Posts from the ‘İslam İnancı’ Category

İnsan -Statik enerji ve İslam

Vücudunuzun Bir Statik Enerji Taşıdığını ve Depoladığını Duydunuz mu?

Statik Enerjinizle Elektronik Cihazlarınızı Bozabileceğinizi Biliyor musunuz?

Peki Bu Statik Enerjinin Faydalarını veya Zararlarını Hiç Merak Etmediniz mi?

Statik Enerjimizi Nasıl Boşaltabileceğinizi Hiç Düşündünüz mü?

Vücudumuzdaki Normal Statik Enerjiyi Kullanmanın ve Fazla Olan Statik Enerjiyi Bedenimizden Atmanın İslam Dini Açısından Boyutlarını Merak Ediyor musunuz?

Statik enerji tanım olarak durgun elektrik demektir.İnsan vücudundaki statik elektrik ise insan vücudunda biriken elektrik yükü anlamını taşır.

Vücudumuzdaki tüm hücrelerin çevresinde bir statik enerji vardır.Ancak vücudun tümü bu statik enerjinin olumlu dengesi içindedir.Bu insanların hissedebileceği bir enerji değildir.

İlk önce vücut sistemimizi çalıştıran ve canlı tutan statik enerji ve manyetik alandan bahsedelim.

Sinir hücreleri, önce bulunduğu sinir sisteminin diğer hücrelerine ve daha sonra tüm organlara elektrik enerjisi göndererek onları sürekli uyarıp çalıştırırlar ve sağlıklı tutmaya çalışırlar. İşte her bir organ ve vücut kısmı aldıkları bu elektrik enerjisinin gücü sayesinde kendilerine özgü bir frekans ile görevlerini yerine getirirler.

Dolayısıyla her bir organın bu çalışması sırasında etrafa yaydığı elektriksel bir yayılımı olmaktadır.

Örnek olarak sıcak bir nesneye elimizi dokundurduğumuz anda acı hissederiz.Çünkü bu acı sinirlerimiz vasıtasıyla beyinimize elektrik olarak iletilir. Elektrik hızında gittiği için acıyı hemen hissederiz. Vücudumuzdaki enerji böyle akmasaydı beş duyumuzun hiçbir işlevi olamazdı.

EEG (elektroansefalograf) ve EKG (elektrokardiyograf) cihazları da bedenimizde elektriğin (enerjinin) var olduğunu kanıtına çok iyi bir örnektir. EEG beyinin,EKG de kalbin elektrik aktivitesini kaydeder. Bu cihazlara bağlanan hasta yaşıyorsa veya öldüyse elektriklsel frekans şeklinde cihazların ekranlarında gösterilir.

Her bir organın elektrik özelliğinin olması bu organların birlikte toplam magnetik alanları ve tüm bu organların toplam magnetik alanlarının birlikteliği ile de vücudun manyetik alanının oluşması demektir.

Tüm canlılarda bu elektrik enerjisi olduğuna göre,mikroplardan insanlara kadar yaşayan her canlı vücudunun çevresinde kendine özgü kişisel,dengeli ve belirli bir frekansta olan doğal bir manyetik yükle beraber bir alan oluşur. Bu alan,vücudun sağ ve solunda simetrik bir özellikle yer almıştır. Kadın yumurtası ile erkek sperminin ilk birleşme anından itibaren embriyo hücresinin etrafında oluşan bu alanın, hücre bölünmesi ile oluşan yeni hücrelerin vücudu simetrik iki yarımdan oluşturmak üzere dizilmelerini sağlayan kuvvetlerden biri olduğu ileri sürülmektedir. Vücudun etrafında olan manyetik alan,vücutta bulunan elektrik enerjisi ile sürekli ve karşılıklı bir etkileşim halindedir.

Sinir sistemimiz ve iç organlarımızın elektrik enerjileri sağlıklı ise, manyetik alanımızı da olumlu, sağlıksız ise olumsuz olarak etkiler.

Aynı şekilde vücudun etrafındaki manyetik alanın dengeli olup olmayışı da vücudumuzu ve iç organlarımızı olumlu veya olumsuz yönde etkileyecektir.

İnsan vücudunda ortalama 2 volt civarında elektrik akımı bulunmaktadır.Vücudumuzda yaradılış gereği bulunan bu enerjimizle yine vücudumuzda fazladan oluşan statik enerjimiz etkileşim haline geçtiğinde bazı ürünleri çalıştırabileceğimiz keşfedilmiştir ve bu tür ürünler az sayıda da olsa üretilebilmiştir.Her bir insanda fazladan oluşabilecek statik enerji miktarı farklılıklar gösterir.

İnsan vücudundaki enerjiden alternatif bir enerji kaynağı olarak yararlanma düşüncesi İtalya’da Perugia Üniversitesindeki bilim adamları tarafından daha da ileri seviyeye taşıyarak ”insan vücudu içindeki doğal titreşimlerin enerjisini kullanabilen hareketli elektronik cihazlar” kullanılması üzerinde hızla çalışmaktadırlar.

Bu düşüncenin üretilmesindeki en önemli nokta doktorların kullandığı vücut içinde dolaşarak ulaşılması zor bölgelerden veri toplanmasını sağlayan algılayıcı isimi ile anılan cihazların standart yakıt hücrelerinin çok büyük olması ve bu algılayıcıların bir kere vücudun içine bırakılmasından sonra pil ömürleri az olduğundan dolayı pillerinin değiştirilmesinin zor olmasıdır.

Pregia üniversitesinin ve bu bilim adamının projesi umarız kısa zamanda gerçekleşir.

Vücudumuzdaki Statik Enerji Oluşumu Nasıl Keşfedilmiştir ve Vücudumuza Etki Eden Statik Enerji Dünya’da Nasıl Ortaya Çıkar?

Vücudumuzdaki statik enerjinin ilk keşfi yaklaşık 2000 yıl önce yunanlı bilgin Thales kehribarın kumaş parçasına sürtülmesi ile küçük kıvılcımlar çıkardığını görmesiyle ortaya çıkarılmıştır. İki cismin sürtünmesi ile oluşan durgun elektrik yükü denilen statik elektrik ilk kez bu şekilde gözlemlenmiştir.

Aslında statik elektrik durgun, pratik olarak iş yapmayan elektrik türüdür.

Peki bu Durgun Elektrik İnsan Vücudunda Nasıl Aktif Olur?

Yağmurlu havalarda bulutlar pozitif yüklü statik elektrikle dolarlar, yeryüzü negatif elektrik yüklü olduğu için, yüksek yerlerden bulutlara elektrik atlar ve buna yıldırım adı verilir. Eğer bu elektrik atlaması buluttan buluta (pozitiften pozitife) ise o zaman şimşek adını alır. Şimşek sırasında, tabiatın en büyük statik elektrik deşarjı meydana gelmektedir.

Dünyada statik enerjinin ilk oluşumu şimşek çaktığı zaman statik enerjinin oluşup yoğun olarak dünya’ya akmasıyla canlı ve cansız her maddenin dış yüzeyinde durağan halde bulunmasıdır.Yani statik elektrik dünyaya şimşek çakması ile yayılır ve insanlara etki ederek insan vücudunda birikir.Statik enerji dünyanın her tarafında bulunur.Sadece insanlarda değil nesnelerde de bulunur.Statik enerjinin nesnelerde bulunması ise başka bir teknolojinin temellerini atmıştır.

İnsanlar üzerinde statik enerji oluşumunun ikinci aşaması ise hafif de olsa esinti halindeki havanın vücudumuza sürtünmesi sırasında devamlı olarak, başka canlılara veya cansızlara hafif de olsa sürtünme olacak şekilde dokunduğumuzda, onlardan vücudumuza statik elektrik aktarımının oluşmasıdır.

İşte vücudumuzun dış yüzeyinde bulunan statik elektrik özellikle ellerde, yüzde, başta ve ayaklarda daha yoğunlaşmış halde yerini alır ve vücudun diğer taraflarında daha az olmak üzere tüm vücudun etrafında bir enerji kirliliği oluşturur.

Bu vücudumuzda oluşan enerji kirliliğini günlük hayatımızda en basit olarak kendimiz üzerinde düşündüğümüzde evimizin veya arabamızın kapısına temas edince bizi elektrik çarpması veya çeşitli nesnelerle hatta nadiren de olsa bir başka insanla tokalaşmak gibi temas halinde iken dahi elektrik akımının oluştuğunu bir çoğumuz hissetmiş olması olarak tanımlayabiliriz.

Herhangi bir nesneden elektrik çarpınca çıt diye bir ses duyanların hatta kıvılcım dahi görenlerin sayısı dünya üzerinde oldukça fazladır.

Bu duruma deşarj yani yük boşalması denir.Bu durumun bilimsel tanımını sürtünen iki cisimden biri +, diğeri ise devamlı – yüklenir. Eğer sürtünen cisimlerden biri insan ise insan devamlı pozitif yük teşkil etmektedir. Statik yüklenmeler yüksek voltaj değerlerinde olduklarından bazen görünür hale de gelebilirler. Ancak statik yükün voltajı çok fazla olmasına karşın, akımı çok zayıftır.Statik enerji insana hem psikolojik hem de tibbi hastalık anlamında zarar verebilir.Fakat ortaya çıkan akım çok zayıf olduğundan insanın yaralanmasına veya ölmesine neden olamaz.

İnsan vücut sisteminin çalışması için zaten var olan statik enerji 2 volt civarındadır.Her insan vücudunda yukarıda saydığımız nedenlerden dolayı vücudumuz statik enerji toplamakta ve bu statik enerji seviyesi devamlı artmaktadır.Zaten sorun ise bu anda başlamaktadır.Vücutta fazla biriken statik enerji insana ve kullandığımız elektronik eşyalara zarar verebilir.Bundan dolayı vücudumuzdaki fazla statik enerjiyi üzerimizden kesinlikle atmamız gerekir.

İnsanların statik elektrik yüklenmesi,yürüme esnasındaki sürtünmelerden,arabalara binip inerken,giymiş çıkarmış olduğumuz elbise,şapka,eldiven,çorap gibi nesnelerden,saçımızı kurularken veya tararken,özellikle kış aylarında giydiğimiz yünlü giysiler,kauçuk veya plastik tabanlı ayakkabılardan oluşabilir.Statik elektriği, çevremizdeki havadan, diğer insan, hayvan, bitki gibi canlılardan veya eşya gibi maddelerden hafif de olsa sürtünme sırasında sürekli olarak almaktayız.

Vücudumuzda en çok statik elektrik oluşturan durumlardan en önemlisi ise halı üzerinde yürümektir.Vynlex bir halı üzerinde attığımız her bir adım ortalama 4 kv.statik enerjiyi vücudumuza yüklemektedir.Bunun içindir ki bazı marka halılar artık ürettikleri halıların antistatik özellikte olduklarını vurgulamaktadırlar.

Vücuttaki statik elektrik yükü arttıkça vücutta oluşan elektrik gerilimi de artar.Bu elektrik gerilimi en iyi seviyede 20.000 volt,,orta seviyede 30.000 volt ve hatta daha da ileri seviyedeki rakamlara ulaşabilir.Gördüğünüz gibi bu değerler çok yüksek ve bu yüksek statik elektrik gerilim değerleri gerek bize gerekse de kullandığımız elektronik cihazlarımıza zarar verebilir.

Vücudumuzda bulunan 2 volt kadar normal statik enerjiyi olumlu olarak kullanıp basit bir devreye bağlı küçük bir lambayı çalıştırabilecekken,bu statik enerji gerilimi arttığında bırakın lambayı çalıştırmayı lambanın devresini dahi yakıp kullanılamaz hale getirebilir.Statik enerji gerilimimiz arttıkça kullandığımız bir çok elektronik cihazı da bozabiliriz.

Vücudumuzdaki elektrik gerilimini biraz açarsak elektrikte kullanılan gerilim ile günlük hayatta kullanılan geriliminin birbirleriyle bağlantılı olduğunu anlayabiliriz.Günlük hayatımızdaki gerilime biz stres adını veririz.Stresin anlamı elektriksel kelime ile aynıdır.Stresli durumlarda insanın üzerindeki elektrik akımı daha da fazla olmaktadır.Kendimizin stresli olmadığı bir anda ise bulunduğumuz ortamın stresli olması da elektrik yükümüzü arttırabilir.Mesela yağmur yağmadan önceki havalarda insan kendini gergin hisseder.Bunun nedeni yağmurdan önce oluşan kapalı havada elektrik yükünün çok fazla olmasıdır.Bu örnekleri günlük yaşamınız içinde bulunduğunuz durum ve yaşadığınız mekana göre daha da arttırabilirsiniz.

İnsan vücudunda yüklü 20.000 voltluk bir elektrik geriliminin bir entegre devre bacağına temas etmesi halinde,devrenin girişine 20 milijoule’lik enerji verir ve bu enerji entegre devrenin giriş katının bozulması için oldukça yeterli bir akımdır.

Üzerimizde binlerce yük statik elektrik gerilimi yüklü iken 250 voltluk bir elektronik malzemeye dokunduğumuzda o elektronik malzemenin ömrünün azalacağını,bozulacağını ve hatta kullanılamaz hale geleceğini tahmin etmek hiç de zor değidir.

Bilim adamları günümüzdeki tüm elektronik malzeme arızalarının %25’i ESD (Electro Static Discharge) yani elektrostatik hassas malzeme hasarlarından oluştuğunu tespit etmişlerdir.Çalışır durumdaki elektronik malzeme veya ürünlerin %50’sinin hasar görmesinin sebebi de ESD olayıdır.Dünyadaki elektronik malzeme arızalarının günümüze kadar yaklaşık toplam değeri ise 28 trilyon dolar olduğu tespit edilmiştir.

Yani son derece sağlam elektronik malzemeden üretilmiş elektronik ürünlerin bozulmasının %50 nedeni insan vücudundaki statik elektrik gerilimin yüksek değerde olmasıdır.Bir insanda uzun yıllar boyunca çalışan bir elektronik cihazın diğer insanda kısa zamanda içinde hasar görmesinin nedeni de budur.Bir elektronik cihazı bir çok insan satın aldıktan sonra cihazdan memnun kalması,randımanlı ve uzun süre kullanmasına rağmen bazı insanların bu cihazdan hiç randıman alamadım veya kısa sürede bozuldu demesi de bu nedene bağlıdır.Bu durumu ciddi anlamda teknoloji ile uğraşan firmalar ve teknik servisler bilirler.Fakat bu durumu insanlara pek açıklamazlar.Açıklamama nedeni de ne kadar anlatırsanız anlatın karşı tarafın bu durumu kolay anlayamayacağı ve kabul edemeyeceğidir.

1980’lerin sonuna doğru elektronik malzeme üreticilerinin ürettikleri cihaz ve malzemelerde arızaların oluştuğu görülüp, tehlikenin üzerinde duyarlılık eşiğine sahip elektronik malzemeleri, muhtemel ESD hasarlarından korumak maksadı ile bazı uluslar arası standartlar oluşturulmuştur.

Bu standarta ESD sembol olarak da eklenmiştir.

Bu standartın oluşturulma nedeni elektronik cihazları üretme ve taşıma esnasında teknik personeller bilerek veya bilmeyerek üzerindeki statik yükten dolayı cihazlara daha üretim ve nakliye aşamasında zarar verebilmeleridir.

Elektronik laboratuarda kullanmamız gereken malzemeler, elektrostatik yük oluşturmamalı, üzerimizdeki statik yükü uygun standartlarda toprağa aktarabilmelidir. Bu tecrübelerden yola çıkılarak elektronik malzemelerle çalışma yapılan tüm ortamlarda antistatik malzemeler kullanılarak, statik yüke karşı kesinlikle tedbir alınmalıdır.

Statik enerji vücutta öncelikle sinir sisteminde olmak üzere tüm diğer sistem ve organlarda da bulunan elektrik enerjisi ile sürekli bir etkileşim halinde bulunan doğal manyetik alanı olumsuz yönde etkilemektedir.

Vücudumuzdaki bu statik elektrik,manyetik alan enerjisi ile zıt bir özellikte olup fazla miktarda olduğunda, manyetik alanın dengesini olumsuz olmak üzere etkileyeceğinden, kişiyi gergin ve huzursuz bir ruh haline de sürükleyebilir.Vücudun uç kısımlarında yoğun halde bulunan statik elektrik, düşünce enerjisinin yayılmasının önünde engelleyici kirli, parazit oluşturucu bir elektrik perdesi etkisi de yapmaktadır.

Dolayısıyla vücudumuzda fazla biriken statik enerjinin bizi mutsuz edebileceğini,hayata güler yüzle bakmamızı ve mutluluğumuzu engelleyebileceğini ve bunun beraberinde çeşitli psikolojik hastalıklarla beraber bir çok bedensel rahatsızlıklar da ortaya çıkaracağını tahmin edebiliriz.Bilim adamları bazı insanlarda aniden ortaya çıkan rahatsızlıklar statik enerji yükünün fazla olmasına bağlı olabileceğine işaret etmektedirler.

Bilimsel olarak daha ispatlanmasa da insan vücudundaki fazla statik enerjinin kansere yol açtığı söylentileri de bulunmaktadır.

Vücudumuzdaki elektrik gerilimini elektrikte kullanılan gerilim ile günlük hayatta kullanılan geriliminin birbirleriyle bağlantılı olduğunu anlayabiliriz.Günlük hayatımızdaki gerilime biz stres adını veririz.Stresin anlamı elektriksel kelime ile aynıdır.Stresli durumlarda insanın üzerindeki elektrik akımı daha da fazla olmaktadır.Kendimizin stresli olmadığı bir anda ise bulunduğumuz ortamın stresli olması da elektrik yükümüzü arttırabilir.Mesela yağmur yağmadan önceki havalarda insan kendini gergin hisseder.Bunun nedeni yağmurdan önce oluşan kapalı havada elektrik yükünün çok fazla olmasıdır.Bu örnekleri günlük yaşamınız içinde bulunduğunuz durum ve yaşadığınız mekana göre daha da arttırabilirsiniz.

Statik elektrik yükünün diğer bir olumsuz etkisi ise deri üzerindedir.Elektromanyetik enerji artışı deri altındaki çok minik olan kasları yorar ve doğal esnekliklerinin kaybolmasına neden olur.Bunun sonucuna yüzdeki kırışmaları,vücuttaki kırışmaları ve sarkmaları örnek olarak verebiliriz.

Günümüzde moda haline gelen akupunktur yöntemi bu statik elektriği dışarı atmanın bir tarzı olarak ortaya çıkmıştır.

Peki vücuttaki bu fazla statik elektrik geriliminden nasıl kurutulabiliriz sorusuna cevap aradığımızda ise yapmamız ve dikkat etmemiz gereken çok basit hareketler bulunmaktadır.Aşağıda bunları tek tek sıralayalım.

-Toprak üzerinde çıplak ayakla yürümek

-Su ile her türlü temas etmek (duş almak,abdest almak) gibi

-Denize girmek statik enerjiyi en kolay ve en yüksek seviyede atabileceğimiz bir harekettir.Duş aldığımızda veya denize girdiğimizde neden rahatladığımızı şu an daha iyi anlayabiliyoruz.

-Gün içinde el ve yüzümüzü bol bol su ile yıkamak.Özellikle günde 5 defa abdest almak statik enerjiyi üzerimizden atmak için bulunmaz bir nimettir.Her zaman belirttiğimiz gibi islam dini akıl ve mantığa dayalı bilimsel bir dindir.İslamın 5 şartından tutun da tüm Kuran’ı Kerim’de yazılı olan yapmak zorunda olduğumuz hareketlerin hepsi insan sağlığı açsından kesinlikle olumlu bir anlamı vardır ve sağlıklı bir yaşam sürmek için önemlidir.İslam dini insanı diğer varlıklara göre üstün kılmış ve değer vermiştir.Peki biz neden kendimize verilen bu değerleri ve nimetleri kendi sağlığımız için bedenimiz üzerinde uygulamıyoruz?(Devamı makaleminizin en sonunda yer alacaktır.)

-Yünlü ve naylon kıyafetler giymemek

-Herhangi bir iletken maddeye dokunmak

-Özellikle bilgisayar veya masa başında uzun süre çalışanlar otomatik olarak statik enerji seviyelerini arttırırlar.Statik enerjiyi toprağa akıtmak için stres gideren ürünlerden kullanmalıdır.Stres saati,stres bilekliği,stres ayakkabısı veya stres giderici ayakkabı tabanı vb. gibi ürünleri kullanmak statik enerjimizi toprağa akıtmakta büyük olumlu faydası olacaktır. 

-Antistatik Malzemeler Kullanmak:

Elektronik malzeme ortamında sıklıkla kullanılan bazı antistatik malzemeler ise genel olarak aşağıda basit tanım ve açıklamaları ile beraber bulabilirsiniz.

-Metalik Poşetler: Sürtünmeden dolayı elektronik malzemenin üzerindeki statik elektriği önler.3 katmanlıdır: antistatik yüzey, iletken yüzey, antistatik yüzey.

-Pembe Poşetler: Statik elektriğin dağıtımını sağlar, tek katmanlıdır.

-Siyah Poşetler: Tek katmanlıdır, iletken ortam sağlar.

Elektromanyetik dalgalar iletken ortamlardan geçemezler (Faraday Kafesi Özelliği) böylelikle manyetik hafıza barındıran sistemler korunmuş olur. İletken poşetler manyetik alandan bozulabilecek disket vb. malzemelerin taşınması için idealdir

-Ambalaj Köpükleri: Pembe olan antistatik, siyah ise iletkendir.

-Masa Örtüleri/Kaplamaları: 105 ve 1012 arasında alan dirençleri vardır. GND (Toprak)’ye bağlandıkları iletken direnci 1 Megaohm’dur. Üç katmanlıdır bunlar; antistatik, iletken, antistatik katmanlardır.

-Antistatik Bileklik Kordonu ve Kablosu: Sarı renkli kablo, mavi renkli karbon yedirilmiş bileklik ve kordondan oluşmuştur. Kullanıcı personeli topraklamak sureti ile elektronik kartların zarar görmesini önler. 1-2 Mohm’luk direnç teşkil eder, test cihazlarıyla kullanmadan önce test edilmeleri gerekir.

-Antistatik Önlük ve Ayakkabılar: Önlükler değişik boylarda, %89 naylon, %11 karbon alaşımlıdır. Karbon yedirilmiş kumaş, elektriğin iletkenliğini sağlar. Dışarıdan yada kıyafetlerin oluşturacağı statik yüklenmeyi önler. Tek katmanlı ve iletken olmaları gerekmektedir. Bileklikle de bağlanabilecek şekilde dizayn edilmişlerdir.

-Antistastik Yer Kaplamaları: Karbon yedirilmiş plastik alaşımlıdırlar. Taban bakır baralarla örülmüş ve topraklanmıştır. Yapışkanı karbonludur, iletim sağlanmış aynı zamanda yürüme esnasında statik elektrik oluşturması önlenmiştir. Özel iletken özelliği olan kimyasallar ile silinmedir. Özellikle deterjan vb. malzemelerle silindiğinde üzerinde çok ince yalıtkan tabaka oluşacağı düşünülerek, kimyasal temizleyiciler yoksa yalnızca temiz nemli bez ile silinmelidir.

-Antistatik Kimyasallar: Elektronik Kart (PCB) temizleme kimyasalları olup çok çeşitleri mevcuttur. Ülkemizde de üretilmeye başlanmıştır. Halı, vinylex gibi malzemelere tatbik edildiğinde çok ince antistatik katman oluştururlar. Antistatik örtü, yer kaplaması gibi zeminlere sürüldüğünde antistatik özelliklerini artırır ve uzun ömürlü olmalarını sağlar.

Vücudumuzda Oluşan Statik Enerjiyi Atmamızda İslam Dini’nin Bize Gösterdiği Yol Nedir?

Her zaman söylediğimiz gibi İslam dini her çağa uygun yani evrensel,bilimsel,akıl ve mantık dinidir.İslam dini’nin yol göstericisi olan Kuran’ı Kerim’de ise bilim ve teknoloji dünyasının ihtiyaç duyduğu her türlü bilgi mevcuttur.Bir çok yabancı bilim adamları Kuran’ı Kerim’in yol gösterici ve açıkladığı bilgileri incelemekte ve takip etmektedirler.Böylece ülke teknolojilerini geliştirebilmektedirler.Umarız ülkemizde de kutsal kitabımız Kuran-ı Kerim’den bilimsel anlamda en marjinal faydayı sağlayabiliriz.Bunu aslında çok kolay yapabiliriz.Yeterki Kuran’ı Kerim’den korkmayalım,onu kendimize bir arkadaş,bir rehber edinelim,okuyalım ve anlamaya çalışalım.

Statik enerji konumuza dönecek olursak İslam Dini’nin statik enerji konusunda bize sağladığı nimetlerden bahsedelim.

Yukarıda bahsettiğimiz gibi vücudumuzda fazla biriken statik enerjiyi atmak için ya toprakla temas etmek ya da su ile vücudumuzdaki fazla statik enerjiyi atmak olmak üzere 2 önemli başlık üzerinde durmuştuk.

İlk olarak su ile ilgili olanı abdest almayı inceleyelim.

Abdest almak yüzümüzdeki ve derimizdeki statik enerjiyi atarak yüzümüze ve derimize zindelik ve dirilik verir.Nur yüzlü nineler olarak tanımladığımız kişiler genelde çocukluklarından beri abdest almaktadırlar.Su ile temas ederek statik enerjilerini atabilmişler ve zinde bir yüze sahip olmuşlardır.

Önemli bir nokta ise su olmadığı zaman yapılan teyemmün statik enerji üzerindeki etkisi ise tartışılmazdır.Su olmadığı ortamlarda yapılan teyemmüm tam bir statik enerji boşalmasıdır.

Bilindiği gibi durgun su,güneşte ısınmış su ve kullanılmış su ile abdest olmaz.Bunun nedeni ise bu tarz suların iyonizasyon özelliğini kaybettiğinden dolayın statik enerji boşaltma kabiliyetlerini yitirmesidir.

Diğer önemli bir nokta ise abdest alırken başa mesh edilmesi statik enerjiyi saçtan atmaktadır.

Sonuç olarak abdest almanın kurallarına dikkat ettiğimizde insan sağlığı için ne kadar ince ayrıntıların bilimsel olarak düşünüldüğünü görmemiz çok daha kolay olacaktır.

İkinci olarak namaz kılarken secde edilmesi üzerinde duralım.

Mısırlı bilim adamı Prof. Dr. Muhammed Ziyaeddin Hamid’in, vücutta biriken elektromanyetik yükün Allah’a secde ile dışarı boşaltıldığının belirlendiğini dile getirmiştir.Mısır’ın başkenti Kahire’de bulunan Ulusal Işın Teknolojisi Merkezi’nde yapılan bir bilimsel araştırma, secde etmenin insanı kanserden dahi koruduğunu ortaya çıkarmıştır.

Mısırlı bilim adamı, bilimsel araştırmaların insan boyunun küçüldükçe elektromanyetik dalgalara uğrama oranının daha da azaldığını gösterdiğini söylemiştir.

İnsanın secde halindeyken elektromanyetik dalgalara daha az maruz kaldığını ve alnın yere değmesiyle vücuttaki elektromanyetik yükün dışarıya boşaltıldığını tespit ettiğini kaydeden mısırlı profesör, secde halinde olan bir insanın yedi organının yerle temas etmesinin boşaltımı hızlandırdığını ve bunun yorgunluk ve bazı hastalıklara iyi geldiğini ifade etmiştir.

Araştırmalarda elektrik yükünün vücuttan sağlıklı bir şekilde atılması için secde anında kıbleye dönmek olduğu keşfedilmiştir.Çünkü Kabe’nin yeryüzünün merkezi olması ve yeryüzünün merkezine yönelmenin vücuttaki elektrik yükünü dışarı atmak için en uygun poziyon olduğunu belirtmiştir.

Sonuç olarak vücudumuzdaki fazla statik enerjiyi kesinlikle vücudumuzdan devamlı surette atmamız gerekir ki daha sağlıklı,huzurlu ve mutlu bir yaşam sürebilelim.

Reklamlar

Cumhuriyet İmam Alinin (a.s.) Saltanat Muaviyenin yönetim biçimidir

Müslim Karabacak                                                                                                                             Arı duru bir zihin,
Pîr u pak bir gönül,
“Allah rızası” tek gaye ile araştırın bakın aynı fikre varırsınız.
Daha henüz Resûlüllah’ın mübarek naşı ortada iken başlayan yanlış ve hatalardan ilham ve cesaret alan Muaviye’nin tertemiz İslam bünyesine zerk ettiği en büyük fitne tohumudur saltanat.
Ve saltanatın kaçınılmaz sonucu olarak da, bütün ahlaksızlıkların mecmuu/toplamı oğlu Yezid’i (aleyhi’l lane),
Ömürlerini Resûlüllah’a ve İslam’a vakfetmiş,
Tek gayesi Allah’ın rızasını kazanmak olan,
Gerektiğinde malını ve canını din-i mübin İslam uğruna gözünü kırpmadan feda eden mümtaz sahabeye rağmen ve onlara inat Müslümanların başına dikmiştir, bela edilmiştir.
Bu fitneyi meşru göstermek için can atanlar hemen bir hadis ürettiler, “hilafet benden sonra otuz yıldır.”
Eee, bir konuda hadis varsa itiraz edilmez.
İtiraz edenler de;
Kâbe’nin yıkılıp yakılmasıyla Mekkeliler,
Meşhur “harre” olayıyla Medineliler,
Kerbela vahşetiyle de topyekûn Müslümanlar korkuya, suskunluğa kabule mahkûm edilmişlerdir.
Muaviye’nin saltanat anlayışı Osmanlı’ya ilham kaynağı olmuştur desek yanlış mı olur?
Tıpkı Merhum Gazi Mustafa Kemal gibi,
Müslüman toplumun;
Bütün çıkış yolları kapalı,
Ümitleri tükenmiş,
Fitnenin her yanı kuşattığı,
Fesadın her bireyi etkisi altına aldığı bir zamanda…
İmam Ali (a.s.) Müslümanların yegâne ‘Hacetler kıblesi’ olmuştur.
Hiçbir beşeri sistemin bile ömrü otuz yılla mukayyet değildir.
İslam gibi bir ilahî din hangi sebeplerle daha otuz yılını bile doldurmadan, fitnenin, kargaşanın, anarşinin kurbanı olmuş, ilahî değerleri hâk ile yeksan/yerle bir edilmiştir.
Bu husus araştırılmaya değer değil mi sizce?
Bir yerde yapılan koca bir yanlışın,
Yok edici bir hamlenin,
Kısaca gasp edilen bir hakkın kaçınılmaz sonucu değil mi?
Allah’ın son Resûlü,
O son Resûl’ün getirdiği, yaşayıp yaşattığı “en ekmel” son din,
O Resûl’ün rihletinden fazla değil 30 sene sonra içler acısı bir hale bürünüyor.
“Gadîr u Hum” denen mevkide “seni tebrik ederiz Ey Hasan’ın babası (Ali), Sen bütün müminlerin velisi, valisi, idarecisi oldun” diyenlerin daha dillerinin nemi kurumadan: “Seni tanımayız Ey Ali!” demelerinin bunda katkısı ne kadardır diye hiç düşündünüz mü?
İmam Ali (a.s.) cumhurun başıdır artık.
Cumhurbaşkanıdır.
Başka çıkış bulamayanların tek umududur İmam Ali.
Tıpkı Mustafa Kemal gibi.
Alın kıyaslayın.
Kıyas akıl kadar değerlidir.
Ben Şiî/Ehl-i Beyt ekolünün “akıl” ölçüsünü Sünnî ekolün “kıyas” ölçüsüne benzetirim.
Hatası bana ait.
“Birinci halife ne şura ile ne icma ile seçilmiştir” diyenler yerden göğe haklıdırlar.
O süreçte “Benî Sakife yurdunda” vuku bulanları “mal kaçırma” telaşına benzetenler de en az onlar kadar haksız sayılamazlar…
Aksini iddia edenlerin şuna da cevap vermesi gerekmez mi?
“Madem Hz. Ebu Bekr bütün ashabın icmasiyle hilafet makamına oturdu, niye ikinci halife Hz. Ömer de aynı yolla değil de, birinci halifenin -hem de hasta yatağında- nasbiyle hilafet makamına oturdu.”
Dahası; Son demlerinde “ümmetinin dalalete/küfre düşmemesinin reçetesini yazmak isteyen Resûlüllah’a: “Allah’ın resûlü hastalığın şiddetine bağlı olarak sayıklıyor, ne dediğini bilmiyor” deyip karşı çıkan Hz. Ömer aynı tepkiyi hasta yatağında Ebu Bekr’e göstermiyor, niye?
Sorgulama ne zaman suç kapsamına girdi ki?
Resûlüllah’ın -rıhletinden kısa bir süre önce- bizzat donattığı ve “git babanın intikamını al” deyip Bizans’ın üzerine yolladığı Usama b. Zeyd’in ordusunda birinci ve ikinci halifenin de -nefer olarak- olduğu bir vakıadır.
Resûlüllah’ın: “Üsame’nin ordusunu donatın. Ondan geri kalana Allah lânet etsin” (el-Milel ve’n-Nihal, c.1, s.29) ağır ikazına rağmen (birilerinin iddia ettiği); “Resûlüllah hasta yatağında iken O’nu nasıl bırakıp giderlerdi” diyenlerinin -O’nun mübarek naşı henüz sıcaklığını korurken- bu hilafet telaşı neye binaendi acaba?
Birinci halifenin (Hz. Ebu Bekr’in) seçiminde icma yoktur ve ikinci halife (Hz. Ömer) birinci halifenin nasbiyle halife olmuştur.
Bu konuda İmam Gazali “Sırr’ul Alemeyn ve Keşfi Ma fi’d Dareyn, sayfa 16-18’de şöyle der:
“Dolayısıyla icmaya ve icma ile sabit naslara aykırı olarak teviller üretmek bâtıldır. Eğer onun hilafetini kurtarmak için ‘icma hâsıl olmuştu’ derseniz, şüphesiz bu da doğru değildir. Çünkü onun hilafetinde icma yoktur. Nasıl olsun ki? Hz. Abbas ve evlatları, Hz. Ali ve zevcesi Hz. Fatıma ve evlatlarının hiçbirisi biat halkasında bulunmadılar. Dahası Sakife’de bulunanların bile birçoğu muhalefet ederek oradan ayrıldılar.” (Prof. Dr. Haydar Baş, Tevhidin Merkezi Ehl-i Beyt s. 73-74).
İmam Ali (a.s.), iştirak ettiği bütün savaşları kazanmıştır, Gazi Mustafa Kelam de öyle.
İmam Ali (a.s.) asr-ı saadetin -saltanat öncesinin- halife cumhurbaşkanıdır, Gazi Mustafa Kemal de saltanat sonrasının.
İmam Ali (a.s.) dip yapmış toplumun tek çaresidir, dip yapmış Osmanlı’nın son çaresi Mustafa Kemal gibi.
İmam Ali’nin (a.s.) hutbelerinin toplandığı kitap “Nehcü’l Belağa/Aydınlık Yol”, Gazi Mustafa Kemal’in “Nutuk”.
Sırf bunlar bile aynı sulbün devamı düşüncesine delil olarak yeter.
Saltanat âşıklarının müzmin Muaviye aşığı olması,
İmam Ali (a.s.) dîvânelerinin aynı zamanda Gazi Mustafa Kemal’e meftun/tutkun olması yazımın sağlaması olsun.
Hak ve hakikatin adresi bu asrın Haydar’ına Prof. Dr. Haydar Baş’a selam olsun.

“Cennet mekân”  
Sultan Abdülaziz’in oğlu son halife(!) Abdülmecid Efendi’nin aynı zamanda iyi bir ressam olduğuna delil son günlerin tartışma ve hatta kavga sebebi nü tabloları.
Nü: İnsan bedeninin çıplak olarak resmedildiği eserlere verilen isim.
Farklı ifadeler olsa da cennet ehlinin kıyafeti bugünün tesettürü gibi değilmiş.
Yani, demem o ki;
Hem “cennet mekân” ilan edeceksiniz hem de tesettürlü tablo çizmesini isteyeceksiniz.
Adamı cennetten kovarlar be…

Basından
“Suudi Arabistan’ın başkenti Riyad’da düzenlenen “Gelecek Yatırım Girişimi” toplantısında gösterilen Sophia adlı robota Suudi hükümeti tarafından vatandaşlık hakkı verildi. (Medya)
Uyum sorunu yaşayacağını sanmam.
Tek sorun “sophia” bilgelik demek.                                                                                                                                                                    Yeni Mesaj Gazetesi 

Müslim Karabacak

Ahlakı güzel olmayandan adalet beklenmez

Adalet herkeste olması lazım ama en çok halkın idaresinden sorumlu olanlara yakışır; cömertlik de yine herkeste olması gereken bir güzellik ama en çok zengin olanlara yakışır.
Adalet, cömertlik, merhamet, sevgi, saygı, kanaat, özveri, fedakarlık, hoşgörü, tevekkül, tefekkür, sabır, şükür, haya, şecaat, iffet bunların hepsi güzel ahlaktır.
Prof. Dr. Haydar Baş Hocamızın yıllardır ifade ettiği, “insanımızı Hak adına, kendi yararına kazanmak” ifadesi, işte bu güzel ahlakın vasıflarını insanımıza kazandırmaktır.
Peygamber Efendimiz (s.a.v.) “Ben güzel ahlakı tamamlamak için gönderildim” buyurarak, güzel ahlakın önemini en üst düzeyde ifade etmiştir, yine Peygamberimiz, “Beni Rabbim terbiye etti, ne güzel terbiye etti” buyurarak da güzel ahlakın kazanılmasının ancak bir mürebbiyle gerçekleşebileceğini ifade etmektedir.
Allah Resulü’nün, bir peygamber olarak, Allah’ın bir elçisi olarak mürebbisi bizzat Cenab-ı Hak’tır; bizlerin ise mürebbileri peygamberlerdir, Allah’a vuslat etmiş olan, Allah’ın ve Peygamberinin nasp ettiği insan-ı kamillerdir, velilerdir. 
Mürebbinin kendisi kurtulmuş olacak ki kurtarıcı olabilsin; rahmetli Baki Bektaş hocamızın dediği gibi, “Kurtarmak kurtulmuşların işidir.”
Dilerseniz güzel ahlakın önemini Peygamber Efendimizden sonra bu güzel ahlakı insanlara kazandırmakla vazifeli, Ehl-i Beyt imamlarından İmam Cafer efendimizin ifadeleriyle anlatalım.
“Şüphesiz Allah (c.c.), sabah akşam yolunda mücadele eden kimseye sevap verdiği gibi, güzel ahlak sahibi olan kimseye de sevap verir.”
“Şüphesiz Allah (c.c.), dostlarının ahlakından düşmanlarına ödünç verir ki dostları, düşmanlarının egemenlikleri altında onlarla yaşayabilsinler. Eğer böyle olmasaydı, mutlaka Allah’ın bütün dostlarını öldürürlerdi.”
“Resulüllah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: En üstününüz ahlakı en güzel olanınızdır. Güzel ahlak sahibi olanlar şerefli ve misafirperver kimselerdir. Onlarla yakınlık kurulur ve attıkları adımlar izlenir.”
“Emirü’l-mü’minin (Ali b. Ebu Talib Aleyhisselam) şöyle demiştir: Mü’min kendisiyle kaynaşılmaya elverişli muaşeret ehli kimsedir. Muaşeret ehli olmayan, başkasının ilişki kurmasına yatkın olmayan kimselerde hayır yoktur.”
“Güzel ahlakın sınırı, kanatlarını indirmen, tatlı sözlü olman ve kardeşini güler yüzle karşılamandır.”
“İyi işler yapmak ve güler yüzlü olmak sevgi kazandırır ve de kişinin cennete girmesini sağlar. Cimrilik ve asık suratlılık, insanı Allah’tan uzaklaştırır ve kişinin cehenneme girmesini sağlar.”
“Farzlardan sonra mü’minin Allah (c.c.)’ın huzuruna takdim ettiği ameller içinde, Allah’ın bütün insanlarda yayılmasını istediği güzel ahlakından daha üstün bir amel yoktur.”
“Resulüllah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: Güzel ahlak sahibi olan kimseye, gününü oruçla ve gecesini ibadetle geçiren kimsenin sevabı gibi sevap vardır.”
“Resulüllah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: Benim ümmetimin cennete girmesine en çok vesile olan şey, takva (Allah korkusu) ve güzel ahlaktır.”
“İyilik ve güzel ahlak beldeleri mamur eder, ömürleri de uzatır.”
“Allah (c.c.) peygamberlerinden birine şöyle vahyetti: Güzel ahlak, güneşin kırağıyı erittiği gibi hataları eritir.”
“İnsanların namazlarına ve oruçlarına kanmayın. Hatta kişi namaza ve oruca o kadar düşkün olur ki, terk edecek olursa, derhal onları özler. Fakat siz (insanları) doğru sözlülük ve emanete riayet açısından sınayın.”
“Dili doğru söyleyenin ameli de temiz olur.”
“Ali (a.s.) doğru sözlülüğü ve emanet hususundaki güvenilirliğiyle Resulüllah nezdindeki o seçkin makama ulaştı.”
“İnsanları hayra davet edenlerden olun. Bunu sadece dilinizle yapmayın. Sizin hareketlerinizde çalışkanlık, doğruluk ve takva görsünler.”
“Hayası olmayanın imanı da yoktur.” (Daha fazla bilgi için Prof. Dr. Haydar Baş’ın İmam Cafer eserinin 516’ıncı sayfasından sonrasına bakabilirsiniz.)
“Güzel ahlak nasıl elde edilir?” sorusunun cevabını, işin Üstadına, Prof. Dr. Baş’a bırakalım. Sayın Baş, yıllardır bizlere bıçak örneğini vermektedir. Bıçağın sadece bir vasıta, bir araç olduğunu ifade ettikten sonra, onu kullanan insanın niyetine ve ahlakına göre o bıçağın faydalı ya da zararlı olabileceğini belirtmektedir.
6 Temmuz tarihli “Önce insan demedikçe” başlıklı makalesinde Sayın Baş bu misali yeniden hatırlattıktan sonra şunları belirtmektedir:
“İşte biz hep bu bıçağın şekliyle uğraştık, bıçağı kullanacak gönlü, kafayı yetiştiremedik. Müslüman bir toplumuz ama İslam adına yaşanacak güzellikleri yitirdik.
Günümüze, günümüz insanına, insanı işleyen ve tanıyan bir mantık, bir anlayış gerekiyor. “İnandım” diyen kişinin öz cevheri ile yani Yaradan’ı ile kopan bağını tekrar kurması için kendinde bulunan nefha-i İlahî ona yardımcıdır. Rabbini aramasının sebebidir. Bizim Rabbimizi aramamız da tecelliden mahrum olan akıl ile değil, tecellilere mazhar olan kalp yolu ile gerçekleşecektir. Ancak tecellilere mazhar olan kalp yolu ile Allah’ı bilebiliriz. 
Kul, kendini Yaratan’ı aramaktadır ve bunun yolu da ibadetlerdir. İmam Ali Efendimiz (a.s.), “Ben görmediğim Allah’a inanmam” buyurmuştur. Demek ki, yapılan ibadetler ile kalp kulvarında Allah görülebilmektedir. 
Gerçek mânâda kulluk da o zaman başlayacaktır. Güzel ahlaka bürünmemiz de…”
Cenab-ı Hak, güzel ahlakı yaşayanlarla güzel ahlaka bürünmemizi bizlere nasip etsin.                                                                           Yeni Mesaj Gazetesi 

Murat Çabas

Allah Resulünün hadisinde fitne dönemi

Prof. Dr. Haydar Baş                                                                                                                                                                                   Ankebut Sûresi’nin 2. ayeti yani, “İnsanlar imtihandan geçirilmeden, sadece iman ettik demekle bırakıverileceklerini mi sandılar?” ayeti nazil olduğunda Hz. Ali Efendimiz, “Resûlullah aramızda iken imtihan edilmeyeceğiz” diye anladım buyurur ve ayette geçen imtihanı kendilerine sorar. 
Hz. Peygamber’e (s.a.v.), “Ey Allah’ın Resûlü, Yüce Allah’ın Sana haber verdiği bu imtihan nedir?” diye sordum.
“Ey Ali! Ümmetim Benden sonra imtihan edilecek” dedi.
“Ey Allah’ın Resûlü! Uhud Savaşı’nda Müslümanlardan şehit olanlar şehit olduğunda, şehadet Benden uzaklaştırılınca ve bu bana ağır gelince, ‘gözün aydın şehadet arkandadır’ demediniz mi?” diye sordum.
Bana, “Bu böyle olacak, o durumda nasıl sabredeceksin?” dedi.
Ona, “Ey Allah’ın Resûlü! Bu sabrın değil, müjde ve şükrün zamanıdır” dedim.
Hz. Peygamber, “Ey Ali! Topluluk mallarıyla sınanacaklar, dinleri ile Rablerine minnet edecekler, O’nun rahmetini umacaklar, O’nun gücünden emin olacaklar. O’nun haram kıldığını yalancı şüphelerle ve gaflete düşürücü arzularıyla helal kılacaklardır” buyurdu.
“Ey Allah’ın Resûlü, bu durumda onları hangi konumda değerlendireceğim. İrtidat konumunda mı yoksa fitne konumunda mı?” diye sordum.
Allah Resûlü bana, “Fitne konumunda” buyurdular. (İmam Ali, Prof. Dr. Haydar Baş, s.1104). 
İslam âlemi bugün Hz. Peygamber’in, “fitne konumu” olarak buyurduğu üç hali de yaşamaktadır.
Ve Ankebut Sûresi’nin 2. ayetine göre, sadece ‘inandım’ demek yeterli olmayacak, Müslümanlar bu fitne ortamında deneneceklerdir.
Müslümanlar malları ile sınanmaktadır.
Bugün malımızı; hayra mı, harama mı gittiğine bakmadan harcamaktayız. Helal-haram kavramı her konuda kalkmıştır.
Hele hele Arap İslam ülkelerinin paraları Müslüman kardeşini öldürmek maksadıyla Batı’nın silah sanayiine gitmektedir.
İbadetimiz neredeyse
kalmamıştır.
Namaz kılanlar azalmış, oruç tutanlar parmakla gösterilir haldedir.
Allah rızası istikametinde bir yaşam çizgisinden
maalesef toplum olarak uzaklaşıyoruz.
Hadiste beyan buyrulduğu gibi fitne döneminde haramlar helal yapılmıştır.
Domuz eti haramdır, ülkemizde market reyonlarında satılır hale gelmiştir.
Faiz haramdır; hacı amcalar faiz ile sofralarına ekmek götürmektedir.
Zina haramdır; artık suç dahi sayılmamaktadır.
Müslümanın Müslümana kanı haramdır; İslam dünyasında silahlar birbirine dönmüştür, akan kan kimsenin umurunda değildir.
Hal böyle iken, idrak edeceğimiz Kadir Gecesi fitnelerden kurtulabilmemiz, iman imtihanını vereceğimiz bir ömür geçirmemiz için dua etmemize vesile büyük bir gecedir.
Nefsimizin, ailemizin, milletimizin ve İslam âleminin fitnelerden kurtuluşu için yapılacak duaları Cenab-ı Hak (c.c.) kabul eylesin.               Prof. Dr. Haydar Baş

Hz. Mevlanayı rahmetle anıyoruz

Prof. Dr. Haydar Baş Âşıklar sultanı, marifet nurunun aynası, ebediyete kadar ölmezlik sırrına eren büyük veli Hz. Mevlana’yı 743. vuslat yıldönümünde anıyoruz.

Hazret-i Mevlana, 1203 tarihinde Horasan’ın Belh şehrinde dünyaya teşrif etmiştir. Babası Sultanu’l Ulema diye bilinen Bâhâeddin Veled, annesi Harzemşahlar’dan bir prenses olan Mü’mine Hatun’dur.

Belh şehrinde babası hakkında çıkarılan haksız söylentiler nedeni ile buradan ayrılışlarının ardından Nişabur, Bağdat, Mekke ve Medine’de geçirilen dönemlerden sonra 1219 senesinde Selçuklu hükümdarı Alaaddin 1. Keykubat döneminde ailesi ile beraber Konya’ya yerleşmiştir.

Babası 1231 yılında burada vefat etmiştir.

İlk manevi terbiyesini babası Bâhâeddin Veled Hazretlerinden alan Mevlana Celaleddin, daha sonra babasının halifelerinden Seyyid Burhaneddin Hazretlerinin terbiyesi ile yetişmiştir.

Seyyid Burhaneddin, onu nefs tezkiyesinde çok ciddi bir gönül adamı yapacak, nefs basamaklarından yükselebilmesi için engin bir çileye sokacaktır. Devamlı oruç ibadeti ile Hazret-i Mevlana’ya nefsini tezkiye ettirmiştir.

Mevlana o kadar yükselmiştir ki, Konya’dan çıkıp Kayseri’ye yerleşmek isteyen üstadı Seyyin Burhaneddin’e gönül etmiş, bindiği katırı bu nazla devirerek ayağının kırılmasına sebep olmuştur. Seyyid Burhaneddin Hazretleri de ayağı kırılmasına rağmen, bu talebesine kızması gerekirken tatlı bir tebessümle yanındakilere “Bizi Celaleddin göndermiyor” diyerek geri dönmüştür. Ne var ki, Seyyid Burhaneddin, “Bir postta iki aslan oturmaz” diyerek bir zaman sonra Mevlana’dan ayrılmıştır.

Onun vuslata giden yolda üçüncü hocası Şems-i Tebrizi Hazretleridir. İlk karşılaşmalarında, Mevlana medresesinden çıkmıştı. Kendine doğru ilerleyen o kişi, kendi kadar güzel bir soru soruyordu bu mana erine: “Söyler misin bana ‘Seni tanıdım diyen Beyazıd-ı Bestami mi büyük, yoksa ‘Ya Rabbi seni layıkıyla tanıyamadım’ diyen Hazret-i Muhammed (s.a.v.) mi?”

Hazret-i Mevlana bu soruyu, bir mana padişahı olduğunu ifade edercesine şöyle cevaplandırdı: “Hiç şüphesiz ‘seni layıkı ile tanıyamadım’ diyen Hz. Muhammed, Beyazıd’dan çok büyüktür.” Şems, bu tecelli karşısında bir sayha atıp kendinden geçer. Bundan sonra iki ezeli dostun beraberliği başlar.

Babası Sultan Veled ve Seyyid Burhaneddin Hazretleri onu nefs merdivenlerinden gönül dünyasına çıkarmış, Tebrizli güneşi yani şemsi tanıtmışlardır. Şems-i Tebrizi ile olan yakınlığın firkatte olması gerekirdi ki, bir hasret neticesinde vuslat olsun. Bu seyirde bütün makamları Mevlana yaşasın, seyri billah ve seyri maallah da olsun.

İşte Mevlana, Şems ile bu sonsuz muhabbet âleminde deryada bir damla olmanın zenginliğini yaşamış, bazen dünya sahillerinde insanlarla dolaşmış, çok defa da Mesnevi’sinde olduğu gibi Hak ile beraber Hak’da seyretmiştir.

Büyük bir tasavvuf terbiyesi ile Allah’a vuslata erişen mana eri Hz. Mevlana, Hz. Peygamber (s.a.v.) için şöyle buyurmuştur:

“Sağ olduğum müddetçe, Kur’an’ın kölesi, bendesiyim

Ben Muhammed Muhtâr’ın yolunun tozuyum

Benim sözümden bundan başkasını, bir kimse naklederse

Ben ondan da bizarım, onun sözünden de.” (Hazret-i Mevlana’nın Rubaileri )

Hz. Mevlana, Peygamber’in (s.a.v.) sünneti ve İmam Ali’nin (as) velayeti üzere devam eden irşad yolunda devam etmiş; uluhiyet ve tevhid inancı ile İslam’ı yaşamıştır. Nefis tezkiyesi, istikamet, teslimiyet ve zikir ile vuslata ermiştir.

“İslam ve Mevlana” isimli eserimizde geniş olarak ele aldığımız gibi bugün onun mübarek adını “hümanist, mistik veya Darvinisttir” diyerek kendilerine mal etmek isteyenler, İslam’ı ve Hz. Peygamber’i (s.a.v.) devreden çıkarma gayretinde olanlardır.

Mevlana’nın müsamahakâr görüşleri, “kim olursan gel yine gel” şeklindeki herkesi İslam’a davet eden sözleri, diyalogcu çevrelerce saptırılmış ve onun hümanist, mistik veya evrimci olduğu gündem edilmiştir.

Tamamı felsefi olan bu akımların çıkış noktası akıldır. Tevhid inancı üzerine yaşayan Hz. Mevlana ise, aklı çamura saplanmış bir merkep olarak anlatmaktadır.

İnsana ibadet dini olarak ifade edilen hümanist görüşte her şey insan içindir. Oysa Hz. Mevlana’nın hayatını yaşadığı İslam dininde her şey Allah’a kulluk gayesi için hayata geçirilir. Hakim unsur, Hakk’ın varlığı ve gönüllerde hakim kılınmasıdır.

Keza, mistisizm Eflatun’un idealizminden etkilenen felsefi bir akımdır ve Darvinizm biyolojik bir nazariye ve yine felsefedir.

Akıl ve vahiy çatışmasında aklı üstün görenlerin uydurmasıdır, Hz. Mevlana’yı bu akımlarla bir göstermek.

Oysa Hz. Mevlana, tevhid akidesi üzere yaşamış, muhabbet ve aşk ile vuslata ermiş büyük bir mana eridir.

Allah şefaatlerinden ayırmasın.  Prof. Dr. Haydar Baş

İslâm Âlemi Önce Geçmişini Bulmalıdır

1461832_10153557897120346_489676897_n

İslâm âlemi önce geçmişini bulmalıdır
Doç.Dr. İhsan Fazlıoğlu

Bir Sırp atasözü şöyle der: “Mutlak kesin olan tek şey gelecektir; çünkü geçmiş durmaksızın/sürekli değişir”. Son iki yüzyılın dünyasını en iyi ifade eden belki de en güzel cümle bu olmalıdır. Niçin? Bu sorunun yanıtını yine yakın tarihimize geri giderek belki bulabiliriz.

The World of Islam must at first find its past
Assoc. Prof. İhsan Fazlıoğlu  

A Serbian proverb says: “The only absolutely certain thing is the future, because the past constantly changes.” This must be the best sentence that expresses the last two century’s world. Why? Maybe, we can find the answer to this question again by going back to our near past.

Kurtuluşu bu dünyada arayan Yahudîlerin kutsal kitabı Tevrat’ın yorumcuları Kabalacılar belirli bir gayeye göre tarihi değiştirme’ye sefirod adını verirler. Sefirod, ahiret inancı olmayan bazı Yahudilerin yeryüzü cenneti inşa etmek için geliştirdikleri bir düşünme ve eyleme tarzıdır. Ancak belirli bir gaye ifadesi, kapitalizmin doğuşu esnasında, eski ilişkileri (gelenek) ortadan kaldırıp yeni ilişkileri (modern) ikâme etme olarak anlaşılmıştır. Yeni ilişkilerin dayandığı zihniyet ise niyet-insanını devre dışı bırakıp kural-insanını gündeme taşımıştır. Çünkü geleneksel insan niyetlerini (değerlerini) esas alan ve maslahata göre davranan ahlâk-insanıdır; kurallar da değerlerle bağlantıları oranında dikkate alınırlar. Modern insan ise menfaate göre düşünür; bu açıdan kurallara uygun davranmayı esas alır; değerler bu kurallara dayandıkları oranda önemsenir. Bu durum, ahiret inancının yokluğuyla birleşince, dünyaya yönelik, dolayısıyla mutluluğu yalnızca bu dünyada gerçekleştirmeye çalışan salt hukuk-insanını ortaya çıkarır. Sonuçta değerlerin dışarıda bırakıldığı ve salt hukukun üstün kabul edildiği bir çerçeve oluşur. Ancak dikkat edilmesi gereken en önemli nokta, salt hukukun üstünlüğü çerçevesinde dikkate alınan kişi, ancak ve ancak modern ilişki biçimini/biçimlerini kabul eden, kurallara uygun davranan kişidir; geleneksel ilişki/ilişkiler biçiminde ısrar eden, değerlerini esas alan kişi ise,siyah-adamdır (ahlâk-insanı). Çünkü değerlerin olgusal veya işlevsel aklî kaynağı yoktur, tersine değerler menşelerini ya vahiyde/dinde ya da dinleşmiş ideolojilerde bulurlar. Bu açıdan din, salt hukukun üstünlüğü anlayışının hakim olduğu her yerde, önce tasfiye, sonra tadil ve en nihayet tahrip edilir. Bu çerçevede modernleşme/batılılaşma, yani modern Avrupanın dünyaya medeniyet getirme savı, kendi ilişki biçimini hakim kılma ve tarihe bu çerçevede yön verme anlamına gelir. Bu ilişki biçiminin dışında kalmak, direnmek yani kısaca muhalif olmak gericilik(irtica) olarak damgalanır.

The Kabalists, the interpreters of Torah (the holy book of the Jews, who seek salvation on this earth), call changing the history according to a certain objective as sephirod.  Sephirod is a form of thinking and acting that was developed by some of the Jews who didn’t have belief in afterlife. Yet, during the birth of capitalism, the expression of “a certain objective” was understood as removing the old relationships (tradition) and establishing the new ones (modern). However, the mentality that is based on the new relationships has left the human of intention out-of-date and brought in the concept of the human of rules because the traditional human is the human of ethics who takes his intentions (values) as his principle and acts upon matters; and the rules are taken into consideration with regard to their connection to the values. On the other hand, the modern human thinks in terms of benefit; and from this point of view, his main concern is to act according to the rules; values are considered important as long as they are based on these rules. When this situation unites with the absence of belief in afterlife, it consequently brings about the human of absolute law who is earth oriented, working to realize happiness only on this earth. Eventually, a frame comes out in which values are left out and absolute law is accepted as superior. However, the most important point that needs to be paid attention to is that the person who is taken into consideration in the frame of the superiority of absolute law is the person who simply and only accepts the form(s) of modern relationships and acts upon the rules; whereas the person who insists on the form of traditional relationship(s) whose standpoint is his values is the black-man (the human of ethics)  because values don’t have factual or functional intellectual source, on the contrary, they find their roots either in revelation/religion or in the ideologies that have turned into religions. From this point of view, wherever the concept of the superiority of absolute law is dominant, religion will first be eliminated, then altered and eventually destroyed. In this context, modernization/westernization, in other words, the thesis that the modern Europe would bring civilization to the world, means dominating its own form of relationship and reorienting the history in that framework. Staying out of this form of relationship, resisting, in other words, being dissentient would be labeled as reactionism.

Türkiye, Batı Avrupa karşısında aldığı askerî yenilgiler üzerine girdiği batılılaşma macerasında, koruyacak bir şeye sahip olduğundan, daima, İsmet Özel’in deyişiyle Konuşulamaz Türk olarak teklif sahibi olmaya çalıştı. O günden bugüne Türklerin modern Batıyla ilişkileri konuşulamaz ve konuşulabilir olma özellikleri çerçevesinde gelişti. Konuşulabilir olmak için sefirod kavramının yoğun olarak etki bulunduğu Osmanlı münevveri, geçmişi karaladı; geleceği ise kutsadı. Osmanlı münevverleri, ayrıca, geleceğe ilişkin tasavvurlarına uygun olarak, sefirod kavramını geriye doğru işlettiler ve geçmişi de belirli bir gayeye göre değiştirmeye başladılar. Bu gaye, geçmişin gelecek tasavvuruna uygun hatta ona destek olabilecek şekilde yeniden tanımlanması ve inşa edilmesidir. Bu durum, en iyi şekilde tarihî İslâm ile gerçek İslâm ayırımında kendini gösterir. Popüler düzeyde bu ayırım, İslâm ile müslüman ikilemine sebeb oldu: Sorumlu gerçek İslâm değil, bu gerçek İslâm’ı anlayamayan müslümanlardı. Aslında bu anlayış, dini bir idea olarak görüp hayattan, dolayısıyla tarihten uzak tutmaya; ve dini kişinin vicdanına hapsetmeye çalışan zihniyetin bir izdüşümüdür.

Turkey, in its adventure of westernization which had been undertaken as a result of the militarist defeats against the Western Europe, always tried to be the bidder just as Ismet Ozel states as the Incommunicable Turk, because it had something to preserve. From that day on, the Turk’s relationship with the modern West had developed within the framework of their being incommunicable or communicable. In order to be communicable, the Ottoman intellectuals that the concept of sephirod had found an intense effect upon slandered the past and blessed the future.  The Ottoman intellectuals, in accordance with their conceptions of the future, also worked the concept of sephirod backwards and started to change the past according to a certain objective. This objective was the redefinition and the establishment of the past in which it was appropriate to and even reinforced the conception of the future. This is seen best in the differentiation between the historical Islam and the true Islam. On the popular level, this differentiation had caused the dilemma between Islam and Muslim: The responsible one was not the true Islam but the Muslims who couldn’t understand the true Islam. Actually, this way of understanding is a projection of the mentality that considers religion as anidea and tries to keep it away from life, and consequently from history, and imprison it into the person’s conscience.

Modernleşme öncesinde Türk dünyası, ortak bilinç durumunun temsil edildiği bir metafiziğe atıf yaparak maşerî vicdanını canlı tutuyordu. Bu metafiziğin iki yönü vardı: Şifahî olanı ki Mevlid’le, Mızraklı İlmihal’le, Muhammediye veAhmediye’yle, Hz. Ali hikâyeleriyle, Battal Gazi gibi efsanelerle vb. yaşıyordu (Her ne kadar bu eserler yazılı ise de sözlü kültürün özelliklerine uygun yayılıyordu). Bu metafiziğin yazıya dökülmüş kısmını Kelâm ilmi oluşturuyordu. Diğer bir deyişle Kelâm, İslâm dünyasında ortak maşerî vicdanın hesabını verdiği, nazariyata dayalı, yazılı İslâm metafiziğidir. Bu iki yönlü metafizik yanyana değil, teşkik anlayışı gereği, üst üste duruyor; ikisi arasındaki irtibat ve kontrolü ulemâ sağlıyordu. Batılılaşma sürecinde sefirod mantığını ileri ve geri doğru işleten Osmanlı münevverleri ilk önce, bir taraftan hurafe diyerek şifahî vicdâna, bir taraftan da dogmatik diyerek kelâma saldırdılar. Hem de “mesâilin tağayyürü usulun tağayyürünü gerektirmez” kaidesini bildikleri halde. Böylece ulemâ ortadan kalktı; halk ile devlet arasındaki irtibat koptu. Bu iki şemsiye ile ulemânın tasfiyesi aydınlara, hatta bazı ulemâdan kişilere, geçmişi, gelecek tasavvurlarına uygun olarak tahrif etme, tanımlama imkânı verdi. Nitekim maşerî vicdânın her iki unsuru bugün Türkiye’de büyük oranda tasfiye edilmiş durumdadır. Ayrıca, yine bugün aydın kesiminin dinî anlayışı da, ulemâ tasfiye edildiğinden nazariyata dayalı yüksek İslâm değil, tek başına kaldığında, diğer bir deyişle yerinde olmadığında menfi görülebilecek halk İslâmıdır.

Before the process of modernization, the world of Turks kept the social conscience alive by referring to a metaphysics in which a state of common consciousness was represented. This metaphysics had two directions: The oral one had been living through Mevlid, Mizrakli İlmihal, Muhammediye andAhmediye, Hz. Ali stories and the legends such as Battal Gazi. (Although these works were in written form, they had become to be known within the oral culture). The written part of this metaphysics was constituted by the science of Kelâm (Logos). In other words, Kelâm (Logos) is the written Islamic metaphysics where the common social conscience renders in the Islamic world and is based on theories. This bi-directional metaphysics was not side by side but it overlapped as a result of the concept of suspicion; the connection and the control between the two was provided by the scholars. In the process of Westernization, the Ottoman intellectuals who had worked the sephirod logic forwards and backwards, attacked the verbal conscience by calling it superstition on the one hand, and on the other, they attacked kelâm by calling it dogmatic although they knew about the rule which says: “The changing of the problems doesn’t require the method to change”.  This was how the scholars disappeared and the connection between the government and the public was broken. The elimination of the scholars gave the opportunity to intellectuals and even to some of the scholars to alter and to define the past according to their conceptions of the future. As a matter of fact, today in Turkey, both of these components of the social conscience are predominantly eliminated. Furthermore, today, because of the elimination of the scholars, the religious understanding of the intellectuals is not superior Islam based on theories, but public Islam which can be perceived in negative way on its own.

Maşerî vicdânı olmayan bir toplumun ortaklaşa paylaştıkları bir geçmişi ve yine ortaklaşa ümid ettikleri bir geleceği yoktur; bu da kısaca ortak bir gayeleri bulunmadığını gösterir. Bir toplumun maşerî bir gayesi yoksa kendi içerisinde cepheleşir. Bu açıdan Türkiye’de halk arasında devamlı cepheleşmeye neden olan, tüm değişik renkleriyle aydınlar, bu milletin maşerî vicdânından, maşerî gayesinden kopan insanlardır. Bundan dolayı hepsi, topluma mal olmayan, kökleri ötede beride müphem bir iradenin biçimlediği, tayin ettiği birer cephe komutanıdır, kabile şefidir. Çünkü Türkiye’deki aydının mensubiyet duyduğu bir milleti yoktur. Millet olmadan kişi olunamaz. Küresel düşünmek, evrensel dert edinmek geniş düşünmek değil yer-siz düşünmek demektir. Tersi ise bir yerdendüşünmek, yer-li düşünmek demektir. Çünkü merkezi olmayan bir dairenin tanımı nasıl mümkün değilse yeri olmayan bir düşüncenin tanımı da o kadar mümkün değildir. Aksi, küresel, evrensel gibi siyasî kavramları bilgi nazariyesine mal etmek demek olur ki bu yanlıştır. Çünkü bilgi, düşünce, küresel, evrensel olamaz, olsa olsa tümel olur, genel-geçer vb. olur.

A society without social conscience doesn’t have a shared past and a future hoped for jointly; and this shows that the people don’t have a common aim. If a society doesn’t have a social aim, it opposes in itself.  From this point of view, various intellectuals in Turkey causing constant opposition among the public are the people who are driven away from the social conscience, and the social aim of this nation. That’s why all of them are the front commanders, tribe chiefs who are appointed and shaped by an ambiguous will with unrecognized roots. The intellectuals in Turkey don’t have a nation that they feel they belong to. One can not be a person without being part of a nation. Thinking globally, caring about troubles universally doesn’t mean thinking widely, but it means thinking without a ground. The opposite of this means thinking from and with a ground because just as the description of a circle without a center is not possible, the description of a thought without a ground is as much impossible The opposite would mean to dedicate the political concepts such as global, universal to theories of knowledge, which would be wrong. Because knowledge, or thought can not be global, universal, it can at best be universal, generally acceptable, etc.

Kısaca dendikte, başta Türkiye olmak üzere benzer süreci yaşamıs olan diğer müslüman toplumlar dertlerinden ve sıkıntılarından kurtulacakları bir muhayyel gelecek tasarladılar; ve bu geleceği gerçekleştirmek için yalnızca mevcud olanı değiştirmekle kalmadılar, geleceği de bu muhayyel geçmişin muhtevasına uygun şekilde tanımlamaya çalıştılar. Günübirlik sıkıntılar değiştikçe muhayyel gelecek yeniden dizayn edildi; bu yeni dizayna göre de geçmiş tekrar ve tekrar tanımlanmaya çalışıldı. Bu nedenlerle bugün ne Türkiye’de yaşayanların ne de diğer müslüman toplumların kendilerine has ortak-bir geçmişi yani tarihi yoktur. Her bir toplum geçmişini şimdiki sıkıntılarını ve dertlerini çözmeyi düşündüğü muhayyel gelecek tasavvuruna göre değiştirip durmakta silbaştan yeniden ama yepyeniden yazmaktadır.

In brief, Turkey, as being the first in the list of the Muslim societies that had gone through a similar process, designed an imaginary future in which they would be saved from their troubles and difficulties, and in order to realize this future, they did not only change the present according to it, but they also tried to describe the future according to this imaginary past. As the daily troubles changed, the imaginary future was redesigned; and according to this new design was the past tried to be described again and again. Because of these reasons, neither the people who live in Turkey nor the other Muslim societies have a unique common past, i.e. history. Each and every society has been constantly changing its past according to the imaginary future that is expected to solve the existing troubles and problems -rewriting a new, brand new past.

Mirim Çelebî’nin deyişiyle “Akıl, hissî ya da aklî delili olmaksızın bir kavramın [olgu] varlığı hakkında yargıda bulunamaz”, bulunur ise olgu olmaz vehim olur. Bu nedenle muhayyel gelecek tasavvuru bir vehimdi; bu vehme göre yeniden çeki-düzen verilen tarih/geçmiş de bir vehimdi. Geçmişi ve geleceği vehim üzerine kurulu İslâm âleminin bugünü ise -işte- apaçık ortadır (ama ne yazık ki vehim değildir). Çözüm önce geçmişin keşfi, sonra da geleceğin bu geçmişten hareketle yeniden inşasıdır. Rehber ise meşruiyetini değer dünyamızda bulan akıl ile aklın ürünü olan bilgidir; aklın yani bilginin Varlık üzerindeki tatbikatı da adâlettir, erdemdir. Başka bir deyişle sorumluluk (vazife) sorgulayan(muhakkık) içindir. Her sorumluluk hisseden kişi de seçenek arar. Seçenek arayan kişiyse bilgisine (nazar) göre eyler (amel); sonucu adâlettir/erdemdir.

As stated by Mirim Çelebi: “Reaso, can not make a judgement on the existence of a concept existance (fact) without an emotional or an intellectual evidence”, if it does then it’s not a fact but a delusion. That’s why an imaginary design of the future was a delusion; and the past/history that was reorganized according to this delusion was also a delusion. Here, the present situation of the Islamic world whose past and future are based on delusion is obviously apparent (but, unfortunately, this is not a delusion). The solution is the discovery of the past and then the re-construction of the future from this past. The guide is the reason which finds its legitimacy in the world of our values and the knowledge which is the product of this reason; and the practice of reason -the knowledge- on Being is justice and virtue. In other words, responsibility (duty) is for the one who inquires. And every person who feels responsible looks for alternatives. The person who seeks for alternatives acts (amel) in accordance with his knowledge (nazar); and the result of this is justice/virtue.

translated by Deniz Tipigil

Ehl-i Beyt-1

Prof. Dr. Haydar BaşSalât ve selam Peygamberimize (s.a.a.) ve O’nun Ehl-i Beyt’ine olsun.
Zübde–i Kur’an olan Peygamberimiz, Veda Haccı’ndan dönerken ümmetine şu ikazda bulunmuştur: “Size iki emanet bırakıyorum . Biri Allah’ın kitabı Kur’an, diğeri Ehl-i Beyt’imdir. Bunlara sarıldığınız sürece hidayettesiniz.”
Öyleyse hidayet kaynağı, Ehl-i Beyt’tir.
Ehl-i Beyt Kur’an-ı Kerim’de Cenab-ı Hakk’ın (cc) doğru, temiz ve sevilmesi şart olarak buyurduğu Peygamber ailesidir.
Bazıları, Hz. Peygamberin hanımlarının veya Haşimoğullarının Ehl-i Beyt içine girdiğini iddia etseler de, Ehl-i Beyt Hamse-i Ali Aba hadisinde Hz. Peygamberin beyan buyurduğu şekliyle; Peygamberimiz, Hz. Fatıma, Hz. Ali, Hz. hasan ve Hz. Hüseyin efendilerimizdir.
Ehl-i Beyt hakkında Kur’an-ı Kerim’de onlarca ayet bulunmaktadır.
“Kim sana gelen ilimden sonra seninle tartışmaya girişirse, de ki, ‘gelin oğullarımızı ve oğullarınızı, kadınlarımızı ve kadınlarınızı, kendimizi ve kendinizi çağıralım’ ve sonra dua edelim de Allah’ın laneti yalancıların üzerine olsun.” (Al-i İmran, 61) Bu ayetin nazil olmasından sonra Hz. Peygamber Necran Hıristiyanlarıyla karşılaşmaya Hz. Fatıma, Hz. Ali, Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin’i alarak gitmiştir.
Başka kimseyi almamıştır.
Hamse–i Ali Aba hadisine ve Al-i İmran 61. ayete göre Ehl-i Beyt hiçbir şüpheye yer bırakmayacak şekilde sınırları ve adedi belli bu mübarek beş kişidir.
Ehl-i Beyt’i işaret eden diğer ayetlerden örnekler şöyledir:
“Yüce Allah ancak ve ancak siz Ehl-i Beyt’ten her türlü pisliği gidermek ve sizi tertemiz yapmak ister.” (Ahzab, 33)
“De ki: Ben buna (peygamberliğimi tebliğime) karşılık sizden yakınlarıma sevgiden başka hiç bir ücret istemiyorum.” (Şura, 23)
“Ve ona ihtiyaçları olduğu halde yemeklerini yoksula ve yetime ve tutsağa verirler, onları doyururlar.” (İnsan, 8)
“Topluca Allah’ın ipine yapışın” (Al-i İmran, 103)
İmam Caferi Sadık, “Allah’ın ipi biziz” buyurmaktadır.
“Ey inananlar! Allah’tan korkun, doğrularla beraber olun.” (Tevbe, 119)
Bu ayet hakkında İmam Muhammed Bakır şöyle diyor: “Yani Al-i Muhammed ile birlikte olun.”
“Bilmiyorsanız zikir ehline sorun.” (Nahl, 43)
İmam Muhammed Bakır buyuruyor: “Bu ayet nazil olduğunda, İmam Ali buyurdu ki, “zikir ehli biziz; yüce Allah kitabında bizi kast etmiştir.”
“Sen ancak bir uyarıcısın, her toplumun ise bir yol göstericisi vardır.” (Rad, 7)
İmam Muhammed Bakır bu ayet hakkında şöyle diyor: “Uyarıcı Resulullah’tır. Bizden her zaman insanları Allah’ın peygamberinin getirdiği şeylere hidayet eden bir yol gösterici vardır. Resulullah’tan sonra yol gösterici Ali’dir ve O’nun ardından birbirinden sonra gelen vasilerdir.” (Ra’d, 7)
“O’nun tevilini Allah ve ilimde ileri gidenlerden başka kimse bilemez.” (Al-i İmran, 7)
İmam Caferi Sadık buyuruyor: “İlimde ileri gidenler, Emir’ül müminin Ali ve O’ndan sonra gelen imamlardır.”
“Allah ve melekleri Peygambere salât etmektedirler. Ey inananlar! Siz de O’na salât edin, içtenlikle selam edin!” (Ahzab, 56)
Resullah’a bu ayetle ilgili “sana nasıl salât edelim?” diye sorulduğunda şöyle buyurdu: “Şöyle deyin: Allah’ım, İbrahim’e ve Al-i İbrahim’e bereket verdiğin gibi Muhammed ve Al-i Muhammed’e de bereket ver. Doğrusu sen övülen ve ulusun.”
“Şüphesiz budur benim doğru yolum. Onu takip edin.” (En’am, 153)
“Ey inananlar! Allah’a ve Resulüne ve sizden olan emir sahiplerine itaat edin.” (Nisa, 59)
“Hak, hidayet yolu göründükten sonra, her kim Resulullah’a muhalefet eder ve müminlerin yolundan saparsa onu cehennem ateşi ile yakarız.” (Nisa, 115)
“Bizi nimetini kendilerinden esirgemediğin kişilerin dosdoğru yoluna irşat et, ayaklarımızı onda sabit kıl.” (Fatiha, 7)
“Onlar, Allah’ın kendilerine nimetini lütfettiği peygamberler, sıddıklar, şehitler ve salihlerle beraber olan kimselerdir.” (Nisa, 69)
“Şüphesiz, o kıyamet günü, Allah’ın size ihsan ettiği nimetten sorulacaksınız.” (Tekasür, 8)
“İşte bugün dininizi kemale erdirdim, nimetimi üzerinize tamamladım ve size din olarak İslam’ı seçip razı oldum.” (Maide, 3)
“Durdurun onları; onlar sorgulanacaklardır.” (Saf, 24)
“Allah onlara azap verecek değil ya.” (Enfal, 33)
“Yoksa Allah’ın fazlına mazhar olmuş insanları mı kıskanıyorlar?” (Nisa, 54)
“O’nun (Kur’an) tevilini ancak Allah bilir. İlimde derinleşen kimseler ise, biz ona inandık, iman ettik’ derler” (Al-İmran, 7)
“Allah, adının yüceltilmesine ve içlerinde kendi isminin anılmasına izin verdiği evler vardır.” (Nur, 36)
“Sabıklar (ileri geçenler) dereceleri en yüksek olanlar…” (Vakıa, 10)
“Araf (cennetle–cehennem arasındaki engel) üzerinde bir kısım kimseler var ki bunlar cennetlik ve cehennemliklerden her birini simasından tanırlar.” (Araf, 46)
“Allah adının yüceltilmesine ve kendi isminin anılmasına izin verdiği evler vardır. Bu evlerde kendisini sabah akşam tesbih edip, namaz kılan kimseler vardır. Onları ne ticaret, ne de bir alışveriş Allah’ı anmaktan, namaz kılmaktan ve zekât vermekten alıkoymaz. Onlar, kalplerin ve gözlerin halden hale dönüp kıvrandığı günden (kıyamet gününden) korkarlar.” (Nur, 36-37)
“Bizim yarattığımız insanlardan bir ümmet vardır ki, rehberlik ederler ve hak ile hüküm verirler.” (Araf, 181)
“Cehennemlik olanlarla cennetlik olanlar bir olamaz. Kurtulacak olanlar cennet ehlidir.” (Araf, 181)
“Yoksa o günah kazananlar, kendilerine iman edip salih ameller işleyenler gibi sayacağımızı, hayat ve ölümlerini bir tutacağımızı mı sanıyorlar? Ne de fena hüküm veriyorlar.” (Casiye, 21)
“İman edip salih amel işleyenler, işte onlar yaratıkların en hayırlısıdırlar.” (Beyine, 7)
“Hak ile gelen Peygamber ve O’nu tasdik edenler, işte onlar takva sahibi kimselerdir.” (Zümer, 33)
“Bir kısım insanlar da vardır ki, Allah’ın rızası uğruna, canlarını satarlar. Allah ise kullarına çok merhamet edicidir.” (Bakara, 207)
“Mallarını gece ve gündüz, gizli ve aşikâr hayra harcayanlar vardır ki, onların Rableri katında ecirleri mahfuzdur. Onlar için hiçbir korku yoktur. Ve onlar hiçbir zaman mahzun olmayacaklardır.” (Bakara, 274)
“Tuba (ne mutlu) onlara! Ahirette en güzel barınak da onlarındır.” (Ra’d, 29)
“Sonra biz Kitab’ı seçtiğimiz kimselere miras olarak bıraktık. Bunların kimi nefislerine zulüm edicidir. Kimi muktesid, kimileri de Allah’ın izniyle hayır yapmakta ileri geçendir. İşte bu çok büyük bir ihsandır” (Fatır, 32) (Prof. Dr. Haydar Baş, İmam Ali.)
Yarın Ehl-i Beyt konusuna devam edeceğiz.