki, gözlerimle gördüm bir grup İslam’dan çıkmış Hz. Muhammed’in (s.a.a.) dinini yok etmek istiyorlardı.
Eğer İslam ve ehline yardım etmezsem İslam’ın parçalanıp yok olmasına tanık olmaktan korktum. Bunun acısı benim için halifelik ve hükümetten mahrum olmaktan daha büyüktü. Çünkü bir kaç günlük dünya kârıdır ki, zelil olup son bulacaktır. Ama ben bu gelişmelere karşı ayaklandım ve (savaşta) batıl ortadan kalkıp yok oldu. Din ayakta kalıp sağlamlaştı.” (Nehc’ül Belağa, 62. mektup)
Hz. Fatıma (as), hilafet konusunda ümmetin Resulullah’ın (saa) bıraktığı mirasa riayet etmediğinden bahseder ki şöyle demiştir: “Başkasının devesini damgaladınız. Sizin malınız olmayan hilafeti gaspettiniz. Onu sizin olmayan bir çeşmenin başına getirdiniz. Ahdinizden (Gadir-i Hum günündeki biatinizden) uzun bir zaman geçmemişti. Yazıklar olsun onlara! Onu (hilafeti) risalet kökünden (merkezinden) nübüvvet ve delalet temelinden, Ruh’ul Emin’in (Cebrail’in) indiği evden, din ve dünya işlerinde âlim olanın elinden çıkardılar. Bilin ki bu büyük ve apaçık bir hüsrandır.”
Özetlersek, hilafet şeksiz şüphesiz İmam Ali’nin hakkıdır, bu hususta da kimsenin rey hakkı yoktur.
Çünkü İmam Ali, ayet ve hadislerle hilafete nasb edilmiş tek insandır.Prof. Dr. Haydar Baş