Posts from the ‘Kuvay-ı Milliye’ Category

Atatürk’ün bilinmeyen manevi hayatı

yeni141fs14Hepimizin bildiği gibi yurdumuzun her yerinde Yeni Mesaj gazetesinin düzenlediği, BTP Genel Başkanı Prof. Dr. Haydar Baş’ın onur konuğu olarak katıldığı “Milli Kahramanlarımızı Anma” programlarında Sayın Baş’ın sayesinde Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün yıllarca bize dinsiz olarak tanıtıldığını ve aksine biraz araştırıldığında Atatürk’ün özellikle annesi Molla Zübeyde Hanım’ın etkisiyle dindar bir kişiliğe sahip olduğunu öğrenmiş olduk.

Daha önceki yazımda Atatürk’ün Ramazan ayında yaptığı ibadetlere yer vermiştim. Bu yazımda Türkiye’de sayılı kişilerin dile getirebildiği Atatürk’ün İslam dinine ve Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed’e (s.a.a.) bağlılığından bahsedeceğim…
Mustafa Kemal hiç şüphe yok ki özellikle annesinin etkisiyle çocukluk yıllarında din eğitimini aksatmamış, yüksek algılayışı ve öğrenme gücü sayesinde kısa sürede neredeyse tüm duaları ezbere okuyacak hale gelmiştir.
Atatürk, yıllar sonra C. H. Sherrıll’in kendisiyle yaptığı röportajda, çok küçükken bir ay boyunca Sıbyan Mektebi’ndeki din hocasının eve gelip ona annesinin arzu ettiği Kur’an eğitimini verdiğini söylemiştir. Dini konulardaki bilgisi arttıkça daha çok ilgi çekmeye ve sevilmeye başlamıştır. Bu durumu fark eden Mustafa, her fırsatta çevresindekilere dini bilgilerini göstermenin yollarını aramıştır. Örneğin o günlerde zaman zaman evine çağırdığı hocalara mevlit okumuştur.
Bu arada Kur’an okumayı öğrenmiş ve namaz kılmaya başlamıştır. Ali Fuat Cebesoy, harp okulu yıllarına ait hatıralarında namaz konusuna şöyle değinmiştir: “… Bir gün öğle namazından çıkarken Mustafa Kemal elimden tuttu, yanımızdan geçmekte olan Ali Fethi’ye ‘Sana söz etmiş olduğum arkadaşım, Salacaklı Ali’ diye tanıttı…”
Mustafa Kemal’in öğrencilik yıllarında, özellikle Ramazan aylarında bazı yakın arkadaşlarıyla birlikte Selanik’te Kasımiye Camii’nde teravih namazlarını kıldığı anlaşılmaktadır. Bir keresinde Ramazan ayı okulların tatil olduğu zamana rastlamıştır. Bütün öğrenciler Selanik’te toplanmışlardır. Harp okulu öğrencisi Mustafa Kemal, candan arkadaşları eczacılık okulu öğrencisi Ahmet Numan ve mühendislik okulu öğrencisi Asaf ile birlikte Ramazan ayı boyunca hemen her gece Mithat Paşa Caddesi’nden Kasımiye Camii’ne kadar olan yolda gezmişler ve namaz vaktini beklemişlerdir.
Kasımiye Camii’nde teravih namazı büyük bir muhabbet içinde kılınırdı. O yıl üç arkadaş teravih namazlarını bu camide kılmışlardır.
Atatürk Edirne’de Fırka Kumandanı olarak görev yaptığı sırada cuma namazlarını Selimiye Camii’nde kılmıştır. Burada yine bir cuma namazında tanıştığı hafızla arasında şöyle bir konuşma geçmiştir:
“Oğlum, terbiye görmüş güzel bir sesin var. Okuduğun ezanı çok beğendim ve duygulandım. Seni tebrik ederim. Oğlum, Edirne’de kaldığımız süre içinde ben cuma namazına hangi camiye gidersem, sen de o camiye gelecek iç ezanı okuyacaksın.”
Şimdi o hafıza kulak verelim :
“Hafta içinde yaveri Ali Rıza Bey, beni arayarak Mustafa Kemal’in cuma namazı için Selimiye Camii’ne gideceğini benim de orada hazır bulunmamı, Kur’an ve ezan okumamı, ayrıca durumun cami görevlilerine de bildirildiğini söyledi. Namaz çıkışı yine maiyeti ile beni bekleyen Mustafa Kemal’e selam verdim, elini öptüm. Bana, ‘Oğlum! Bugün yine bizi yaktın. Gelecek haftaya hangi camiye gidersem sen de oraya geleceksin’ dedi.”
Mustafa Kemal, Birinci Dünya Savaşı yıllarına ait anılarında namaz kıldığını bizzat ifade etmiştir:
“Bir gün namazdan evveldi. Bir sabah Başkumandan Vekili Enver Paşa, İzzet Paşa, Vehip Paşa ve Balkan Muharebesini idare etmiş büyük kumandanlarla namaz vaktini bekliyorduk. Namazdan sonra Naci Paşa, zatı şahanenin özel salonunda beni görmek istediğini bildirdi…”
Mustafa Kemal, Kurtuluş Savaşı yıllarında da namaz kılmıştır. Örneğin, 24 Mart 1922 Cuma gününe ait notlarında, “Cuma namazında Hafız, Ulu Camii’nde mevlit okudu” ifadesini kullanmıştır.
Mustafa Kemal, 13 Haziran 1919 günü cuma namazını Amasyalılarla birlikte Sultan Beyazid Camii’nde kılmıştır. Müftü Tevfik Efendi, Mustafa Kemal Paşa’nın kendisinden önce camiye girmesi için ona yol göstermiştir. Yine Mustafa Kemal TBMM’nin açıldığı 23 Nisan 1920’de Ankara Hacı Bayram Camii’nde öğle ve cuma namazlarını kılmış, 7 Şubat 1923’te de Balıkesir Paşa Camii’nde minbere çıkıp, “Allah birdir, şanı büyüktür. Hz. Muhammed (s.a.a.) O’nun kulu ve elçisidir” diye söze başlayarak hutbe vermiş ve cemaatle birlikte namaz kılmıştır. (Sinan Meydan, Atatürk ile Allah Arasında, s. 77-80).
Görüldüğü üzere Mustafa Kemal Atatürk yıllardır milletimize tanıtıldığı gibi dinsiz birisi değil aksine dinine bağlı Müslüman bir Türk evladıdır. Biz Türk milletine düşen görev Atatürk’ü bize anlatıp milletimizin büyük bir yanlıştan dönmesine vesile olan Prof. Dr. Haydar Baş’a sahip çıkıp Mustafa Kemal Atatürk’ü temsil eden Bağımsız Türkiye Partisi’ni iktidara taşımaktır…Furkan Talay-Yeni Mesaj

NEREDEN GELDİĞİNİ UNUTMA Kİ, NEREYE GİDECEĞİNİ UNUTMAYASIN!

Osmanlı’yı Osmanlı yapan ve küçük bir Türk beyliğini koca bir imparatorluğa taşıyan sebepler araştırıldığında, manevi dinamiklerin tartışmasız ön plana çıktığını görürüz.
Tâ kuruluş yıllarından itibaren Osmanlı, en çok bu sahaya yatırım yapmış, toplumun yapı taşı konumundaki tasavvuf erbabınca milli ve dini değerler daima canlı tutulmuştur.
Öyle ki, “Devlet-i ebed müddet ideali” (1) bütün gayelerin başı sayılmış, “İnsanı imar ve ihya etme düşüncesi” tüm çabaların nihaî hedefi olarak belleklere yerleştirilmiştir.

Bu gerçeğin en anlamlı örneğini Şeyh Edebali Hazretleri’nin (2), Osman Gazi’ye Vasiyetnâmesi’nde görebilmek mümkündür. Çoğumuz bilir bu vasiyetnameyi. Özellikle de siyasilerimiz… Lakin, gerek toplum hayatında gerekse devlet yönetiminde tarihî kaynakların değerini takdir edemeyenler için bu tür nasihatnemeler, zihinlerde hoş bir hatıranın ötesine geçememektedir malesef. Oysa ki, geçmişte atalarımıza her zaman ilham kaynağı olan ve devletin bekasına yön veren en önemli işaret taşları, mana sultanlarının gönüllerinden kopan bu hikmet dolu sözler olmuştur.

Tarih boyunca “İnsanı yaşat ki, devlet yaşasın” veciz sözüyle ismi hafızalara kazınan Şeyh Edebali Hazretlerinin, üzerinden asırlar geçmesine rağmen değerini hâlâ koruyan o meşhur vasiyetnamesi, özelde Osman Gazi için söylenmiş olsa da esasen tüm devlet ve millet büyüklerine hitap eden eşsiz bir nitelik taşımaktadır:
***
İşte Şeyh Edebali’nin vasiyetnamesi:

“Ey oğul!
Beysin!.. Bundan sonra öfke bize; uysallık sana.
Güceniklik bize; gönül almak sana.
Suçlamak bize; katlanmak sana.
Acizlik bize, yanılgı bize; hoş görmek sana.
Geçimsizlikler, çatışmalar, uyumsuzluklar, anlaşmazlıklar bize; adalet sana.
Kötü göz, şom ağız, haksız yorum bize; bağışlama sana.
Bundan sonra bölmek bize; bütünlemek sana.
Üşengeçlik bize; uyarmak, gayretlendirmek, şekillendirmek sana.

Ey Oğul!
Yükün ağır, işin çetin, gücün kula bağlı, Allah Teala yardımcın olsun. Beyliğini mübarek kılsın. Hak yoluna yararlı etsin. Işığını parıldatsın. Uzaklara iletsin. Sana yükünü taşıyacak güç, ayağını sürçtürmeyecek akıl ve kalp versin…

Ey oğul!
Güçlü, kuvvetli, akıllı ve kelamlısın. Ama bunları nerede ve nasıl kullanacağını bilmezsen sabah rüzgarlarında savrulur gidersin. Öfken ve nefsin bir olup aklını mağlup eder. Bunun için daima sabırlı, sebatkar ve iradene sahip olasın!..
Sabır çok önemlidir.
Bir bey, sabretmesini bilmelidir.
Vaktinden önce çiçek açmaz…
Şunu asla unutma, insanı yaşat ki devlet yaşasın…
İnsanlar vardır, şafak vaktinde doğar, akşam ezanında ölürler.
Dünya, senin gözlerinin gördüğü gibi büyük değildir.
Bütün fethedilmemiş gizlilikler, bilinmeyenler, ancak senin fazilet ve adaletinle gün ışığına çıkacaktır.
Ananı ve atanı say! Bil ki, bereket, büyüklerle beraberdir.
Bu dünyada inancını kaybedersen, yeşilken çorak olur, çöllere dönersin.

Açık sözlü ol! Her sözü üstüne alma!
Gördün, söyleme; bildin deme!
Sevildiğin yere sık gidip gelme ki, muhabbet ve itibarın zedelenmesin…
Şu üç kişiye acı: Cahiller arasındaki âlime, zengin iken fakir düşene ve hatırlı iken itibarını kaybedene acı!
Unutma ki, yüksekte yer tutanlar, aşağıdakiler kadar emniyette değildir.
Haklı olduğun mücadeleden korkma!
Bilesin ki, atın iyisine doru, yiğidin iyisine deli (korkusuz, gözüpek) derler.

En büyük zafer, nefsini tanımaktır.
Düşman, insanın kendisidir.
Dost ise, nefsi tanıyanın kendisidir…
Hayvan ölür semeri kalır; insan ölür eseri kalır.
Gidenin değil, bırakmayanın ardından ağlamalı. Bırakanın da bıraktığı yerden devam etmeli. Savaşı sevmem. Kan akıtmaktan hoşlanmam.
Yine de, bilirim ki, kılıç kalkıp inmelidir; fakat bu kalkıp-iniş, yaşatmak için olmalıdır.
Geçmişini bilmeyen, geleceğini de bilemez.

Ey oğul!
Geçmişini iyi bil ki, geleceğe sağlam basasın.
Nereden geldiğini unutma ki, nereye gideceğini unutmayasın…” (3)

* * *

Müslüman-Türk milletinin tarihi kökleri, tüm insanlığa yol gösterecek nitelikte eşsiz ve zengindir. Yeter ki, yüzümüzü kahramanlıklarla dolu kendi tarihimize dönelim; zulmün, küfrün ve fitnenin beşiği Batı medeniyetine değil… Sırtımızı, asırlar boyu insanlığa can, mal ve namus emniyetini, din ve vicdan hürriyetini, adaleti, merhameti ve kardeşlik değerlerini taşıyan kendi medeniyetimize dayayalım; kana susamış Haçlı dünyasına değil…
Nice devletler kurmuş ecdadımızın inancını, idealini, hayatını ve eserlerini araştırdıkça, emin olun, bizlere miras bırakılan hakikatlerin anlamını belki bir nebze olsun daha iyi anlayacağız…
Ne demişti Edebali Hazretleri: “Nereden geldiğini unutma ki, nereye gideceğini unutmayasın”…

DİPNOTLAR:
1. Devlet-i Ebed Müddet: Sonsuza kadar yaşayacak devlet ideali anlamına gelir.
2. Şeyh Edebali (1206 – 1326): Osmanlı Devleti’nin kuruluş yıllarında yaşamış büyük bir âlim ve âhî teşkilatının büyüklerindendir. Osman Gazi’nin kayınbabası ve hocasıdır. Bir anlamda sonradan İmparatorluk olacak Osmanlı Devleti’nin fikir babasıdır.
3. Şeyh Edebali Vasiyetnamesi, Osmanlı tarihçisi Mustafa Cenabi’nin “Cenabî Tarihi” adıyla da bilinen “El-Hâfilü’l-Vâsıt ve Aylemü’z-Zâhirü’l-Muhît” adlı Arapça eserinin Süleymaniye Kütüphanesi’nde kayıtlı bir nüshasında yer almaktadır.

 http://www.oguzkoroglu.com

Türk Milleti’ne açık mektup

Bu mektubu, “Türkiye Cumhuriyeti Devleti” sınırları içerisinde yaşayan askerinden siviline, kadınından erkeğine, işçisinden memuruna, köylüsünden kentlisine; tahsili, makamı, mesleği, memleketi, siyasi görüşü ne olursa olsun bütün Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarına yazıyorum…

Sözlerime; ülkemizin içinde bulunduğu vahim şartlardan bahsederek başlamak istiyorum…

Türkiye’nin içinde bulunduğu olumsuz tablo

Kabul etsek de etmesek de; duyduklarımıza, gördüklerimize, okuduklarımıza inansak da inanmasak da, “Cennet Vatanımız Türkiye”miz bugün tarihinin en zor ve karanlık günlerini yaşamaktadır. Az veya çok, bu gerçeği hepimiz biliyoruz.
İç politikası Avrupa Birliği’ne, dış politikası ABD’ye, ekonomi politikaları IMF ve Dünya Bankası’na endekslenmiş bulunan Türkiye; gelinen noktada ulusal bağımsızlık ve egemenlik ilkesinden uzaklaşmış, uluslararası küresel şirketlerin ülkemiz üzerindeki nüfuz politikaları sonucunda sosyal, siyasi, ekonomik kriz ve çıkmazların pençesine sürüklenmiştir…

Yarınlarımız yabancılara satıldı

Mevcut AKP iktidarınca ve ondan önceki hükümetlerin çıkardıkları kanunlarla en önemli kamu kurum ve kuruluşlarımız “özelleştirme” adı altında ya kısmen ya da tüm hisseleri ecnebilere satılmıştır.

TÜRK TELEKOM,
ERDEMİR Demir Çelik Fabrikaları,
PETKİM (Petro Kimya Holding),
POAŞ (Türkiye Petrol Ofisi İşletmeleri),
TÜPRAŞ (Türkiye Petrol Rafinerileri),
SÜMERBANK (SÜMER HOLDİNG A.Ş),
KÜMAŞ (Kütahya Manyezit İşletmeleri),
ORÜS (Orman Ürünleri Sanayi),
ET VE BALIK KURUMU İşletmeleri,
SEK (Türkiye Süt Endüstrisi Kurumu),
THY (Türk Hava Yolları),
BORÇELİK (Borusan Holding Fabrikaları),
TEDAŞ (Türkiye Elektrik Dağıtım A.Ş),
TÜGSAŞ (Türkiye Gübre Sanayi A.Ş Fabrikaları),
TEKEL (Tütün Mamülleri, Tuz ve Alkol İşletmeleri),
SEKA (Türkiye Selüloz Ve Kağıt Fabrikaları),
TDİ (Türkiye Denizcilik İşletmesi),
ETİ BAKIR İŞLETMESİ Tesisleri,
ETİ GÜMÜŞ İŞLETMESİ Tesisleri,
ETİ KROM İŞLETMESİ Tesisleri,
ETİ ELEKTROMETALURJİ İşletmesi Tesisleri,
ÇAYELİ BAKIR İşletmeleri,
MERİNOS Halı Fabrikası,
TZD İşletmeleri,
TÜRKİYE ŞEKER FABRİKALARI,
KBİ (Karadeniz Bakır İşletmeleri),
EREĞLİ DEMİR ÇELİK FABRİKASI,
İSKENDERUN DEMİR ÇELİK FABRİKASI…

Ve daha yüzlerce kurum ve bu kurumlara bağlı işletmeler, taşınmaz varlıklar, limanlar, iş hanları, madenler, rafineri, fabrika, depo, baraj, tersane alanı ve arsalar yok pahasına haraç mezat özelleştirilmiştir. (Detaylı bilgilere Başbakanlık Özelleştirme Dairesi Başkanlığı resmi web sitesinden ulaşabilirsiniz).

Keza bankalar da, kısmen veya tamamı özelleştirilerek uluslararası şirket ve holdinglere bırakılmıştır:
Finansbank Yunan’a,
Oyakbank Hollandalı’ya,
Denizbank Belçika’ya,
Türkiye Finans Kuveytli’ye,
TEB Fransızlara,
Cbank İsrail’e,
MNG Bank Lübnanlılara…

Daha sayayım mı?..

Turkcell’in yarısı Finli ve Rus’un,
Beymen’in yarısı Amerikalı’nın,
Enerjisa’nın yarısı Avusturyalı’nın,
Garanti’nin yarısı Amerikalı’nın,
Eczacıbaşı İlaç Çek’in,
İzocam Fransız’ın,
TGRT Fox Amerikalı’nın,
Süper FM Kanadalı’nın…

Banka batıranları, trilyonlarca hortumlamaları, hortumlanan milli servetin kimlere ve nerelere gittiğini anlatmaya kalksak herhalde ciltler dolusu kitaplar yazmamız gerekecek…

AB ve IMF eksenli yasalar Türk milletini tüketti

Çıkartılan “Şeker Yasası”, “Tütün Yasası”, “Maden Yasası”, “Petrol Yasası”, “Kamu İhale Yasası”, Uluslararası Tahdit, Tahkim kanun ve kısıtlamalarıyla yerli sanayi bitmiş, tarım ve hayvancılık tükenmiş, işsizlik, yoksulluk, ümitsizlik, güvensizlik artmış, verilen tavizlerle eğitim, sağlık ve adalet mekanizmaları kangrenleşmiştir… “Zina Yasası” gibi kanunlarla Türk aile yapısı ve yeni yetişen nesiller gayrı meşru ilişkilerin çukuruna itilmiş, “Domuz Eti Yasası” ile haram–helal anlayışımız yerle bir edilmiştir.

Milletimiz, bölünmenin eşiğine getirildi

Yıllardan beri, Vatikan başta olmak üzere Batılı misyoner teşkilatlar tarafından sistemli ve organizeli biçimde yapılan propagandalarla ve inkültürasyon faaliyetleriyle Türk–İslam medeniyeti baltalanmış; “Küreselleşme”, “Dinlerarası Diyalog”, “Medeniyetler İttifakı”, “Demokratik Açılım”, “Büyük Ortadoğu Projesi” gibi dış kaynaklı oyun ve projelerle aziz milletimiz maalesef bölünmenin eşiğine getirilmiştir.
Bütün bu olumsuz şartlardan daha tehlikelisi, son yıllarda dış güçler tarafından Türkiye’de devlet–millet, asker sivil çatışması yaratılmış, yüce milletimiz kasıtlı olarak etnik köken ayrışmasına maruz bırakılmıştır.

Haksız suçlamalar, uluslararası politik baskılar, ve dayatmalar…

Kıbrıs Meselesi, Ruhban Okulu, Ekümenik Patrikhane, Ermeni Soykırım İddiaları, PKK Terörü, Pontus Rum ve İsrail merkezli Arz–ı Mev’ud idealleri karşısında Türkiye Cumhuriyeti Devleti haksız suçlamaların, uluslararası politik baskıların ve dayatmaların mahkûmu haline getirilmiştir…
Topraklarımızda bu olumsuz tablo yaşanırken; Büyük Ortadoğu Projesi kapsamında, komşularımızda ve bölgemizde yaşanan zulüm, kan ve gözyaşlarının boyutlarını anlatmaya bilmiyorum, kelimeler ve bu makalenin hacmi kifayet eder mi?

BOP kapsamında Türkiye

Irak… Filistin… Afganistan… Libya… Mısır… Tunus… Suriye… Ve sırada diğer İslam ülkeleri… Ha unutmadan söyleyelim, ABD’nin Genişletilmiş Büyük Ortadoğu Projesi haritasında Türkiye Cumhuriyeti Devleti de yer alıyor…

* * *

Şu satırlar, Türkiye’nin gerek içerde ve gerekse bölgesinde yaşadığı acı fotoğrafın özetini dahi anlatmaya yetmez. Lakin ben, buradan; zerre kadar iman, izan, vicdan, insaf duygusu, zerre kadar vatan, millet sevgisi ve Allah korkusu taşıyan herkese seslenmek istiyorum:

BİRLİK İSTEYENLER…

Lazıyla, Çerkeziyle, Boşnağıyla, Arabıyla, Kürdüyle Türküyle aziz milletimiz “Müslüman–Türk Kimliği” çatısı altında kardeştir, birdir, beraberdir. Allah’ı birdir, Peygamber’i birdir, Kitabı birdir, tarihi birdir, geleneği–göreneği birdir, Kıblesi birdir. Ve; bu milleti bölmek isteyenler elbet de kalleştir… Ancak, bizi bölmek isteyenlere ne kadar “kalleş” desek, sokaklarda avazımız çıktığı kadar “kalleşler” diye bağırsak, kendimizi yerden yere vursak da bu bağırmalar hiçbir şeyi değiştirmiyor, kalleşlik ortadan kalkmıyor. Ve, kalleşler ortalıkta cirit atıyor..!

TERÖR KURBANLARI…

Türkiye teröre yıllardan beri binlerce şehit ve gazi verdi, onbinlerce aileye ateş düştü. Yürekler yandı, ciğerlerimiz parçalandı, gözlerden kanlı yaşlar aktı. Sokaklara döküldük “Kahrolsun PKK” diye bağırdık çağırdık, “şehitler ölmez vatan bölünmez” sloganlarıyla teröre lanetler yağdırdık. Ancak bu yanmalar, yakılmalar, feryatlar, sloganlar hiçbir şeyi değiştirmedi… Terör kahrolmadı… Terör, siyasal kimlikle varlığını sürdürüyor, teröristler elini kolunu sallayarak şehirlerde kan dökmeye devam ediyor, terörist başı hala başüstünde tutuluyor. Ve birileri bu milletin gözünün içine baka baka “Askerlik yan gelip yatma yeri değil” diyebiliyor…

“SATAMAZLAR” DİYENLER…

En stratejik cumhuriyet kazanımlarımızın özelleştirilerek yabancılara satıldığını görüyor, bu duruma tepki gösteriyoruz. Kızıyoruz, öfkeleniyoruz, “olmaz; satamazlar” diye köpürüyoruz ama nafile… O öfke, o kızgınlık, o tepki, tabiri yerindeyse bir anlık deşarj olmaktan başka hiçbir anlam ifade etmiyor. Çünkü değişen bir şey yok. Sadece kuru bir laf ve lakırdıdan ibaret kalıyor bu halk tepkileri. Ve, birileri milletin malını “Babalar gibi satmaya” devam ediyor…

OTURDUĞU YERDE AĞLAYIP SIZLAYANLAR…

Irak’ta, Filistin’de, Afganistan’da; son günlerde ise Libya, Mısır, Tunus ve Suriye’de yaşanan katliamlara, Haçlı ordularınca öldürülen masum insanlara, çocuklara, müslüman kadınların kirletilen namuslarına, yakılan yıkılan ocaklara üzülüyor, oturduğumuz yerde, masabaşlarında katliam görüntülerine bakıp bakıp ağlıyoruz… Olmuyor, çıkıyoruz sokaklara “Kahrolsun ABD”, “Kahrolsun İsrail” diye lanet ediyoruz. Lakin anlık bu tepkiler bir süre sonra sönüyor ve gerçek demokratik tepkiler ortaya konulamıyor. Ve birileri o haçlı ordularına “Eş Başkanlık” desteği vermeye devam ediyor

SOKAKLARA DÖKÜLÜP BAĞIRIP ÇAĞIRANLAR…

Türk tarım ve hayvancılığı AB Uyum Yasaları ve IMF talepleri doğrultusunda çıkartılan kanun ve kısıtlamalarla bitmiş durumda. Çiftçi, ürettiği ürününün karşılığını alamadan zarar ediyor, bağını bahçesini elden çıkarıyor. Esnaf tek tek kepenk kapatıyor. Emekli ve memur açlık sınırının altında yaşıyor. Çiftçi feryat ediyor… Bütün bu tablolar karşısında vatandaşlarımızın tepkisi: Ya ağlayıp sızlanmak, ya kendi iç psikolojisine dönüp susmak, ya da sokaklara döküp bağırıp çağırmak oluyor…

ÇÖZÜM SEÇİM SANDIĞI

Ancak bilinmelidir ki, olumsuzluklar karşısında gerçek–reel demokratik tepkiler ağlayıp sızlamakla veya içimize atıp susmakla olmuyor. Yapılan yanlışların yanlış olduğunu kabul etmek yanlışlıkları çözmüyor, icraat lazım. Kafamızda ve gönlümüzde oluşan kararı hayata geçirmemiz, fiiliyata dökmemiz lazım. Ülkemizin ve milletimizin içinde bulunduğu vahim şartlardan kurtulmasının tek yolu seçim sandığından geçmektedir.

HESAP SORMA VAKTİ

Milletimize ve memleketimize yönelik haksızlıklar karşısında duyduğumuz öfke, döktüğümüz gözyaşları, yaşadığımız psikolojik acılar, savurduğumuz sloganlar ve sokaklarda bağırıp çağırmalar; eğer seçim sandığında gerçek demokratik tepki olarak fiiliyata dökülmezse hiçbir anlam ve hiçbir kıymet arz etmediği gibi; yaşanılan olumluzluklar da ortadan kalkmaz. Demokratik tepkimizi sandık başında göstereceğiz. Onurlu, dürüst, vatanperver davranacağız ve devletimizin, milletimizin birlik ve selameti için, “Cennet Vatanımız Türkiyemizi” bu hale getirenlerden hesap soracağız.

ÇÖZÜM BTP VE PROF. DR. HAYDAR BAŞ’TA

Kurtuluşumuzun yegane adresi: Bağımsız Türkiye Partisi’dir. Çözüm ise, kıymetli ilim, fikir, gönül ve siyaset adamı Sayın Prof. Dr. Haydar Baş beyin tez ve projelerindedir.

İŞ AŞ HAYDAR BAŞ

Zira, Prof. Dr. Haydar Baş beyin “Milli Ekonomi Modeli” ve “Sosyal Devlet–Milli Devlet” tezleri Türkiye’yi içinde bulunduğu kuşatılmışlıktan kurtaracak ve layık olduğu tarihi kudret ve asaletine kavuşturacak yegane projelerdir.

O halde “Ne AB, ne ABD, ne IMF; hedefimiz tam bağımsız Türkiye” diyorsak; yönümüz “İş, aş Haydar Baş” olmalıdır!

(Bu yazı 01 Ekim 2011’de güncellenmiştir.)http://www.oguzkoroglu.com

Milli Mücadele’de Özbekler Tekkesi

Milli Mücadele’ye köprü olmuş bir mekan: Özbekler Tekkesi

Kurtuluş Savaşı’nda, İstanbul’un İngilizler ve İtalyanlar tarafından işgâl edildiği o kara günlerde, Anadolu’ya geçmek ve Mustafa Kemal Atatürk’ün başlattığı I. Kuva-yı Milliye’ye katılmak üzere hareket edenlerin üssü olarak kullanılan Özbekler Tekkesi, günümüzde hâlâ ziyaret edilen mekanlar arasında yer alıyor.

Milli Mücadelede karargâh olarak kullanılmış

Yüzlerce yıl Doğu’dan İstanbul’a gelen seyyahlara bir barınak olmuş olan Üsküdar Özbekler Tekkesi, Kurtuluş Savaşı’nda da önemli bir rol oynamıştır.
Stratejik konumu ve üstlendiği misyonuyla İstiklâl Savaşı yıllarında bir Milli Mücadele karargâhı haline gelen bu tarihî yapı, özellikle silah sevkıyatının yapılması ve gönüllülerin saklanarak Anadolu’ya kaçırılmasında İstanbul ile Anadolu arasında bir köprü vazîfesi görmüştür.
Tekkenin son mürebbisi hukukçu Ata Efendi, “Kuva-yı Milliye hareketine” destek vermiş, Karakol Cemiyeti’ne üye olarak İstanbul’dan Anadolu’ya silah ve cephane akışını sağlamış, Kurtuluş hareketine katılmak isteyen gönüllülerin Anadolu’ya kaçırılmasında merkezî bir görev üstlenmiştir.
İstiklâl Harbi sırasında, İstanbul ile Anadolu arasındaki gizli haberleşmenin merkezi ve İstanbul’dan Anadolu’ya gitmek üzere hareket edenlerin üssü olarak kullanılan Özbekler Dergâhı, millî mücadele komutanlarını ve pek çok mebusu misafir olarak ağırlamış, bunun yanında yaralıların tedavi edildiği bir yer olmuştur.
Kuva-yı Milliye hareketine mensup pek çok din adamı, müftü ve hocalar gibi Ata Efendi de milli mücadele fikrinin yayılması için canı pahasına mücadele vermiş, büyük fedâkârlık ve kahramanlıklar göstermiştir.

Karakol Cemiyeti ve Ata Efendi

Ata Efendi, İstanbul’un İngilizler ve İtalyanlar tarafından işgâl edildiği yıllarda vatanı kurtarabilme çârelerini araştırdı. İngiliz işgâline, ilk karşı koyma hareketi olarak “Karakol Cemiyeti”ni kuranlar arasında yer aldı. Vatanın bütünlüğü ve milletin bağımsızlığı için en gözü pek gençlerin gösteremediği cesâreti ortaya koydu. İşgâl kuvvetlerinin, Türklere ait evlere zorla girdiği, en mahrem mekanlara dahi tecavüzden çekinmediği günlerde kapı kapı dolaşarak, halka ümit verdi, moral telkin etti. İtilaf Devletleri, Türklerin bu dinî önderlerini yakından tanımıyorlardı. Atâ Efendi, düşmanların bu gafletlerinden istifâde etmesini bildi. Millete cesaret veren ve onların işgâl kuvvetlerine karşı direnmelerini teşvik eden konuşmalar yaptı. İnsanlara birlik ve beraberliğe çağırdı.
Karakol Cemiyeti vâsıtasıyla çeşitli haberler toplar, aldığı bu haberlere göre hareket ederek halka yol gösterirdi. Özbekler Tekkesi, bir posta merkezi gibi çalışırdı. İstanbul’dan Anadolu’ya, Anadolu’dan İstanbul’a en kritik haberler bu kanaldan ulaştırılıyordu. Anadolu’daki Kuva-yı Milliye kuvvetlerinin adam ve silâh ihtiyâcını karşılamak üzere kurulan mahallî mukâvemet ve faâliyet merkezleri ile de temasta bulunan Atâ Efendi, onların gönderdikleri gönüllüleri, silâh ve mühimmatları da kurduğu bu teşkilât sâyesinde Anadolu’ya gizlice ulaştırıyordu.
Çamlıca eteklerine kadar sokulan milis kuvvetlerine yardım etmek, îcâbında onları saklamak ve yaralılarına gerekli ihtimâmı göstermek sûretiyle de faydalı oluyordu.

İşgalci kuvvetler Özbekler Tekkesi’ni basıyor

1920 senesi Nisan ayının bir akşamı idi. Havada tatlı bir bahar şenliği ve serinliği vardı. Hafif esen rüzgâr, her yana bahar kokularını yayıyordu. Özbekler Tekkesi de benzeri sık sık görülen müstesna gecelerinden birini daha yaşıyordu. Bütün odaları biraz sonra Anadolu yolculuğuna çıkacak misâfirlerle doluydu. Bu misâfirler arasında işgâl kuvvetleri tarafından kapattırılan son Osmanlı Mebuslar Meclisinin bir kısım âzâları, üyeleri de bulunuyordu. Atâ Efendi ise dergâhın bahçesinde bâzı kimselerle oturuyordu. Çadırlaşmış ve çiçeklerle donanmış bir akasya ağacının altında, tatlı tatlı sohbet ediyordu. Etrafını saran ve onu dinleyen yolcuları konuşmalarıyla teselli ediyor, yüreklerine çöken ayrılık acılarını, gariplik duygularını unutturmaya çalışıyordu. Bu esnâda Üsküdar câmilerinde yatsı ezânı okunmaya başlamıştı. Atâ Efendi sustu, yanında bulunanlarla birlikte huzûr ve huşû içinde okunan ezânları dinledi. Tam bu sırada Fıstık ağacı ile dergâh arasındaki yol üzerinde gözcülük yapan biri soluk soluğa bahçeye girdi. Yanına sokulduğu Atâ Efendi’nin kulağına eğildi ve fısıldadı: “Aman Efendim! Üsküdar’daki İtalyan polis kumandanı, yanında birkaç İngiliz zâbit ve polisi olduğu hâlde buraya doğru geliyorlar!”

Türk din adamları bir kahraman

Atâ Efendi adamın sözünü bitirmesine meydan bırakmadı. Hemen yerinden fırladı. Bahçede ve odalarda kümelenen ve dertleşen misâfirlerine koştu. Yaklaşan tehlikeyi haber verdi, alınması gerekli tedbirleri de hepsine ayrı ayrı bildirdi. İki dakika bile geçmemişti ki, bahçede sessiz bir hareket başladı. Anadolu’ya geçmek üzere orada bekleyen misâfirler kendilerine kılavuzluk edenleri takip ederek set başına doğru sarkan ağaçlık ve fundalıklı yamacın üzerindeki dik patikalardan akmaya başladı. Sağa sola saparak, tarlaların kenarlarındaki çalılıklara sokulup, gözden kayboldular…
İşte o anda, içeri dalan işgâlci zâbitlerle berâberindekilerden bir kısmı, bahçe ve mezarlığa saldırdılar. Bir kısmı da açık duran kapıdan dergâhın içine daldı. Oda kapılarını tekmeleyerek açan ve içeriye dalan işgalciler, yüklük ve dolapları bile aradılar. Nihâyet mescit olarak kullanılan odaya girdiler. Karşılaştıkları manzara karşısında şaşırıp aptallaştılar. Çünkü Atâ Efendi, gerisinde saf tutan talebeleriyle birlikte namaz kılıyordu. Aralarında yabancı kimselerin bulunmadığını gören ve biraz sonra bahçe ve mezarlıkta da kimsenin görülemediğini öğrenen işgalci zâbitler, uğradıkları başarısızlık karşısında kızgınlık ve hınç ile dergâhtan uzaklaşmak zorunda kaldılar.

İngilizleri şaşırtan yüksek milli ruh

Atâ Efendi, Milli Kurtuluş hareketi tamamlanmadan işgâlciler tarafından tutuklandı. İngiliz Intellices (Entelijans) Servisi Yetkilisi Harron Armstrong, Atâ Efendi’nin tevkif edilip tutuklandığı zaman kendisiyle konuşmasından sonraki görüşleri için şu cümleleri kullanmıştır: “Bizler, Türk din adamlarının bu mevzûlarda faâl rol oynayacaklarını aslâ tahmin etmiyorduk. Diğer araştırmalarımız, Türk mukâvemet kaynaklarının meydana çıkarılması yolunda müspet netîce vermeyince, vâki ısrarlı ihbarları değerlendirerek, mescitler, câmiler gibi dînî yapılar üzerinde durduk ve din adamlarını tâkip ve kontrole başladık. Elde ettiğimiz bilgiler ve karşılaştığımız hakîkatler bizleri hayrete düşürdü. Bu din adamları, mâneviyâtı yükseltmekle yetinmemişler, fiilî olarak da mukâvemet teşkilâtı içinde vazîfe almışlardı. Halk üzerinde nüfûzları fevkalâde olduğundan, üzerlerine aldıkları vazîfeleri başarıyla yerine getirmişlerdi.”
Atâ Efendi, 1936 (H.1355) senesinde İstanbul’da vefât etmiştir. Onun tatlı hâtıraları hâlâ zihinlerimizde yaşamakta, kendinden sonra gelen nesillere örnek teşkil etmektedir. Kabri Üsküdar’dadır.

 http://www.oguzkoroglu.com

18 MART CANAKKALE DENİZ ZAFERİ

18 MART CANAKKALE DENİZ ZAFERİ

Bu yuce ve buyuk savas bir ulkenin damarlarindaki vatan sevgisini gosteren ve tarihe  “Canakkale gecilmez” diye not dusulmesini saglamis buyuk bir zaferdir. Dusman donanmalari eger Canakkale’yi gececek olurlarsa 1.dunya savasini daha hizli kazanacaklarini ve her seyin son bulacagini biliyorlardi. Hatta yapilan planlarda Canakkale bogazinin 2 saat icinde fetih edilecegini not dusmuslerdi kendi dokumanlarina.

  

Fakat bilmiyorlardi. Bu vatan icin savasmaya degil olmeye gelmis olan bir Turk milletinin var oldugunu. Anadolu kadininin kimi oglunun eline, kimi oglunun sacina kina yakarak gondermisti savasa. Ve eklemislerdi ‘’ ben oglumu bu vatana kurban olsun diye gonderdim, benim bir oglum olur bin oglum dogar’’ diye.

Ulu onder Mustafa Kemal ATATURK ve askerleri bir an bile olsun donmeyi dusunmediler. Mustafa Kemal ATATURK askerlerine bu yuzden soyle emir verdi ‘’Ben size taarruzu emretmiyorum, olmeyi emrediyorum! Biz olunceye kadar gececek zaman zarfinda yerimize baska kuvvetler ve kumandanlar gecebilir.’’ Iste bir millet elinde silahi olmasa da, dusmana atacak mermisi olmasa da yureginde vatan sevgisi ve geride biraktiklarinin guvenligi icin ruhunu ve canini ortaya koyarak boyle savasti ve dusman kuvvetlerini bu bogazdan yani Canakkale’den gecirmedi.  Biz boyle bir neslin devamiyiz. Bu yuzdendir ki bu vatan topraginin her bir parcasina asIk dogar Turk cocuklari. Ve hicbir zaman unutmazlar atalarinin kanlari ile bu topraklarin sulandigini. Bu yuzden ustune bastigimiz seye yabancilar toprak parcasi derken biz Vatan adini veriyoruz.

 

Mustafa Kemal ATATURK beklide kurdugu su cumleler ile bizim nasil bir millet oldugumuzu ve dunyaya nasil ders verdigimizi bir kez da gostermis oldu iste Canakkale’de olen askerler isin Mustafa Kemal ATATURK’un kurdugu cumleler  ‘’ Simdi dost bir ulkenin topraklarinda yatiyorsunuz. Huzur icinde uyuyun. Bizim icin Mehmetler ile Jonny’ler arasinda bir fark yok” dedigini ve yabanci sehitlerin annelerine de ”Ogullarini uzak ulkelerden buraya gonderen anneler siz de gozyaslarinizi silin. Ogullariniz simdi bizim bagrimizda huzur icinde yatiyor. Canlarini bu ulkede kaybederek, onlar artik bizim de evlatlarimiz oldu’’ demistir. Iste biz boyle bir neslin torunlariyiz. Bunu sakin unutmayin ve unutturmayin

 

18 Mart CANAKKALE

 

Bulutlar sarmisti her yani,

Kapkara bir geceydi,

Yagmur,

bardaktan bosalircasina,

sagnak gibi yagiyordu,

Yedi duvelin gemilerinden yukselen,

Top, tufek sesleri,

Her yani inletiyordu,

Mustafa Kemalin askerleri,

Aslanlar gibi dovusuyordu,

Ve Canakkale kahramanca,

Dusmana selam veriyordu,

 

Kukruyordu tepeden,

Mustafa Kemal,

Vatanima ayak basacaksa dusman,

Yasamanin ne geregi var,

En son nefer olunceye kadar,

Dovuseceksiniz aslanlar,

Gorecek butun dunya,

Ne aslanlar dogururmus,

Emineler,  

Hatceler,

Ayseler,

Fatmalar…Ali Osman Yılmaz….

TUNALIM

DÜNYAYA HUZURU ANCAK TÜRK’LER GETİRİR..

 Balkan toprakları dil, din ve ırk bakımından çok karışık bir yapıya sahiptir. Bu karışık coğrafyada barışın, huzurun ve güvenliğin sağlanması çok zordur. Ancak bu zorluğu Osmanlı İmparatorluğu aşmış ve Balkanlar’a asırlar boyunca istikrar ve barış getirmiştir. 16. yüzyılda başlayıp 19. yüzyılın sonuna kadar süren Osmanlı yönetimi hem bölge halkının yaşam kalitesini yükseltmiş, hem de kültür ve medeniyetin gelişmesine çok önemli katkılarda bulunmuştur.

Osmanlı’nın izlerini Balkan topraklarının dört bir yanında görmek mümkündür. Günümüzde Osmanlı mimarisinin ürünü olan camiler, kervansaraylar, çeşmeler ve köprüler eski istikrar dolu dönemi temsil etmekte, Balkan Müslümanları da geçmişteki huzur ve barış yıllarını özlemektedirler.

   Osmanlı’dan kalan eserleri yok ederek Osmanlı’nın izlerini silmek isteyenler ise yanılmaktadırlar. Bu izleri silmek mümkün değildir. Çünkü dört kıtaya nizam vermiş olan Türk Milleti, Balkan halklarının yardım çığlığını duymuştur ve onların yardımına mutlaka koşacaktır. Türk Milleti’nin öncülüğünde kurulacak olan bir Türk Birliği tüm dünyaya huzur ve barış getirecektir.

Cezayir 16. yüzyıldan 19. yüzyıla kadar Osmanlı yönetiminde huzur, güvenlik ve barış içinde yaşadı. Ancak 1830 yılında başlayıp 132 yıl süren Fransız işgali boyunca, Fransız kuvvetleri Müslüman Cezayir halkına yönelik çok büyük katliamlara, işkencelere ve zulümlere imza attılar.

Fransız General Ausaresses’in yazdığı bir kitap Fransa’nın Cezayir’de yaptığı bu katliamları tekrar gözler önüne serdi. 83 yaşındaki Ausaresses bazen emir verdiği, bazen de bizzat tanık olduğu katliam, işkence, yargısız infazlar ve intihar süsü verilen ölümlere Services Speciaux, Algerie, 1955-1957 (Özel Servisler, Cezayir 1955-1957) isimli kitabında geniş yer verdi. Le Monde gazetesindeki haberde Ausaresses, “ölüm birliği” olarak isimlendirdiği Fransız polisinin sistemli bir işkence yaptığını ve bu işkence ve cinayetlerin siyasi iktidarın emirleri ve bilgisi dahilinde gerçekleştirildiğini söylüyor.

–Ausaresses’in anlattıkları Cezayir’de yapılan katliamların sadece çok küçük bir yönüdür. Bugün dünyanın dört bir yanındaki Müslümanlar gibi Cezayir halkı da çok büyük baskı altındadır. Harun Yahya’nın yeni kitabı Türk’ün Dünya Nizamı’nda Osmanlı döneminde huzur ve barış içinde yaşayan İslam topraklarında, bugün yaşanan karışıklıklar anlatılmakta ve 21. yüzyıla adım attığımız bugünlerde Türkiye’nin geleceğe dair misyonunun, tarihteki Türk devletlerinin büyüklüğüne yakışır nitelikte olması gerektiğinin altı çizilmektedir.

ACI ÇEKEN İNSANLARIN YERİNE
KENDİNİZİ KOYARAK DÜŞÜNÜN 

  Dünyanın dört bir yanında, Çeçenistan’da, Doğu Türkistan’da, Filipinler’de, Filistin’de, Cezayir’de, Lübnan’da, Çad’da, Abhazya’da, Sudan’da, Keşmir’de, hiçbir suçları olmadığı halde insanlar işkence edilerek öldürülüyorlar.

Milyonlarca insan hayatlarının her saniyesini ölüm tehdidi altında geçiriyor.

Peki bu durumla muhatap olmayan insanlar ne yapıyorlar?

Bütün dünyada insanlar sıcak evlerinde koltuklarına oturuyor, televizyon haberlerinde bu kişilerin durumlarını izliyorlar. Ancak kimse bu insanlar için birşey yapmıyor.

Her insan bir an için, kendini zulüm altında yaşayanların yerine koysa; her gün, yakınlarının, sevdiklerinin alınıp götürüldüğünü, katledildiğini düşünse…

Ve bütün bunlara rağmen dünyanın hiçbir ülkesinden yardım eli uzanmasa…

Kendisi için böyle bir hayatı istemeyen akıl ve vicdan sahibi her insan, diğer insanların da kurtuluşunu ve huzurunu istemelidir.

 Kimse “Benim elimden ne gelebilir ki!” dememelidir. Elbette herkesin elinden bir şeyler gelebilir. Herkes Allah’ın emrettiği güzel ahlakı yaşayarak ve çevresinde yaşatmaya çalışarak yeryüzündeki zulmün sona ermesine yardımcı olabilir. Türk Milleti sahip olduğu yüksek vicdanla bu durumun üzerine gidebilecek ve iyiliğin yeryüzünde hakim olmasına vesile olabilecek yegane millettir. 

  BALKANLAR’DA YAŞANAN ÇATIŞMALARIN ÇÖZÜMÜ,
TÜRK’ÜN DÜNYA NİZAMINDA SAKLIDIR

Bugün Makedonya’da, Kosova’da ve Bosna’da yaşananları anlamak ve çözüm yollarını bulmak için Türkiye’nin bölge ile tarihi bağlarını doğru tespit etmek gerekir. Balkanlar’da Kanuni Sultan Süleyman’ın Belgrad’ı almasıyla sağlamlaşan Osmanlı hakimiyeti, bölgeye asırlar süren bir istikrar ve barış getirmiştir. Din, dil ve ırk bakımından çok karışık bir yapıya sahip olan Balkanlar’daki bu istikrarın nedeni ise Türk Milleti’nin özünde var olan ve Türklerin İslam’ı kabul etmesiyle birlikte asıl kimliğini bulan ahlak anlayışıdır. Kuran’da emredilen bu ahlakın başlıca özellikleri, dürüstlük ve mertlik, zulümden ve haksızlıktan uzak durmak, adaleti her zaman ayakta tutmak, hoşgörüden ve uzlaşmadan yana olmaktır.

Belki bugün Devlet-i A’li Osmaniye yoktur, ama Balkanlar’ı bir uçtan diğer bir uca kat eden bir Türk-İslam kültürü ve medeniyeti onun mirası olarak hala ayaktadır. Sayıları 10 milyonu bulan Balkan Müslümanları, Edirne’den Bihaç’a kadar uzanan bir hat üzerinde yaşamaktadırlar. Dahası, bu hat üzerinde bazıları 1878’den bazıları ise 1912’den bu yana direnmektedirler. Tek umutları ise bir gün eski huzurun, barışın ve düzenin yeniden kurulması, güçlü bir birliğin tesis edilmesidir…

Türkiye’nin liderliğinde oluşturulacak bir birlik, hem çatışmaların sonu olup bölgeye kalıcı barışı getirecek, hem de Balkan halklarının umutlarını huzura kavuşturacaktır. Dünya tarihinin en güçlü devletlerini kurmuş, tüm Akdeniz ve Ortadoğu coğrafyasına nizam vermiş olan Türk Milleti’nin aramış olduğu çözüm ve çıkış yolları, kendi tarihinde mevcuttur.Saygılarımla..
Kay:Türk dünyası—TUNALIM…

DININE GONULDEN BAGLI OLAN BIR LIDER.M.KEMAL ATATURK

hareketli bayrak resimleri 2 Hareketli Bayrak ResimleriAtatürk sadece büyük bir lider değil aynı zamanda büyük bir düşünürdür.

“Türk Milleti daha dindar olmalıdır, yani bütün sadeliği ile dindar olmalıdır demek istiyorum. Dinime, bizzat hakikate nasıl inanıyorsam, buna da öyle inanıyorum.”

-Mustafa Kemal Atatürk-

Atatürk, İslam ahlakını ve dinimizin vecibelerini daha aile ocağındayken öğrenmiş, tahsil yaşamı boyunca da bu bilgilerini pekiştirerek geliştirmiştir. “Ilımlı-modern-dindar” yapının, en güzel örneği ve en başarılı uygulayıcısı, laik Cumhuriyetimiz’in kurucusu Büyük Önder Atatürk’tür. Ulu Önder, her zaman gericilikle mücadele ederken İslam’ı yüceltmiş; dolayısıyla bu ikisi arasındaki ayrımı en doğru biçimde yapmıştır. Tekke, türbe ve zaviyeler onun döneminde kapanmış, ama ilk Türkçe Kuran meali de yine onun döneminde yayınlanmıştır. Türk insanının ihtiyaçlarını ve özelliklerini çok iyi bilen, gericiliğe, yobazlığa her zaman karşı olan Atatürk, Türk Milleti’ni dinin özüne yöneltmeyi amaçlamış ve bugün milletçe ulaşmayı hedeflediğimiz yapıyı her yönüyle tecelli ettirmiştir.

Şüphesiz ki din, Büyük Önder’in de dikkat çektiği gibi demokrasinin ve milli bütünlüğümüzün vazgeçilmez bir ihtiyacıdır. Bir milletin fertlerini birarada tutan en güçlü bağ olan din, aile, ahlak ve devlet müesseselerinin de devamını sağlayan en önemli unsurdur.

Dinin var olmadığı veya dini değerlerin ortadan kalktığı bir toplumda, bunun kaçınılmaz bir sonucu olarak aile, ahlak ve devlet kavramları da geçerliliğini yitirecek ve kısa süre içinde ortadan kalkacaktır. Böyle bir gelişme ayrıca, tarihi ve kültürü ne kadar eskiye dayanırsa dayansın bir milleti birbirine bağlayan milli ve manevi tüm bağların parçalanmasını, anarşinin hortlamasını ve toplumun bölünmesini kaçınılmaz hale getirecektir.

İşte bütün bu nedenlerden ötürü, toplum dokusunun vazgeçilmez parçası niteliği taşıyan din müessesesinin devamını sağlayamayan bir ulusun sosyolojik ve bilimsel açıdan ayakta durması mümkün değildir. Gerek kişi, gerekse toplum açısından dinin lüzumlu bir müessese olduğunu belirten, siyasi alanda yaptığı sayısız reformla bu sağlıklı bakış açısını geniş kitlelere yaymayı hedefleyen Büyük Önder Atatürk, Türk Milleti’nin dindar olmasını ve dini değerlerini muhafaza etmesini “Din lüzumlu bir müessesedir. Dinsiz milletlerin devamına imkan yoktur”; “Din vardır ve lazımdır.” (Yakınlarından Hatıralar, Asaf İlbay, s. 102) sözleriyle teşvik etmiştir. Milletini, batıl inanışlardan arındırıp, gerçek dine yöneltmeyi amaçlamıştır. Bunun için de Kuran’ın kolay bir şekilde okunup anlaşılmasını sağlamak amacıyla Türkçeye çevrilmesi emrini vermiştir:

“Sonra Kuran’ın tercüme ettirilmesini emrettim. Bu da ilk defa olarak Türkçeye tercüme ediliyor. Hz. Muhammed’in hayatına ait bir kitabın tercüme edilmesi için de emir verdim.” (Atatürk’ün Temel Görüşleri, Fethi Naci, s.55)

Kuran’ın Türkçeye çevirilmesi emrini verirken, Atatürk’ün isteği Müslüman milletinin imanının güçlenmesidir. Bunu ifade ettiği sözleri şöyledir:

“Camilerin mukaddes mimberleri halkın ruhi, ahlaki gıdalarına en yüksek, en verimli kaynaklardır. Minberlerden halkın anlayabileceği dille ruh ve beyne hitap edilmekle Müslümanların vücudu canlanır, beyni temizlenir, imanı kuvvetlenir, kalbi cesaret bulur.” (Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, c. 1, s. 225)

Büyük Önder, gerçek dinin temelini ve Müslümanların konuyu hangi kıstaslara göre değerlendirmeleri gerektiğini 7 Şubat 1923 tarihinde, Balıkesir’deki Paşa Camii’nde verdiği hutbede kendisini dinleyenlere şöyle ifade etmiştir:

“Allah birdir, şanı büyüktür. Allah’ın selameti, sevgisi üzerinize olsun. Peygamberimiz Efendimiz Hazretleri Allah tarafından insanlara dini gerçekleri duyurmaya memur ve elçi seçilmiştir. Bunun temel esası, hepimizce bilinmektedir ki, Yüce Kuran’daki anlamı açık olan ayetlerdir. İnsanlara feyz ruhu vermiş olan dinimiz son dindir. En mükemmel dindir. Çünkü dinimiz akla, mantığa, gerçeğe tamamen uyuyor ve uygun düşüyor.” (Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, c. 2, s. 93)

Atatürk, İslam dininin tamamen ilme ve mantığa uygun bir din olduğunu bir başka sözünde de şöyle ifade etmiştir:

“Bizim dinimiz en makul ve en doğal bir dindir. Ve ancak bundan dolayıdır ki son din olmuştur. Bir dinin doğal olması için akla, tekniğe, ilme ve mantığa uygun olması gerekir. Bizim dinimiz bunlara tamamen uygundur. … İslam’ın sosyal hayatı içinde hiç kimsenin, bir özel sınıf halinde varlığını sürdürme hakkı yoktur. Kendilerinde böyle bir hak görenler dini kurallara uygun harekette bulunmuş olmazlar. Bizde ruhbanlık yoktur, hepimiz eşitiz ve dinimizin kurallarını eşit olarak öğrenmeye mecburuz” (Atatürk”ün Söylev ve Demeçleri, 1959, c.2, s. 90)

Büyük Önder Atatürk, Türk Milleti’nin dindar olmasını ve dini değerlerini muhafaza etmesini de, sıklıkla vurgulamıştır. Ayrıca, Atatürk’ün Osmanlı Devleti’nin çöküşünü dine bağlayan, Türk düşmanlarına yanıtı ise kesin bir şekilde olmuştur:

“Düşmanlarımız, bizi dinin etkisi altında kalmış olmakla itham ediyor, duraklamamızı ve çöküşümüzü buna bağlıyorlar; bu bir hatadır. Bizim dinimiz hiç bir vakit kadınların, erkeklerden geri kalmasını talep etmemiştir. Allah’ın emrettiği şey, Müslüman erkekle, Müslüman kadının beraberce din öğrenerek eğitilmesidir. Kadın ve erkek bu ilim ve eğitimi aramak ve nerede bulursa oraya gitmek ve onunla mücehhez olmak zorundadır. İslam ve Türk tarihi incelenirse görülür ki, bugün kendimizi bin türlü kuralla bağlanmış zannettiğimiz şey yoktur. Türk sosyal yaşantısında kadınlar bilimsel yönden eğitim ve öğretim görmekte ve diğer konularda erkeklerden katiyen geri kalmamışlardır. Belki daha ileri gitmişlerdir.” (Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, 1959, c.2, s.86)

Dini meseleler hakkındaki görüşlerini öğrenmek isteyen Fransız gazeteci Maurice Perno’ya Atatürk yine kesin bir şekilde şu cevapları vermiştir:

M. Perno:Şu halde yeni Türkiye’nin siyasetinde dine aykırı hiçbir temayül ve mahiyet olmayacak demek?

Atatürk: “Siyasetimiz dine aykırı olmak şöyle dursun, din bakımından eksik bile hissediyoruz.”

M. Perno: Zat-ı asilaneleri, düşündüklerini bendenize daha iyi izah buyururlar mı?

Atatürk: “Türk Milleti daha dindar olmalıdır, yani bütün sadeliği ile dindar olmalıdır, demek istiyorum. Dinime, bizzat hakikate nasıl inanıyorsam, buna da öyle inanıyorum. Şuura muhalif, terakkiye engel hiçbir şey ihtiva etmiyor. Halbuki Türkiye istiklalini veren bu Asya milleti içinde daha karışık, sun’i, batıl inanışlardan ibaret bir din daha vardır. Fakat bu cahiller, bu acizler sırası gelince aydınlanacaklardır. Eğer ışığa yaklaşamazlarsa kendilerini mahv ve mahkum etmişler demektir. Onları kurtaracağız.” (Atatürk ve Din Eğitimi, Ahmet Gürbaş, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları, s.32)

Atatürk her yönüyle olduğu gibi dindarlığıyla da milletine en güzel örnek olmuştur. Ulu Önder, dindar kişiliğinin bir göstergesi olarak din adamlarına karşı her zaman samimi bir şekilde hürmetkar olmuş ve saygı duymuştur.

Cumhuriyet’in ilk Diyanet İşleri Başkanı Rıfat Börekçi, Atatürk’ün kendisine duyduğu saygı ve hürmeti şöyle anlatmıştır:

“Ata’nın huzuruna girdiğimde beni ayakta karşılardı. Utanır, ezilir, büzülür, “Paşam beni mahcup ediyorsunuz” dediğim zaman “Din adamlarına saygı göstermek Müslümanlığın icaplarındandır.” buyururlardı. Atatürk, şahsi çıkarları için kutsal dinimizi siyasete alet eden cahil din adamlarını sevmezdi.” (Atatürk ve Din Eğitimi – Ahmet Gürtaş – Diyanet İşleri Bakanları Yayınları s.12)

Atatürk Kuran okutulmasına da son derece önem vermiştir. Hafız Zeki Çağlarman Atatürk’ün bu yönünü şöyle anlatmıştır:

“Atatürk’ün kız kardeşi Makbule Hanım’la uzun yıllar komşuluk yaptık. Her yıl Ramazan ayı yaklaşınca Atatürk kız kardeşine; “Makbule, Ramazan geliyor, annemize hatim okutmayı ihmal etme”der ve hatim okuyacak hafıza hediye edilmek üzere bir zarf içerisinde para verirdi.” (Din Toplum ve Kemal Atatürk, Ercüment Demirer, s.10)
tunalim..