Aile, ahlak, hukuk, din, siyaset, ekonomi, eğitim v.b.sosyal kurumlar, birbiriyle karşılıklı etkileşim içindedirler. Fakat bunlar arasında ötekileri en fazla etkileyen kurum siyasettir. Nitekim siyaset bilimci Maurice Duverger(1995),“Her şey siyasaldır, hiçbir şey siyasal değildir” demiştir. Buna göre bir kişi, “Ben siyasetle uğraşmıyorum, tarafsızım” dese bu da bir siyasettir.

Özellikle gelişmekte olan toplumlarda bir taraftan din, siyaseti etkileyerek iktidarın oluşmasına yol açarken öte yandan siyasetçiler, dini kullanarak bunu toplumsal yaşamın bütününe yaymaktadırlar. Ayrıca günümüzde küresel güçler, çeşitli ülke ve toplumları kontrol edebilmek için dini de kullanmaktadırlar.

Dinin Tanımı

Yunanca’da din, korku ile karışık saygı anlamına gelen bir sözcük ile ifade edilir.Latince’de bunun karşılığı (religio) Allah’a karşı saygılı bir bağlılık duygusunu ifade eder(Binat, 1977).Arapça’da din; örf, adet, gelenek anlamında kullanıldığı gibi üstün olmak, zorla isteğini yerine getirmek, yargılamak, hesap anlamlarına gelir(Dönmezer, 1978).

Siyasetin Tanımı

Türkçe’de hem siyaset hem de politika sözcükleri aynı anlamda kullanılmaktadır. Siyaset, Arapça bir sözcük olup at eğitimi anlamına gelir(Kışlalı,2002).Sözlük anlamı ise eğitmek, yetiştirmek, düzenlemektir. Eski dilde terim olarak buradan geliştirilmiş şekliyle “yönetme bilgisi ve tekniği” anlamında kullanılagelmiştir(Aydın, 20000).

Oysa çok yüzlülük anlamındaki politika ise Yunanca police den türetilmiştir. Police Yunanca’da şehir devleti, politika ise devlet yönetimi anlamındadır. Şu halde politika veya siyaset hem çıkar çatışması hem de iktidar kavgası ve hem de bir ölçüde uzlaşma ve genel çıkarların gözetilmesi çabasıdır(Öztekin, 2001). Bir başka söyleyişle politika, herkesin yararına olan bir toplum düzeni kurma çabasından başka bir şey değildir(Kapani,1995).

Devletler, dinle ilişkileri açısından üçe ayrılabilir(Başgil, 1962):

1- Laik devletler
2- Dine bağlı Devlet Sistemi
3- Devlete Bağlı Din Sistemi .

Laik devletler, dinle devlet işlerinin tamamen birbirinden ayrıldığı ve birbirlerinin işlerine müdahale etmediği devletlerdir. Dine bağlı devlet sistemi, devletin esaslarının dinle belirlendiği ve yasalarının tamamen dine dayandığı devletlerdir.Devlete bağlı din sistemi ise, dinin, devlete bağlı olduğu ve devlet içinde örgütlendiği devletlerdir.

13. yüzyıla kadar Batı’da evlilik, miras, ölüm, kadastro, vergi, eğitim, doğum gibi işlemler, kilise tarafından yapıldığı için devlet Kilise’nin içinde yer alıyordu.Avrupa’da çeşitli devletler ve hatta İngiltere bile kiliseye bağlı idi.Bu sebeple laiklikle devlet, Kiliseden ayrılarak bağımsızlığını kazanmıştır(Altındal, 1994).Oysa hem Osmanlı’da Şeyh’ül İslamlık hem de T.C.’de Diyanet İşleri Başkanlığı devlete bağlı olduğu için böylesi bir yapı Türkiye’de hiçbir zaman olmamıştır.

OSMANLI DEVLETİN’DE DİN-SİYASET İLİŞKİLERİ

Selçuklu ve Osmanlı dönemlerinde tamamen Şeriat yasalarının uygulandığı tarzında yanlış bir kanı vardır. Oysa Selçuklularda, Şeriat gereği hem dini reis hem de hükümdar olan halifenin yetkileri daraltılmış,dünya işlerinin yönetimi Türk sultanlarına bırakılmıştı. Kamu hukukundaki bu değişiklik sebebiyle birbirinin işlerine karışmayan biri dini reis(Şeyhülislam) diğeri sultan olmak üzere iki baş bulunmakta idi(Kafesoğlu, 1970)..

Osmanlı Devletinde ise şer’i ve örfi(laik) hukuk olmak üzere iki hukuk sistemi uygulanırken devlet yönetiminde daha çok örfi hukukun ağır bastığı söylenebilir. Örneğin padişahların devletin selameti için gerçekleştirdikleri kardeş katli, şeriat yasalarına taban tabana zıttı. Bu uygulama meşruluğunu örfi hukuktan alıyordu.

Yine İslam’ın 5 şartından birisi olmasına rağmen, Şeyh’ül İslam Esat Efendi’nin, Padişah Genç Osman’ın hacca gitmemesi için fetva vermesi(Başkaya, 1999),Osmanlı İmparatorluğu’nun bir din devleti olmadığını göstermez mi?

Kaldı ki, Osmanlı Devleti’nde askeri, siyasi, mali, hukuki sorunlar divanda görüşülerek karara bağlanıyordu. Divanda sadrazam, vezirler, kazaskerler, defterdar, ve nişancı yer almasına karşılık Şeyh’ül İslam, Divan’ı Hümayun üyesi bile değildi. Buraya üye yapılarak yetkilerinin artırıldığı dönem ise Tanzimat’tan sonradır(Başkaya, 1999).

Nitekim önceleri Şeyh’ül İslamların siyaseten katledilmeleri de yasaktı. Buna rağmen IV. Murad’ın Ahi Zade Hüseyin Efendi’yi, III. Mehmed’in Hoca Zada Mesut Efendi’yi siyaseten katlettirmeleri( Başkaya, 1999), hukuka aykırı keyfi bir uygulamadır.

Görüldüğü gibi Osmanlı Devleti’nde başlangıçta dinle devlet işleri birbirinden ayrı iken Yavuz Selim’in Mısır Seferinden (1517) sonra halifelik Osmanlı’lara geçmiştir. Bu tarihten sonra Osmanlı padişahları hem devlet başkanı hem de dinin temsilcisi olmuşlardır.

Ayrıca Yavuz Selim’in Çaldıran Savaşı’ndan sonra Alevileri cezalandırması, Anadolu’da yaşayan Alevilerle Sünniler arasına bir soğukluğun girmesine ve karşılıklı önyargıların oluşmasına sebep olmuştur.

Abdülhamit döneminde ilk kız okulları açıldı.Bu dönemde laik bir evlilik yasası çıkarılarak evlilikte devlet ilk defa devreye girdi. Bu yasa, Katolik ve Yahudi cemaatlerinin baskısı ile İstanbul İşgal Kuvvetlerince yürürlükten kaldırılmıştır(Altındal, 1994).

CUMHURİYET DÖNEMİNDE DİN VE SİYASET İLİŞKİLERİ

Kurtuluş Savaşı sırasında padişah ve adamları, Mustafa Kemal’in asi olduğuna dair Şeyh’ül İslam’dan bir fetva alarak bunu, düşman uçakları ile bütün ülkeye dağıtmışlardır. Buna karşılık Anadolu’daki 152 müftünün tasdik ettiği Ankara’nın fetvası ise daha etkili olmuş(Jaschake, 1981) ve halk, İstanbul’daki padişah yerine Ankara Hükümeti’nin yanında yer alarak Kurtuluş Savaşını desteklemiştir.
Ayrıca Atatürk, 7.2.1923 tarihinde Balıkesir’de Zağonos Paşa Camiinde hutbe okumuştur.Atilla İlhan(2005’)a göre,Atatürk, İslam dinine son derece saygılı ve dinsel terminolojiye hakim olduğu gibi Osmanlı ve İslam Tarihini de çok iyi biliyordu.

Yine 1924 yılında çıkarılan 430 sayılı “Tevhid’i Tedrisat Kanunu” ile medreseler kapatılmış ve alt düzeyde İmam-Hatip Okulları ile İstanbul Üniversitesinde İlahiyat Fakültesi açılmıştır(Lewis, 1984). Böylece medrese-okul ikiliğine son verilerek eğitim, sadece okullarda yapılmaya başlanmıştır.

1 Mart 1924 tarihinde Halifelikle birlikte Şer’iye ve Evkaf Vekaleti de kaldırıldı onun yerine devlete bağlı Diyanet İşleri Reisliği kuruldu(Yücekök,1983).Böylece Osmanlıdaki Şeyhülislamlığın yerini bu kurum almış oldu.

1924’te liselerden din dersleri kaldırılmış, dini eğitimin ilköğretimde, fenni eğitimin ise liselerde yapılacağı belirtilmiştir(Ergün,1982).1924 Anayasa’nın 2. maddesinde “T.C.’nin Dini İslam’dır” ibaresi yazılıdır. Yine aynı Anayasa’nın 75. maddesinde “Hiçbir kimse, mensup olduğu din, mezhep, tarikat ve felsefi içtihattan dolayı kınanamaz” denilmektedir(Fığlalı, 1984)..

2 Eylül 1925’te ilan edilen kararname ile tarikatlar ile tekke ve zaviyeler kapatılarak törenleri yasaklandı(Lewis, 1984).Bunda 1925 yılında İngilizlerin desteklediği “Şeyh Sait İsyanı”nın rolü olduğu bilinmektedir. Ayrıca yazar Aytunç Altındal(1994)’a göre Atatürk’ün amacı, yabancı okul sayısını azaltıp misyonerlik yapılmasını engellemekti, bunda başarılı olmuştur.

Aslında tasavvuf felsefesi, Tanrı aşkına ve insan sevgisine dayanmasına rağmen daha sonraki tasavvuf mensupları, tarikatlar şeklinde örgütlenerek birer çıkar grubu haline dönüşmüşlerdir. Üstelik Osmanlı Devleti’nin çöküş döneminde çoğu tarikat şeyhi, Batı emperyalizminin denetimine girmiştir. Nitekim ilahiyatçı Prof. İsmailYakıt(2008)’a göre “Kadiriler, Mevleviler, Bektaşiler, Melamiler, Nakşilerin Özbekler Tekkesi Kurtuluş Savaşı’nı desteklerken Nakşilerin çoğunluğu ve diğer tarikatlar, Padişahın ve İngilizlerin yanında yer aldılar. İskilipli Atıf da şapkadan değil Kurtuluş Savaşına destek verilmemesi için Yunan uçaklarından bildiri attıran İslam Teali Cemiyeti’nin Başkanı olduğu için asıldı.”

Batı’da Luther tarafından İncil’in Almanca’ya çevrilmesi, milli edebiyatı doğurdu. Milli edebiyat, milli devleti ortaya çıkardı. Milli devlet, milli ekonomiyi geliştirdi. Milli ekonomi, milli sanayinin kurulmasına yol açtı(Baltacıoğlu, 1964).

Atatürk, modern bir millet ve devlet oluşturmada Batı’nın bu yönteminden yararlanmıştır. Bunun için 1926 yılında Kur’an-ı Kerim’in Türkçe’ye tercüme ve tefsirinin, İmam-ı Maturidi Akaidine göre yapılmasını Elmalılı Hamdi Yazır’dan istemiştir(İlhan, 2005). Bu dönemde Sahih-i Buhari adlı Hadis kitabı da Türkçe’ye çevrilmiştir. Bir Arap inancı olan Eşarilik, akılcılığı dışlarken Türk olan İmam-ı Maturidi, din anlayışında aklı dinin temeli saymış ve akılla nakil çatışırsa akıl tercih edilir, demiştir(Bulut, 2008).

1927 Arap harfleri kaldırılarak Latin harfleri kabul edildi(Jaschake, 1972). Ayrıca 1927 yılında din dersleri seçmeli yapılmıştır(Ergün, 1982).

14 Nisan 1928’de Anayasanın “ T.C.’nin Dini İslam Dinidir” diyen 2. maddesi kaldırıldı ve meclis yeminleri laikleştirildi(Yücekök, 1983).Anayasa’dan “Devletin dini İslam’dır” ibaresinin çıkarılması doğru bir uygulamadır. Çünkü devlet hükmi bir şahsiyet olduğuna göre onun dini olamaz. Ayrıca devletin vatandaşları arasında her çeşit dine mensup insan bulunduğundan devlet bunlara eşit davranmak zorundadır. Eğer devletin dini olursa, kendi dininden olmayanlara karşı tarafsız davranamaz.

Bundan başka Milli Eğitim Bakanlığı’nın 29 Ağustos 1929 tarihli emriyle yüksek dereceli okullardan Arapça ve Farsça dersleri kaldırılmıştır(Jaschake, 1972).

1932’de Türkiye’de bütün camilerden hutbelerin Türkçe okutulmasına başlanmış ve bunun için Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından kitaplar yazılıp bastırılmıştır(Ergin, 1977)

1933’te çıkarılan bir emirle Arapça ezanın yerine Türkçesi kondu(Lewis, 1984). Ezanın Türkçeleştirilmesine iki açıdan bakılabilir. Birincisi devletin dine müdahale etmesi kabul edilirse, halkın manasını anlayabilmesi için ezanın Türkçe okunması uygundur. İkincisi ise gerçek laikliğin uygulandığı bir ülkede ezanın hangi dilde okunacağına devletin karar vermemesi gerekir.

Bundan başka 1933 yılında İ.Ü. İlahiyat Fakültesi kaldırılarak Edebiyat Fakültesine bağlı Doğu Dilleri Enstitüsü kuruldu(Lewis, 1984). 1940 yılında Ankara ve İstanbul’daki liselerde 3 Latince sınıfı açılmıştır. Atilla İlhan(2004), Yunan ve Latin klasikleri, Hıristiyanlığın köküdür Türkiye’ye Hıristiyan kültürünü getirdiler, diyerek İnönü dönemini eleştirmiştir.

1942’de Başbakanlık Matbuat Umum Müdürü Vedat Nedim Tör imzasını taşıyan bir genelgede şunlar yazılıdır:“Gazete ve dergilerdeki her türlü dini yayın yasaklanmıştır, yapanlar hakkında yasal işlem yapılacaktır”(Tanyu, 1959-60). Fakat 1945’te Sovyetler Birliği Türkiye’den üst isteyince, A.B.D., İsmet İnönü’ye “S.S.C.B.’nin en büyük düşmanı dindir. Dini ön palana almazsanız size yardım edemeyiz”, demiştir(Poyraz, 2003).İşte bu sebeple 1949’da Ankara’da bir İlahiyat Fakültesi ile İmam-Hatip Okulları açılmıştır. Fakat 1933’de bu fakülte ile imam-hatip okulları kapatılmıştır(Lewis,1984).
Kanımca iki tavır da İnönü’nün kendisine ait olmayıp dışarının dayatmasıdır. Çünkü emperyalizm, birincisi ile ihtiyacı kamçılamış ikincisi ile dini kullanmak amacıyla bunun alt yapısını oluşturmuştur.Ayrıca imam-hatiplerin sayılarının artırılması, 27 İhtilalinden sonra İsmet İnönü’nün Başbakan olduğu dönem ile 12 Eylül 1980 Darbesinden sonraki dönemde olmuştur. Demek ki, din okullarının açılması ve gittikçe sayılarının gereğinden çok fazla artırılmasının amacı, ülkenin din adamı ihtiyacını karşılamak değil bugünleri hazırlayan küresel bir projenin uygulamaya konulması olsa gerektir.

D.P. İktidarı döneminde 1952’de Türkçe ezan kaldırılarak Arapça ezana geri dönüldü(Jaschake, 1972). Okay Gönensin(2011)’e göre Türkçe ezandan dönme kararını veren İnönü C.H.P.dir fakat uygulayan D.P.’dir. Bazı hızlı devrimciler, bu uygulamayı ülkeye ihanet olarak değerlendirmişlerdi.Oysa bugün bazı işadamları ile TÜSİAD Başkanı, Anayasa’nın değiştirilmesi teklif dahi edilemeyecek ilk 3 maddesinin değiştirilmesini önerebilmektedirler. Kurtuluş Savaşına karşı olan İstanbul Burjuvazisinin bu tavrına şaşmamak gerekir. Fakat düşündürücü olan, birkaç vatansever yazarın dışında buna toplumun herhangi bir tepki göstermemesidir.

1959’da İstanbul’da bir Yüksek İslam Enstitüsü açıldı. 1982 yılında sayıları 7’e ulaşan İslam Enstitüleri 20 Temmuz 1982 çıkarılan YÖK Yasası ile bulundukları illerdeki üniversitelere bağlanarak İlahiyat Fakültesi adını almışlardır(Fığlalı, 1984).
1971 Askeri Muhtırasından sonra Necmettin Erbakan’ın Genel Başkanı olduğu Milli Nizam Partisi 21 Mayıs 1971 tarihinde laikliğe aykırı çalışmalar yaptığı gerekçesiyle Anayasa Mahkemesi tarafından kapatıldı(Ertuğrul, 2008).

Ecevit’in Başbakanlığında kurulan C.H.P.-M.S.P İktidarı döneminde 1974’te ortaöğretimde Din ve Ahlak Dersleri zorunlu ders olarak okutulmaya başlandı. Ayrıca 1980 Darbesinden sonra Din ve Ahlak derslerinin zorunlu olması Anayasa maddesi haline getirilmiştir. Oysa bir dersin zorunlu yapılması bizden başka hiçbir ülkenin anayasasında yer almaz. Bu bir yasa bile değil ancak M.E.B.’nın bir yönetmelik maddesi olabilir. Darbenin lideri Kenan Evren, o dönemde yaptığı konuşmalarda, halkı ikna etmek için, ayetler ve hadisler okumuştu. Fakat 2006 yılında “darbe döneminde “Türkiye’yi 9 eyalete bölmeyi düşündüklerini” söyleyerek Darbe’nin gerçek amacını açıklamış oluyordu.

1960-80 arası Türkiye’de cemaat ve tarikatlar çok sıkı takip edilerek toplantı yapanlar, ayin yaptıkları gerekçesiyle polis baskınları ile tutuklandıktan sonra mahkemelerde hapis cezalarına çarptırıldılar. Burada sanki bir madur yaratma taktiği uygulanmıştır. Çünkü 1980 Darbesinden sonra cemaat ve tarikatlar, Batı planı gereği Hükümeti ve hatta devleti ele geçirecek güce ulaşmışlardır. Bu kendiliğinden oluşan bir süreç değil küresel sistemin milli devletleri yıkma projesinin bir gereği olmalıdır. Türkiye’de bu proje, 24 Ocak 1980 Ekonomik İstikrar Tedbirleri ile uygulamaya konulmuş fakat bunun demokrasi içinde yapılabilmesi mümkün olmadığı için 12 Eylül 1980 Darbesi gerçekleştirilmiştir.

Ayrıca Yurtdışındaki din görevlilerinin maaşlarını Rabıta ilk defa C.H.P. Hükümeti zamanında ödemeye başlıyor ve bu uygulama 12 Eylül 1980 Darbe döneminde de sürdürüldü(Poyraz, 2003).

1995 seçimlerinden sonra kurulan RP-DYP Koalisyon Hükümeti, 28 Şubat 1997 Muhtırası sonunda Başbakan Erbakan istifa ile düşmüş oldu. Anayasa mahkemesi, laiklik ilkesine aykırı eylemlerin odağı haline geldiği iddiasıyla R.P’ni 1998 tarihinde kapattı(Ertuğrul, 2008).

1999 seçimlerinden sonra F.P’den milletvekili seçilen Merve Kavakçı’nın meclise başörtüsü ile girmeye kalkışması sonucu F.P’nin yenilikçi ve gelenekçi olarak ikiye bölünmesine yol açtı. Daha sonra yenilikçiler, A.K.P.’yi kurdular ve bu parti 2002 Seçimlerinde tek başına iktidar oldu. F.P. ise kapatılan bir partinin devamı olduğu gerekçesiyle Anayasa Mahkemesi tarafından 2001 tarihinde kapatıldı(Ertuğrul, 2008).

A.B.D.deki Dışişleri Derneği(FPA)’nin 25 Eylül 2003’te yaptığı toplantıda Dışişleri Bakanı Abdullah Gül yaptığı konuşmada “Türkiye’nin yeni rejimi “ılımlı İslam” dır dedi(Yıldırım, 2010). CİA Türkiye Masası Eski Şefi Graham Fuller(2009) ise Yeni Türkiye Cumhuriyeti adlı kitabında, A.K.P.’yi İslamcı bir parti olarak nitelendirmektedir.

Öte yandan 2007 yılında A.B.D.de Brooking İnstitution’da yapılan toplantıya katılan Ömer Taşpınar, “Türkiye’de tehdidin İslamcılıktan değil milliyetçilikten geldiğini anlattı ve Batı’nın Türkiye’de demokratik reformları gerçekleştirecek ve A.B. politikalarına bağlı kalacak A.K.P.den başka bir müttefik bulamayacağını söyledi”(Yıldırım, 2010).

Eğer tehdit, millilikten geliyorsa o zaman onlara karşı operasyon da kaçınılmaz olacaktır.Bu bağlamda C.H.P. ve M.H.P. karşı kaset operasyonları yapılmıştır. Bunun sonunda C.H.P.’de liberal, Soroscu (örneğin Prof. Binnaz Toprak gibi Anayasa’dan Türklüğün çıkarılmasını öneren ve A.K.P.’nin ekonomide başarılı olduğunu söyleyen) tipler partide önemli makamlarda ve seçimlerde seçilebilecek sıralarda yer aldılar.

Küresel güçlerin dini kullanmaları konusunda ise şunları söyleyebiliriz:

Alpaslan’ın 1071 ‘de Anadolu’ya girmesi ve Anadolu Selçuklu Devleti’nin kurulmasını Batı hazmedememiş ve 1096-1270 tarihleri arasında 8 defa haçlı seferi düzenlemiştir. Ayrıca İstanbul’un fethedilmesi ve Bizans’ın yıkılması, Türk düşmanlığının bütün Avrupa’ya yayılmasına yol açmıştır(Timur, 1994).

Batı, Haçlı seferleri ile yetinmemiş ve özellikle Katolik Kilisesi, Anadolu’da İslamiyet’i etkisizleştirmeye çalışmıştır.Örneğin 1806 yılında İngiliz elçisi Stranford Cannig, II. Mahmud’a ve Tanzimatçılara, Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkılışını önleyebilmek için İslam Dini’ni terk etmeleri gerektiğini söylemiştir(Atay, 1971).

Merzifon Amerikan Misyoner Okulu Direktörü White, 1918’de şunları yazmıştır:“Hıristiyanlığın düşmanı Müslümanlıktır. Müslümanların en güçlüsü Türklerdir. Buradaki hükümeti devirmek için Ermeni ve Rum dostlarımızı desteklemeliyiz. Kutsal görevimiz bitinceye kadar daha çok kan akıtılacaktır.”(Aydoğan, 2006). Son cümleden Batı’nın, Bosna-Hersek, Hocalı, Irak, Afganistan ve en son Libya’da, niçin bu kadar Müslüman öldürdüğü anlaşılmaktadır.

Prof. Fikret Başkaya(1999)’ya göre kalkınma, 1940’larda ortaya atılan bir kavramdır. Aslında söz konusu olan dinsizin Hıristiyanlaştırılması, vahşi olanın uygarlaştırılması ve Batılı olmayanın Batılılaştırılmasıdır. Nitekim 1999’da Papa II. Paule, “ Birinci bin yılda Avrupa Hıristiyanlaştı. İkinci bin yılda Amerika ve Afrika Hıristiyanlaştı. Üçüncü bin yılda hedefimiz Asya’dır, demiştir(Demir, 2005).

Eski İngiliz Başbakanı Margret Teacher, 1992 yılında İskoçya’da yapılan bir NATO toplantısında yaptığı konuşmada şunları söylemiştir: “Sovyetler dağıldı ve biz düşmansız kaldık. Düşmanı olmayan ideoloji yaşayamaz. Onun için kendimize yeni bir düşman bulmamız gerekir. O da İslam olacaktır(Erbakan, 1998).

A.B.D.’nin 2001’deki “Milli Güvenlik Strateji Dokümanı”nda şu ifadeler yer aldı: “A.B.D. için en büyük tehdit, kökten dincilik ile ileri teknolojinin bir araya gelmesidir. Bunun için demokrasiyi, serbest piyasayı ve serbest ticareti dünyaya yaymalıyız. Bu konuda B.M., NATO. Dünya Ticaret Örgütünden yararlanmalıyız. Ayrıca İslam alemindeki ılımlı, çağdaş hükümetleri desteklemeliyiz”(Taşcıoğlu, 2009).Burada ılımlı ve çağdaştan kastedilen,onların çıkarlarına hizmet eden hükümetler olsa gerektir.

2001 yılında A.B.D.’de İkiz Kuleler vurulduğunda Başkan Bush da yaptığı açıklamada “Haçlı Seferleri”nin başladığını söylemişti.

Prof. Bernard Lewis’in, “ Ortadoğu ”adlı kitabında şunları yazmıştır: “Ortadoğu, yeni sömürgeci demokrasiyi kabul etmezse Batı, yeni bir Haçlı Seferi başlatır. Ya bizim uydumuz, demokrasi içinde zenginleşen kölelerimiz olursunuz ya da sizi haçlı seferleri ile dağıtırız” (Taşcıoğlu, 2009). Bu düşünceler bugünlerde Ortadoğu ve Kuzey Afrika’da yaşananları bütün çıplaklığı ile ortaya koymuyor mu? Nitekim Rusya Başbakanı Putin ve Fransa İçişleri Bakanı Gueant, NATO’nun Libya’ya saldırmasını, “Haçlı Seferi” olarak nitelendirdiler.

Günümüzde ise Batı, Türkiye’de Hükümete baskı yaparak Anadolu’da çok sayıda kiliseyi tamir ettirmiştir.Buna karşılık Anadolu’da pek çok Türk-İslam eseri harabe halindedir. Yine Türkiye’de bu kadar Hıristiyan olmamasına rağmen binlerce apartman kilisesi açılmıştır. Üstelik bazı kiliselerin çevresinde tek bir Hıristiyan bile yoktur. Bununla amaçlanan Anadolu insanını Hıristiyanlaştırmak değilse nedir?

Yine A.B.D. Büyükelçisi’nin baskısı ile cuma günleri hutbede “Hak Din İslam’dır” ayetinin okunması yasaklanmıştır(Tığraklı, 2005). Yine 2011’de yapılan Ankara kitap fuarında dağıtılan bir broşürde,Türkler Hıristiyanlığa davet edilmektedir. Batı ülkelerinde Türklerin halkı Müslümanlığa çağıran broşür dağıtmaları şöyle dursun bu ülkelerdeki camilerde ezanın hoparlörden dışarıya verilmesi dahi yasaktır.

Mustafa Yıldırım, “Sivil Örümceğin Ağında”adlı kitabında(s.521-527) şunları yazar “Hıristiyanlığın Moon Tarikatı’nın yaptığı çeşitli toplantılara Türkiye’den C.H.P.’li ve sonradan A.K.P’li olan politikacılar ile İlahiyat Prof.ları katılmışlardır.Örneğin C.H.P. Eski Genel Sekreteri Kasım Gülek, Moon’un İstanbul’da 1982 yılında yaptığı toplantının Türkiye temsilciliğini yapmıştır. Yine bu tarikatın 1984’te Roma’da ve 1986’da İstanbul’da yaptığı toplantıya Prof. Sabahattin Zaim, 1996’da İstanbul’da yaptığı toplantıya ise C.H.P Genel Başkanı Doç. Deniz Baykal, Prof. Mehmet Aydın, Prof. Prof. Nevzat Yalçıntaş, Prof. E. Ruhi Fığlalı, Lütfi Doğan, Prof. Şerafettin Gölcük, Prof. Salih Tuğ, Fehmi Koru katılmıştır. Prof. Yaşar Nuri Öztürk ise, bu toplantılara katıldığını fakat onların hoşuna gitmeyecek konuşmalar yaptığı için bir daha çağırmayacaklarını sandığını söylemiştir.” Bilindiği gibi 2002 Seçimlerinden sonra Mehmet Aydın Devlet Bakanı olmuş ve Nevzat Yalçıntaş A.K.P.’den milletvekili seçilmiştir. Prof. Sabahattin Zaim’in ise Sayın Cumhurbaskanımız ile Sayın Başbakanımızın çok itibar ettikleri bir öğretim üyesi olduğu bilinmektedir.

Devleti laik ve halkının çoğunluğu Müslüman olan bir ülkenin politikacıları ile hele ilahiyat prof.larının bir Hıristiyan tarikat toplantılarına katılmaları oldukça düşündürücü değil midir? Türkiye’de ise son günlerde Ergenekon soruşturmaları kapsamında özellikle misyonerlikle ilgili çalışma yapan ilahiyat prof.larının evlerine polis baskınları yapılarak bunların savcılıkta sorguya çekilmeleri, misyonerlerin Türkiye’de ne kadar etkin olduğunu göstermez mi?

SONUÇ

13. yüzyıla kadar Batı’da evlilik, miras, ölüm, kadastro, vergi, eğitim, doğum gibi işlemler, kilise tarafından yapıldığı(Altındal, 1994) için devlet Kilise’nin içinde yer alıyordu. Laiklikle devlet, Kiliseden ayrılarak bağımsızlığını kazanmıştır. Oysa hem Osmanlı’da Şeyh’ül İslamlık hem de T.C.’de Diyanet İşleri Başkanlığı devlete bağlı olduğu için böylesi bir yapı Türkiye’de hiçbir zaman olmamıştır.

Atatürk, Türkiye’de akla dayalı bir din anlayışını yerleştirebilmek için din işlerine müdahale ederek Kur’anı ve Sahih-i Buhari’yi Türkçe’ye çevirtmiştir. Ayrıca İmam-Hatip Okulları ile bir İlahiyat Fakültesi kurulmuş fakat daha sonra bu kurumlar kapatılmıştır.Keşke bu fakülte ile imam-hatip okulları kapatılmayıp Cumhuriyet ilkelerine bağlı olarak eğitim-öğretimlerini sürdürselerdi. Çünkü oluşan boşluktan yararlanarak A.B.D., İnönü’ye bir İlahiyat Fakültesi açtırmıştır. Buradan vatanseverler de yetişmiştir Fakat A.B.D’nin “Ilıman İslam Projesi”ne hizmet edenler de vardır.
Emperyalizm, Türkiye’nin ekonomisine, siyasetine ve dini dahil her şeyine müdahale etmektedir. Nitekim küresel plan gereğince Türkiye’de tarım, hayvancılık bitirilmiş ve sanayi yok edilmiştir. Siyasetimiz din kullanılmak suretiyle yeniden düzenlenirken cuma hutbelerinde, “Hak Din İslam’dır” ayetinin okunmasını yasaklanmıştır. Bundan gaflet içindeki pek çok Müslüman’ın haberi yoktur, olanlar da kendi çıkarları zedelenmesin diye susmaktadır. Bütün bunların gözden kaçırılabilmesi için halkın, başörtü ve imam-hatip gibi yapay gündemlerle meşgul edilmesi gerekir.

Yine küresel Emperyalizm, sadece Türkiye’de değil pek çok İslam ülkesinde dini kullanmaktadır. Örneğin önce bazı İslam ülkelerinde radikal İslam’ı Sovyetlere karşı kullanıp attıktan sonra buna karşı Ilımlı İslam’ı yaratarak bunları iktidara getirmiştir. Son 30 yılda ve özellikle bugünlerde İslam ülkelerinde yaşananlar, bu konu ile yakından ilgilidir.

Hiçbir devlet, kendisinin din kurumu tarafından yok edilmesine izin veremez. Örneğin Sovyetler Birliği’nde daha önce din yasakken 1940’lı yıllardan sonra serbest bırakılmış fakat din adamlarının devlete zarar verecek eylemlerden kaçınması istenmiştir.

Türkiye’de 1970’lerden sonra dini referans alan partiler kurulmuş ve çeşitli tarihlerde Anayasa Mahkemesi tarafından kapatılmıştır. Fakat bu durum, halkta büyük tepki yaratmış ve 2002 seçimlerinde A.K.P.’nin büyük bir çoğunlukla iktidara gelmesinde etken olmuştur. Fakat Ortadoğu, Kuzey Afrika ve Türkiye’de halen yaşananlar, bu partilerin kapatılmasının küresel bir planın uygulanması olabileceğini akla getirmektedir.

Eskiden olduğu gibi günümüzde de yine bazı istisnalar dışında cemaat ve tarikatların çoğunluğu, küresel sistemle uyum içinde çalışmaktadırlar. Örneğin A.B.D., sosyal yapısında çok çeşitli millet ve etnik grup barındırmasına rağmen kendi ülkelerinde “Dil Birliği Yasası”nı çıkarmıştır. Türkiye söz konusu olduğunda bu ülkenin sözcüleri Türkçe’den başka etnik dillerin de resmi dil olmasını önerebilmektedirler. Buna paralel olarak A.K.P.’li sayın Bakan Bülent Arınç, Has Parti Genel Başkanı Numan Kurtulmuş, S.P. Genel Başkanı Mustafa Kamalak Anayasa’nın ilk 3 maddesini değiştirebileceklerini söylemişlerdir” Bunlar arasında Türkçe’nin resmi dil olması da vardır. O zaman şu soruları sormak hakkımız değil midir? “ Türkçe’yi resmi dil olmaktan çıkarıp da Arapça’yı mı, yoksa Türkiye’deki bütün etnik dillerin hepsini mi resmi dil yapmayı düşünüyorsunuz?” Bu sözlerin seçim ortamında oy almaya yönelik bir mesaj olması olasılığı da vardır. Fakat politikacılar halka doğruları söylemek zorundadırlar.

Kutsal kitabı “Oku” diye başlayan fakat dünyanın en az okuyanları olan İslam ülkelerinin bu sebeple geri kalmaları, bir kader olmayıp sebep-sonuç ilişkisine dayanan bilimsel bir gerçek değil midir? Yine Kur’an’daki “Başınıza gelen kötülükler, kendi ellerinizle yaptığınız yüzündendir…”ayeti de bilimdeki sebep-sonuç ilişkisini göstermesine rağmen yaşananların çoğunluk tarafından bir kader olarak kabul edilmesi, Türkiye’de Kur’an dışı, hurafe bir İslam anlayışının yaygın olduğunu göstermez mi?

Türkiye’de son 8-10 yılda, iç ve dış dinamikler aynı noktada birleştikleri için halkın sıkıntısını çektiği ekonomik, sosyal ve siyasal sorunlar, bir kenara itilmiş onun yerine, başörtüsü ve imam-hatipler temel sorun haline getirilmiştir. Oysa Türkiye dünyanın en yüksek faizini vererek borçlanmakta ve böylece halk, gittikçe fakirleşmektedir. Üstelik İslam Dini de faizi şiddetle yasakladığı halde halkın, buna tepki göstermemesi onun bilinçli bir İslam anlayışına sahip olmadığını göstermez mi? Yöneticilerimiz ise bu gibi yapay konularla uğraşma yerine faizi düşürmek için çaba gösterip bunu başarabilselerdi, hem halka büyük hizmet etmiş hem de kendi dinsel inançları açısından sevap işlemiş olurlardı.

Ayrıca A.B. ilerleme raporlarında “Türkiye’de Aleviler dinsel azınlıktır.” ifadesinin yer alması, Batı’nın bu konuyu kullandığını göstermektedir. Oysa Atatürk, Alevi ve Bektaşileri Kurtuluş Savaşı’na katarak bu çelişkiyi ortadan kaldırmıştı. A.B., istismar edebildiğine göre sorun sürüyor, demektir. Bunun çözümü için ne gerekiyorsa yapılmalıdır.

Yine ilk ve ortaöğretimdeki din dersi kitaplarında sadece Sünni İslam anlayışına yer verilmesi Alevileri yok saymak demektir. Oysa bu kitaplarda hem Alevilik hem de Sünnilik, objektif olarak anlatılmalıdır. Böylece hem Aleviler hem de Sünniler birbirlerinin inançlarını ve dinsel anlayışlarını öğrenerek birbirlerine saygılı olmayı öğrenirler.Sonuçta yüzyılların kanayan yarası sarılarak tedavi edilmeye başlanmış olur.

Bütün bu sorunların çözülmesi için yapılması gereken, Atatürk’ün dediği gibi Türkiye’nin siyasi, askeri, mali ve ekonomik bağımsızlığını yeniden kazanmasıdır. Aksi takdirde emperyalizm yine her işimize karışmayı sürdürecektir.
Prof. Dr. İbrahim Arslanoğlu

KAYNAKLAR

Altındal, Aytunç. Laiklik: Enigmaya Dönüşen Paradigma, İstanbul, Anahtar Kitaplar,1994.
Atay, Hüseyin. Memleketimizde İlim ve Din Anlayışı Üzerine, A.Ü. İ. F. Dergisi,
XVII,1971,91
Aydın, Mustafa. Kurumlar Sosyolojisi, Ankara, Vadi Yayınları, 2000.
Aydoğan, Metin. Türkiye Üzerine Notlar, İzmir, Umay Yayınları, 2006.
Baltacıoğlu, İ. Hakkı. “Din Kültürü Nedir? Ne Değildir”, Bilgi Dergisi, 207,208, 2.4.1962,
10.11,1964.
Başgil, A. Fuat. Din ve Laiklik, İstanbul, Yağmur Yayınları, 1962.
Başkaya, Fikret.Yediyüz, Osmanlı Beyliğinden 28 Şubata Bir Devlet Geleneğinin Anatomisi,
Ankara, Ütopya Yayınları, 1999.
Binat, Tarık. “ Milli Kültür Ahlak ve Din”, Atatürk Türkiyesi Dergisi, 42, 1977,5-7.
Bulut, Arslan. “Atatürk’ün Kur’an Tefsiri İçin 7 Şartı Vardı”, Yeniçağ Gazetesi,5.11.2008.
Demir, Hasan. “Türkiye’yi Hıristiyan Yapamadan Öldü”, Yeniçağ Gazetesi, 7.4.2005.
Dönmezer, Sulhi. Sosyoloji, İstanbul, İ.T.İ.A. Nihat Sayar Yayın ve Yardım Vakfı Yayını,
1978.
Duverger, Maurice. Siyaset Sosyolojisi, İstanbul, Varlık Yayınları, 1995.
Erbakan, Necmettin.”Açış Konuşması”,II.Avrasya İslam Şurası, Ankara, Diyanet Vakfı,
1984.
Ergin, Osman. Türk Maarif Tarihi, cilt: 5, İstanbul, 1977.
Ergün, Mustafa. Atatürk Devri Türk Eğitimi, Ankara, A.Ü. DTCF, 1982.
Ertuğrul, N. İlter. Cumhuriyet Tarihi El Kitabı, Ankara, O.D.T.Ü. Geliştirme Vakfı Vakfı
Yayıncılık ve İletişim A.Ş. 2008.
Fığlalı, E.Ruhi. “Din Kültürü ve Ahlak Öğretimi”, Tercüman Milli Eğitim sempozyumu, 20-
22 Ocak 1984,102-103.
Fuller, E. Graham. Yeni Türkiye Cumhuriyeti: Yükselen Bölgesel Aktör, Çeviren Mustafa
Acar, İstanbul, Timaş Yayınları, 2009.
Gönensin, Okay. “Cami Yıkan C.H.P.”, Vatan Gazetesi, 17.05.2011.
Jaschake, Gotthard. Yeni Türkiye’de İslamlık, Cev: Hayrullah Örs, Ankara, Bilgi
Yayınevi, 1972.

_______________ “Milliyetçiliğin ve Dinin İstiklal Harbindeki Rolleri”, Çev: Hüseyin
Zamantılı, Türk Dünyası Araştırmaları “13), 8.81, 187-199.
İlhan,Attila.“Batı Kültürünü Savunmak İlericilik Sayılmıştır”,Tercüman Gazetesi, 22.7.1984,4
İlhan, Attila İle Söyleşi. Selami Çalışkan, Milli Gazete, 2.6.2005.
Kafesoğlu, İbrahim. Türk Milliyetçiliğinin Meseleleri, İstanbul, 1970.
Kapani, Münci. Politika Bilimine Giriş, İstanbul, Bilgi Yayınevi, 1995.
Kışlalı, A. Taner. Siyaset Bilimi, İstanbul, İmge Kitabevi Yayını, 2002.
Kur’an-ı Kerim ve Yüce Meali, Çev: Elmalı’lı Hamdi Yazır, İstanbul, Pamuk yayıncılık, ?
Lewis, Bernard. Modern Türkiye’nin Doğuşu, Cev: Metin Kıratlı, Ankara, T.T.K. Yayını,
1984.
Öztekin, Ali. Siyaset Bilimine Giriş, Ankara, Siyasal Kitabevi Yayını, 2001.
Poyraz, Ergün. Kanla Abdest Alanlar, İstanbul, Toplumsal Dönüşüm Yayınları, 2003.
Tanyu, Hikmet. “Türkiye’de İslami Neşriyatın Durumu”, Türk Yurdu,1959-60,6.
Taşçıoğlu, Ö. Lütfi. A.B.D.’nin Küreselleştirme Politikaları, Ortadoğu’da Türkiye’ye Biçilen
Rol,Ankara, Nobel Yayın dağıtım, 2009.
Tığraklı, Osman. “Oldu Olacak Hutbeyi de ABD Yazsın”, Yeniçağ Gazetesi, 10.6.2005.
Timur, Taner. Osmanlı Toplum Düzeni, Ankara, İmge Yayınları, 1994.
Yakıt, İsmail. “İskilipli Atıf hoca Şapkadan Dolayı mı Asıldı? Yoksa…”, S.D.Ü. Uluslararası
Türkiye Cumhuriyeti Sempozyumu, Isparta, 2008,757-763.
Yıldırım, Mustafa. Sivil Örümceğin Ağında, Ankara, Ulusdağı Yayınları, 2006.
______________ Ortağın Çocukları, Ankara, Ulusdağı Yayınları, 2010.
Yücekök, Ahmet. “Türkiye’de Örgütlenmiş Dinin Sosyo-ekonomik Tabanı”, A.Ü. S.B.F.
Dergisi, 26(2), 1971, 301-306).

Reklamlar